Konferanslar_Activity-Detail

Şehid Hasan El Benna’nın Hayatı ve Mücadelesi Programı Yapıldı

Kalemder olarak organize ettiğimiz İslam Dava Önderlerinin Hayatı programında bu ay, Şehid Hasan el Benna’yı gündeme taşıdık. Kalemder dernek binasında gerçekleştirilen programı Abdurrahim Çakan kardeşimiz hazırlayıp sundu.

Abdurrahim Çakan, programa Şehid Hasan el Benna’nın hayatını konu alan bir video ile başladı. Çakan, daha sonra sunumuna devam ederek dava konusunu gündeme getirerek şunları söyledi; “Dava genel itibari ile değerlendirildiğinde soyut bir şeydir. Genel olarak değerlendirilen dava! Her hangi bir ideoloji’nin düşünce, fikir ve mücadele şeklidir. Her hangi bir ideolojinin davası, her ne kadar ilkeli ve disiplinli de olsa, bu dava bölgesel, yer yer dayatmacı, aldatıcı ve beşeri kaynaklıdır. İşte bu tarz bir davada, verilen mücadele dava sahipleri ve çevre insanlar tarafından, zaman, zaman başarılı ve galip görülse de, aslında Allah nezdinde ve basiretli müminler gözünde, dünya ve ahrette sonu hüsrandır.

Allah’a teslim olmuş Allah’ın mümin kullarının davadan maksatları ise tevhittir. Tevhit davası herhangi bir ideoloji, grup ve ya beşerin üretmiş olduğu dava değil, bizzat Allah’ın kendi davasıdır. Tevhit davası her hangi bir ideolojinin davası şeklinde soyut değil, Allah’a ve kitabına iman etmiş kullar için, Kur’an la sabit somut bir davadır. Tevhit davası, beşeri davalar gibi gelip geçici değil, kıyamete kadar erleri tarafından, uğrunda mücadele edilecek ve nesilden, nesil’e taşınacak, aynı zamanda bir sevdadır” dedi ve konuşmasını şu şekilde sürdürdü;

“Tevhit davası aynı zamanda, içinde her hangi bir şaibe ve gizliliği barındıran değil, çok açık ve şeffaftır. Üstat Hasan El Benna’ın da dediği gibi..!

Dâvamız güneşin ışığından daha nurlu, sabahın beyazlığından daha açık, gündüzün aydınlığından daha parlaktır.

Tevhit davası ve müntesipleri, her türlü dünyevi çıkar ve menfaatlerden beridir.

Yine üstat El Benna’nın dediği gibi:

Müslüman kardeşlerin dâvasının tertemiz ve masum bir dâva olduğunu bütün Müslümanların bilmesini candan dileriz.

Dâvamız şahsî çıkarları aşan, maddî menfaatleri küçümseyen,  nefsî  arzuları  geride bırakan  ve Allah’u Tealâ’nın İslam’a davet edenler için çizdiği yolda süratle yürüyen bir dâvadır, insanlardan bir şey istemiyoruz. Ne malda gözümüz var ne mükâfatta, ne şanda gözümüz var ne de şerefte. Mükâfatımızı ancak bizi yaratan Allahtan bekleriz.

İSLAM DAVASI: Mensupları bencilliğin yerine, paylaşımı, tembelliğin yerine çalışmayı, kin ve nefretin yerine sevgiyi, ahlaksızlığın yerine ahlak ve edebi kuşanmış ve toplumu bu özelliklerle inşa etme çabasında olan muvahhitlerdir.

Üstadın dediği gibi: İslâm milletini canımızdan daha fazla sevdiğimizi, kurban olmak gerekirse Müslümanların izzeti, şerefi, dini ve hedefleri uğrunda canımızı feda etmeyi kalpten istediğimizi, milletin bilmesini isteriz.

Şüphesiz, Müslümanlara karşı kalbimizde beslediğimiz hadsiz-hududsuz sevgiler, hislerimize hâkim olan muhabbetler, geceleri uykumuzu kaybettiren, gözlerimizi pınara çeviren üzüntüler bizleri bu tutuma sevketmiştir.

Milletimizin bu vaziyetini gördüğümüz halde zelil olmayı kabul etmemiz veya ümitsizliğe düşmemiz asla mümkün değildir. Biz Allah yolunda kendimizden daha çok insanlık için çalışırız.

Ey müslümanlar!.. Biz devamlı sizinle beraberiz. Hiçbir gün aleyhinize olmayacağız…

İSLAM DAVASI Mensupları dünya malına, eşlerine ve çocuklarına bağlanan ve bu bağlılığın kendilerini Allah yolundan alıkoyacak şekilde, dünya güzelliğinin getirmiş olduğu, fitneyle ifsat olan kimseler olamaz.

