TAİF’TE ATILAN TAŞLAR, MEDİNE’DE YÜKSELEN DEVLET… GÖRÜNEN ACILARIN ARDINDAKİ İLÂHİ İNŞÂ… – MAKALE – Burhan PERK
TAİF’TE ATILAN TAŞLAR, MEDİNE’DE YÜKSELEN DEVLET… GÖRÜNEN ACILARIN ARDINDAKİ İLÂHİ İNŞÂ…
Taif yolları zahirde taş ve dikenle örülüydü; fakat kaderin derinliklerinde İslâm tarihinin en büyük dönüşümlerinden biri yazılıyordu. Hüzün yılının ardından Mekke’de himaye zayıflamış, eziyet artmış, davet ağır bir imtihanla karşı karşıya kalmıştı. Buna rağmen Allah Resulü (sav) kalbinde yalnız bir niyet taşıyordu; insanları Allah’a (cc) çağırmak. Bu davet ne bir şehirle sınırlıydı ne de bir kavimle; çünkü o, âlemlere rahmet olarak gönderilmişti.
Resulullah (sav), yanında sadık yol arkadaşı ve evlatlığı Zeyd bin Hârise (ra) ile Taif’e doğru yola çıktı. Maksadı Sakîf kabilesine İslâm’ı anlatmak ve yeni bir tebliğ kapısı aralamaktı. Taif’in ileri gelenlerinden Abdüyâlîl b. Amr, Mes‘ûd b. Amr ve Habîb b. Amr daveti kabul etmedikleri gibi alay ve hakaretle karşılık verdiler. Bununla da kalmayıp şehrin sefihlerini ve çocuklarını kışkırttılar.
Taşlar altında yürüyen Nebi (sav), ayaklarından kanlar akarken bile geri dönmedi. Zeyd (ra) kendini siper etmiş, atılan taşların bir kısmını o karşılamıştı. O anlarda yapılan dua, risaletin merhamet ve teslimiyet ufkunu ortaya koyar: “Allah’ım! Kuvvetimin zayıflığını, çaresizliğimi ve insanlar nezdinde hor görülüşümü Sana arz ediyorum… Eğer Sen bana gazap etmemişsen, çektiğim hiçbir şeye aldırmam…” (İbn Hişâm)
Bu sözler, davetin nefs için değil yalnız Allah (cc) için yürütüldüğünün en berrak ifadesiydi. Taif’te taşlandı; fakat dilinden beddua değil, hidayet temennisi döküldü. Kendisine dağları üzerlerine kapatmayı teklif eden meleğe şöyle buyurdu: “Hayır! Umulur ki Allah, onların soyundan yalnız Kendisine kulluk eden kimseler çıkarır.” (Buhârî)
Taif’ten ayrılırken bir bağa sığındı. Orada Ninovalı Addâs ile karşılaştı. “Bismillah” diyerek üzüm yemesi Addâs’ın dikkatini çekti. Yunus (as)’dan söz açılınca Addâs hayretle; “Bu sözleri ancak bir peygamber bilir” dedi ve iman etti. (Rivayet edildiğine göre), (İbn Sa‘d)
Bir şehir reddetmişti; fakat bir kölenin kalbi açılmıştı. Rahmet bazen kalabalıkların içinde değil, tek bir gönülde tecelli eder. İlâhi yardım çoğu zaman insanın gözüne görünmeyen yollardan gelir; bir kapı kapanırken başka bir kapı sessizce açılır.
Taif dönüşünde Nahle civarında Kur’ân okurken cinlerden bir grup onu dinledi ve iman etti. “Cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik…” (46/Ahkâf-29) Onlar kavimlerine dönerek şöyle dediler: “Ey kavmimiz! Allah’ın kitabına icabet edin…” (46/Ahkâf-31)
Cumhurun müfessirlerine göre bu ayetlerde zikredilenler hakiki cinlerdir ve Kur’ân’ı dinleyerek iman etmişlerdir. Bu durum, davetin yalnız insanlara değil, görünmeyen âlemlere de ulaştığını gösterir. İnsanlar reddetse bile ilâhi kelâmın yankısı kaybolmaz; Allah (cc) dilerse görünmeyen âlemlerde kalpler açılır ve iman doğar.
Bununla birlikte bazı müfessir ve araştırmacılar, Kur’ân’da geçen “cin” kelimesinin sözlük anlamı üzerinde de durmuşlardır. “Gizli kalan, tanınmayan, uzaktan gelen” anlamları dikkate alındığında, Nahle civarında Kur’ân’ı dinleyen bu topluluğun Mekke halkının tanımadığı uzak diyarlardan gelen bir heyet olabileceği yönünde yorumlar da yapılmıştır. Bu heyetin Medine veya çevresinden gelen bazı kimseler olması ihtimali üzerinde duranlar da vardır.
Onların Kur’ân’ı dinleyip iman etmeleri ve ardından kavimlerine dönerek uyarıcı olmaları, Medine’de İslâm’ın ilk yankılarının hicretten önce başlamış olabileceğini düşündüren bir yorum olarak zikredilir. Böyle bir okuma, Taif dönüşünde yaşanan bu hadisenin yalnız gayb âleminde değil, insan toplulukları içinde de yeni bir sürecin başlangıcına işaret etmiş olabileceğini gösterir.
Bu iki yaklaşım birbirini dışlayan değil, aynı hakikatin farklı yönlerini anlamaya yönelik değerlendirmeler olarak görülebilir. İster hakiki cinlerden bir grubun gelip Kur’ân’ı dinleyerek iman etmeleri şeklinde, ister uzak diyarlardan gelen bazı insanların ilâhi kelâmı işitip kendi beldelerine taşımaları şeklinde anlaşılsın; değişmeyen hakikat şudur ki, Allah (cc) dilediği kullarına hidayet yolları açar ve davetini mutlaka bir yerlere ulaştırır. İlâhi plan tek bir yoruma mahkûm değildir; hikmet çok katmanlıdır.
Bu ihtimaller birlikte değerlendirildiğinde, Taif yolculuğunun ardından Medine’de doğacak İslâm toplumunun ilk işaretlerinin görünmeye başlamış olması daha anlamlı bir bütünlük kazanır. Zira ilâhi yardım bazen görünmeyen âlemlerde, bazen uzak diyarlardaki kalplerde, bazen de tek bir insanın gönlünde tecelli ederek aynı hakikate hizmet eder.
Taif yolculuğu zahirde hüzünle sonuçlanmış gibi görünse de, aslında İslâm devletinin doğuşuna zemin hazırlayan önemli bir dönüm noktasıydı. Mekke’de himaye zayıflamış, Taif’te açık bir destek bulunamamıştı. Bunun ardından Allah’ın Resulü (sav) hac mevsimlerinde Arap kabilelerine yöneldi. Her çadıra gidiyor, Kur’ân okuyarak risaletini anlatıyordu.
İşte bu süreçte Medine’den gelen bir grup ile karşılaştı. Hazrec kabilesinden altı kişi… Kur’ân’ı dinlediklerinde kalpleri yumuşadı ve iman ettiler. Yahudilerden sıkça “Bir peygamberin çıkışı yaklaştı” sözünü işitmişlerdi. Medine’ye döndüklerinde yalnız imanlarını değil, risalet haberini de taşıdılar. Ev ev dolaşıp Kur’ân okudular. Böylece Medine’de İslâm’ın ilk tohumları atıldı.
Bir yıl sonra on iki Medineli gelip Birinci Akabe Biatı’nı gerçekleştirdi. Bu biat, İslâm tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Çünkü Medine artık sadece iman edenlerin değil, İslâm toplumunun ve yakında kurulacak nizamın yurdu olacaktı (İbn Hişâm).
Taif’te reddedilen davet, Medine’de kabul gördü. Taif’te taşlanan Peygamber (sav), Medine’de kurulan bir toplumun ve devletin rehberi oldu. Taif’te kapanan kapılar, Medine’de yeni bir ufkun kapılarını açtı. Zahirde reddediliş, hakikatte yeni bir kabulün habercisi olmuştu.
Taif yolculuğu, hac mevsimlerindeki yeni arayışın hız kazanmasına vesile oldu. Bu arayış Medine heyetiyle buluşmayı ve hicrete giden süreci hazırladı. Böylece Taif sadece bir imtihan değil; Medine’de kurulacak İslâm toplumunun hazırlık safhalarından biri oldu. Nahle’de Kur’ân’ı dinleyen o ilk misafirlerin (ister cinler, ister uzak diyarlardan gelen arayıcı insanlar olarak anlaşılsın) ilâhi kelâmın yeni ufuklara taşınmasının ilk halkaları arasında yer almış olması, davetin ne kadar geniş bir sahada yankı bulduğunu göstermektedir.
Taif’te sabırla atılan adımlar hicrete; hicret ise Medine’de kurulan İslâm toplumuna ve devlete ulaştı. Böylece Taif’te dökülen kan ve çekilen acı, Medine’de kurulan nizamın ilk bedellerinden biri oldu.
“Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (94/İnşirah-5) “Allah, elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir.” (6/En‘âm-124)
Anlıyoruz ki Allah (cc) için atılan hiçbir adım zayi olmaz. İnsanların reddi, Allah (cc) katındaki kabulün önüne geçemez. Yollar farklı görünse de kader tek bir hikmet üzere akar. Sabırla yürüyenler sonucu hemen görmeyebilir; fakat rahmetin tohumları çoktan toprağa düşmüştür.
Taif’te taşlanan Nebi’nin (sav) adımları, aslında Medine’de yükselecek İslâm toplumunun temelini atıyordu. Kader, en çetin imtihanların ardına en büyük fetihleri gizliyordu.