Rabbimizin buyurduğu gibi: “Ey iman edenler, Allah’a ve Resûlü’ne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin.” ( ENFAL 27 )

“Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafat vardır.” ( ENFAL 28 )

İşte Rabbimizin bu uyarısı gereği olacak ki, şehit Hasan El Benna’nın babası Ahmet Abdurrahman El Benna, Annesi tarafından çiftçi olmaya zorlandıysa da, o tercihini ilimden ve davası uğrunda mücadeleden yana yaptı. Çünkü o ahret hayatının dünya hayatından, daha hayırlı ve kalıcı olduğuna yakinen iman edenlerdendi.

ÇÜNKÜ O: Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah’a ve Resûlü’ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir. ( HUCURAT 15 ) Ayeti ruhuna taşımış ve Rabbine sonsuza dek sadık kalmayı şiar edinenlerdendi.

Daha sonralarda Ahmet Abdurrahman ilmi serüvenini tamamlayacak, saatçilik mesleği üzerinden geçimini elde edecek, aynı zamanda da hakkı halka haykıracak. Davasının davetini gerçekleştirecek.

İşte dava önderliğini üstlenen bir babanın oğlu olan,  Hasan El Benna da öncelikle babasının eğitiminden geçecektir. Muvahhit baba çağın modern batıcı zihniyeti gibi, çocuğunu bilim dallarına yönlendirmek yerine, elbette zaruri ve öncelikli olan İslam’i ilimlerine yönlendirecektir. Çünkü Kur’an’ı hayat tarzı haline getiren, ve kitabı adeta ruhunda taşıyan mümin baba için şu ilahi emir devreye girmiştir.

“Ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır; üzerinde oldukça sert, güçlü melekler vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.” ( TAHRİM 6 ) ayetini hatırlattı.

Sunumuna devam eden Çakan, şunları söyledi; “Üstat Hasan El Benna, Henüz öğrencilik yıllarında, içinde bulunduğu toplumun, Allah’ın dininden gittikçe uzaklaştığını, dış mihrakların gönülleri ve zihinleri işgal etme çalışmalarını fark etmiş, bunun üzerine yoğun bir şekilde tefekkür etmiş, beraber olduğu arkadaşlarını da her defasında bunları tefekkür etmeye teşvik etmiştir. Hayalinde ve umutlarında, dünya sefası asla yer almamıştır dedi ve Üstat Hasan El Benna’nın  mezuniyeti sonrasında hiçbir şekilde yerinde duramadan, özellikle kahvehanelerde davet çalışmalarını yoğunlaştırdığını” hatırlattı.

Müslüman Kardeşler Teşkilatının Kuruluşuna da vurgu yapan Çakan, şunları söyledi; “Mart 1928’de bir gün 6 kişi gelerek kendisini dinleyip etkilendiklerini, tekrar izzet ve şereflerini kazanmak, Allah rızası için dini uğruna çalışmak istediklerini belirtip sorumluluklarını üzerine almasını istediler. Bunun üzerine biatlaşarak Müslüman Kardeşleri kurdular.

Kardeşlerin merkezi olacak bir mescid ve okul yaptırıldı. Okula Hira İslam Enstitüsü adı verildi. Enstitü’nün öğretim programı üç ayrı bölüme sahipti. Birinci kısım ilkokul müfredatına göre ayarlanmıştır. İkinci kısımda sabahleyin ilkokul, öğleden sonra sanat okulları müfredatı uygulanıyordu. Üçüncü kısımda ise öğrencilerin önce lise sonra yüksekokul sonra da diğer okullara hazırlanabilecekleri bir müfredat izleniyordu.

Müslüman Kardeşlerin, Kahire dâhil çeşitli yerleşim bölgelerinde şubeleri açılmaya başlandı. El-Benna’nın Kahire’ye gelmesiyle Müslüman Kardeşlerin genel merkezi Ekim 1932’de Kahire’ye taşınmış oldu.

Kahire’de Müslüman Kardeşlerin çalışmalarını şu başlıklar altına tasnif edilebileceğini söyledi;

“Evlerde, camilerde konferans ve dersler.

El-Benna’nın risalelerinin yayınlanması.

İlk olarak haftalık Müslüman Kardeşler Dergisi

Sonra da en-Nezir isimli bir derginin yayına başlaması.

Çeşitli şubeler açmak.

Sportif faaliyetlerde bulunan izci örgütleri kurmak.

Öğrenci kolları oluşturmak.

Yıllık kongreler.” Olduğunu söyledi.

“Yine Müslüman kardeşlerin, reklam riya ve benzeri hastalıklardan, uzak bir yol, Kur’an’ı öncelikle hayatlarının her alanına hâkim kılmayı düstur edinen bir hareket idi. Kendilerine cemaatlerinin isminin ne olduğunu sorduklarında! Cemaatin ismini dahi Kur’an’ın isimlendirmesiyle isimlendirmişlerdir.

Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” ( HUCURAT 10 )

Müslüman Kardeşler Teşkilatının kapatılması üzerinde de duran Çakan, şunları söyledi; “Mayıs 1938’de haftalık siyasi en-Nezir dergisi çıkartıldı. İlk sayının başyazısında el-Benna, o ana kadar sürdürdükleri çabanın o devre ait olduğunu, şimdi ise yeni bir metodun uygulanacağını yazıyordu. İslam’ın hem din, hem devlet, hem ruhanilik, hem amel, hem mushaf, hem kılıç olduğunu belirttiği yazısında siyasi liderleri kendi ilkelerine, İslam için çalışmaya, İslam yönetimini tekrar getirmeye çağıracaklarını ifade edip, eğer bunu yapmazlarsa uzlaşmasız mücadeleye gireceklerini belirtmişti. Sadece sözlü davet aşamasından fiili cihad aşamasına gelindiğini ifade ediyordu.

İhvan’ın Mısır’da yaygınlaşmasına en büyük katkıyı sağlayan ise teşkilatın Filistin davasında oynadığı rol olmuştur. İhvan’ın halk tarafından destek görmesi devleti ve sömürgecileri ürküttü. Sömürgecilerinde isteğiyle Başbakan Nakraşi, cemiyetin kapatılması, lider kadrosunun tutuklanması ve emvaline el konulması için karar çıkardı. İhvan derneği kapatıldığı zaman 2000 şubesi, yarım milyon üyesi, bunun birkaç misli kayıtsız müntesibi vardı.” dedi.

Son olarak Hasan el Benna’nın şehit edilmesi olayına da değinerek şunları söyledi; “Sömürgecilerle beraber çalışan Mısır Başbakanı Nakraşi ve yönetimi bununla yetinmeyip 12 Şubat 1949 yılında Hasan el-Benna’ya suikast düzenledi.

(Müslüman Gençler Derneği) gelen Hasan el-Benna dernek binasının çıkışında kurşunlanarak şehit edildi. Halbuki koltuk altından yaralanan el-Benna’nın durumu iyi gözüküyordu, lakin kaldırıldığı hastanede müdahale edilmediğinden dolayı kan kaybından hayatını kaybetmişti.

Hasan el-Benna’nın şehit olmasından sonra yaşananları el-Kitle gazetesi şöyle aktarmıştı:

“Taziye için baba evine gelenler tutuklandı, şehit için Kur’an okumak ve cenaze namazı kılmak yasaklandı. Şehidin naaşı, önünde ve arkasında birçok silahlı polisi taşıyan arabalarla çevrili bir araba ile evine götürüldü. Evin etrafı sarıldı, insanlar istese bile gelmelerine imkan bırakılmadı. Şehidin babası büyük alim ve salih insan Ahmed el-Benna’ya polis  vefatı anında bildirdiği için altmış yaşını aşmış bulunan babanın adeta beli büküldü, sabaha kadar “Ya Rabbi, adaletine sığınıyorum, oğlumu şehit ettiler” diye inleyerek namaz vaktini bekledi.

Evde yalnızdı, diğer aile efradı tutuklanmışlardı. Babaya ölüm haberi verildiğinde saat bir idi. “Eğer yalnız başına namazını kılar ve saat dokuzda defnederse eve getireceklerini aksi halde kendilerinin götürüp gömeceklerini” söylediler. Oda son bir defa oğlunun yüzüne bakabilmek için buna razı oldu. Baba Ahmed Abdurrahman el-Benna bundan sonra olanları şöyle anlatıyor: “Cenazeyi sabah namazına yakın, kimseye göstermeden getirdiler, defne hazırlama işini gören kimselere bile izin vermedikleri için çocuğumu kendim hazırladım, tabuta yerleştirdim, ancak tek başıma taşıma imkanım yoktu.

Polisten yardım istedim kabul etmediler, taşıyacak birkaç kişiye izin vermelerini teklif ettim onu da reddettiler ve “Sen ve kadınlar taşıyın” dediler. Sokaklar tenha idi, kadınların omuzlarında cenaze taşındı, Kaysun camiine geldiğimizde kimseler yoktu, camiin görevlilerini bile oradan uzaklaştırmışlardı. Çocuğumun cenaze namazını kılmak üzere önüne durduğum zaman gözlerimden yaşlar boşandı; bunlar yaş değil, insanlara rahmeti ulaşsın diye Rabbime yönelmiş niyazımdı. Namazdan sonra onu İmam Şafi kabristanına taşıdık, defnettik ve ağlayarak evimize döndük.” diyerek sunumunu tamamladı. 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir




Enter Captcha Here :

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu