Yazılar

Kadınların Kadınlara Tebliği Konusunda Değerlendirmeler ve Kadın Konusundaki Görüşlerimiz 1

Kadınların Kadınlara Tebliği Konusunda Değerlendirmeler ve Kadın Konusundaki Görüşlerimiz

(Bu yazı, herhangi bir kimseye cevap vermek veya bazı kişileri itham etmek için yazılmamıştır. Bu konudaki görüşlerimizi, bizi takip edenlerle paylaşmak niyetiyle kaleme alınmıştır.)

Konunun Temel Olarak Açıklanması Gereken 6 Yönü Var

1) Hanımların yüzü ve gözünün gözükmesi mi, yoksa erkeklerin bazı bakışları mı kesin şekilde yasaklanmıştır? Yine, Kur’an’ın yüklediği şekilde karşılıklı görev paylaşımının mı, yoksa kendi görevini karşı tarafa yıkma kolaycılığının mı tercih edilmesi gerektiği,

2) Erkeğin bazı bakışlarının haram oluşu,

3) Tesettürlü (sadece gözleri gözüken) hanım hocaların hanımlara nasihatlerinin ekrana yansıması ve sosyal medyada bulunması,

4) Kadınların evlerinde yaşayıp sosyal hayatta hiç yer almamaları ve emr-i bi’l ma’ruf, dâvet ve tebliğ, ilim öğrenme gibi görevlerinin nerede ve nasıl yapılacağı; Haremlik-selâmlığın dinin emri olup olmadığı, kadının evinden mecburiyet olmadığı müddetçe çıkıp çıkamayacağı,

5) Konuyla ilgili geleneksel kültürün yozlaşması ve hâlâ nice insanın bu kültürü din olarak savunması,

6) Fukahânın ve âlimlerin ihtilâfları ve kadın konusuna bakışları; kadının gözlerinin gözükmesine, hatta yüzünde sakalı olmayan yakışıklı erkeklere erkeklerin bakmasının hükmü ile, aynı kesimlerin câriyelerin tesettürüyle ilgili hükümleri arasında izah edilemeyecek büyük çelişkiler,

Konunun bu temel yönlerinin yanında; Kur’an’da ve Sünnette delâleti ve sübutu kesin bir delille yasaklanmamış bir amelin İslâm dışı ve haram ilan edilebilmesi için kimin, nasıl hüküm koyabileceği ve bunun bağlayıcı olup olmadığı bu yazının konusu olacaktır.

Kadınlarla ilgili asırlardır tartışıla gelen hususlar hakkında uzunca değerlendirmeler yapacağımız bu yazıda, girişin girişi olarak çok kısa şekilde bu sorulara cevap vereyim. Ayrıntılarını ve gerekçelerini, devamında delillerini uzunca görelim:

1- Hanımların yüzü ve gözünün örtülmesi gerektiği, net şekilde, kesin bir tarzda ne Kur’an’da ve ne sahih hadislerde vardır. Mezhepler, müctehid ve âlimler de hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da ihtilaf etmişler, bir kısmı farz derken, diğerleri dinin bir emri olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bize göre de yüzün ve gözün örtülmesi Kur’an’da bir hüküm olarak geçmediği için farz değildir, ama gerekli gören hanım, kendini ve takvâsını daha iyi koruyacağını düşünüyorsa, tabii ki yüzünü kapatabilir.

Ancak, toplumsal fesadın gitmesi ve ahlâklı toplum oluşturmak için görevin sadece hanımların yüzünü de örtmesiyle çözümlenemez; erkeklere de çok iş düşmektedir.

2- Erkeklere düşen bu konuda en önemli görev: Kendini harama götürecek bakışlara karşı gözlerini kapamaktır. Kadına yüzünü kapamak emrolunmamıştır, ama erkeğe gözünü kapamak çok net şekilde emrolunmuştur.

3- Sosyal medyada, hanımların hanımlara yaptıkları konuşmaların yayınlanmasının hiçbir sakıncası olmadığını düşünüyoruz. Yeter ki, toplantıya katılan hanımlar da kameraya alınıp izinsiz olarak yayınlanması. Konuşmacılar tesettürlerini ve iffetli tutumlarını tümüyle yerine getirsinler. Ve konuştukları konularda Kur’an ve Sünnete ters bir şey söylemesinler.

4- Kadınların evlerinde yaşayıp sosyal hayatta hiç yer almadıklarında, bu durum; emr-i bi’l ma’ruf, dâvet ve tebliğ, ilim öğrenme gibi görevlerini tümüyle aksatmalarına veya terk etmelerine sebep olacaktır. Haremlik-selâmlığı emreden hiçbir âyet ve hadis yoktur. Asr-ı saadette de uygulanıyor değildi. Kadını eve hapsetmekle hayatın düzeleceği düşünülüyorsa, bunun gerçekten yanlış olduğu ispat istemeyecek kadar açıktır.

5- Kadınlarla ilgili geleneksel kültür, tarihsel süreç içinde o kadar yozlaşmıştır ki, uydurma hadisler, geleneğin, câhiliyye döneminin yeniden hortlamasına bile sebep görülmektedir. Günümüzde de bazı kimseler, hâlâ bu kültürü din olarak savunmaktadırlar.

6- Fukahânın ve âlimlerin ihtilâfları ve kadın konusuna bakışları; kadının yüzünün ve hatta gözlerinin gözükmesine haram diyen ve aklı kıt, dini noksan şekilde suçlu olarak(!) dünyaya gelen kadının hayat boyu ev hapsine mahkûm olduğunu din adına ileri sürmeleri, dini nasıl anladıklarını ortaya koymaktadır. Bırakın kadınları, hatta yüzünde sakalı olmayan yakışıklı erkeklere diğer erkeklerin bakmasının bile sakıncalarından ve yakışıklı delikanlıların da peçe takıp takmamalarının, perde arkasından ders almaları gerekip gerekmediğinden bahsedip güya toplumdaki fesatları yok edip fitneleri ortaya çıkmadan yok etme amacı güttüğü düşünülebilir. Ancak, aynı kesimlerin câriyelerin tesettürüyle ilgili hükümlerinin, meselâ üstsüz gezip dolaşmalarının cevazına hükmetmelerinin takvâ ile ve fesâdın-fitnenin yok edilmesiyle nasıl bir bağlantı kurulabileceğinin izahının olmadığını, bu tür çelişkilerin nice örneklerinin bulunduğunu görüyoruz. Ve bununla birlikte bu çelişkili fetvaları veren âlimleri tümüyle dışlayıp yok saymıyor; ama bu kadar derin çelişkiler ve hatalar yapabilen kimseleri referans kabul etmenin Kur’an ve Sünnetle, akıl ve mantıkla açıklanamayacağını düşünüyorum.

Kur’an’da ve Sünnette delâleti ve sübutu kesin bir delille yasaklanmamış bir amelin İslâm dışı ve haram ilan edilebilmesi için insanların çok cesur olması gerektiğini düşünüyorum. Hemcinslerine tevhidi ve dinin esaslarını tebliğ eden dâvetçi hocalara, Kur’an’a ve Sünnete ters hiçbir olumsuzlukları olmadığı halde onların yaptıklarını kesin yanlış ilan etmek için gerçekten cesur olmak gerekiyor. Cür’et anlamındaki bu cesaretin ya kendine aşırı güvenle birlikte kendini dev aynasında büyük müctehid görmeyle ve/veya İslâmî tebliğ çalışmalarını delilsiz olarak “İslâm dışılıkla” suçlama yönüyle de haksız tekfirciliğe yönelmeyle ilgili olabileceğini düşünüyorum.

Örtünmenin amacı; başkasının bakışlarından korunmak ve meşrû olmayan cinsel isteklerden sakınmak ve sakındırmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, öncelikle kadınların iffetini korumak içindir. Âyette şöyle buyurulur: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir” (24/Nûr, 30). Kadınların örtünmesi konusunda da şöyle buyurulur: “Mü’min kadınlara da şöyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnâdır. Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar. Ziynet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerden veya henüz kadınların gizli yerlerine muttalî olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nâil olasınız.” (24/Nûr, 31)

Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Âyette şöyle buyurulur: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (33/Ahzâb, 59)

Hz. Peygamber (s.a.s.), Kitabın muallimi ve mübeyyini olarak örtünme ile ilgili bu âyetlerin tefsirini yapmış ve uygulama esaslarını göstermiştir. Hz. Âişe’den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah rasûlünün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.” (Ebû Dâvud, Libas 31)

Namazda setr-i avret farzdır. Erkek veya kadın, avret yerlerini namaz kılarken örtmek zorundadır. “Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259)

Namaz kılarken yüzün örtülmesi: Kadının namazdaki avreti el ve yüzü dışında bütün vücududur. Kadının namazda ellerini ve yüzünü açık tutabileceği konusunda görüş birliği vardır. Namaz dışında da bu yerlerin avret sayılmaması gerekir. Çünkü namazda avret yerlerinin örtülmesi farzdır. El ve yüzün örtülmemesi, farz olmadığını gösterir. Kadın hac’da da el ve yüzünü açık tutmaktadır.

Hacda yüz örtülebilir mi? İhramlı bir kadın yüzünü örtemez. Fıkıhçılara göre bu konuda icma vardır.

“İhramlı kadın yüzünü örtemez ve eldiven giyemez.” (Buhârî, cezâu’s-sayd 13; Tirmizî, hac 18; Nesâî, menâsik 33, 39; Muvatta, hac 15; Ahmed b. Hanbel, VI, 119; Beyhaki, es-Sunenu’l-kubra, V, 47)

Tesettürsüz insanların bile geçici olarak tesettüre girdiği, girmek zorunda hissettiği namaz ve hac gibi ibâdetlerdeki tesettür, diğer zamanlardaki tesettüre bir örnek durumundadır. Namazı günlük hayata taşımak, hacda yaşanılan olumlu atmosferi diğer zamanlarda devam ettirmek esas olan, tavsiye edilen husus olduğundan, oralardaki tesettür ölçüsünün diğer uygulamalara da yayılması kadar doğal bir şey yoktur. Denilirse ki, “hacda ihramlı iken ashabdan bazı kadınlar, erkek grubuna rastladıklarında yüzlerine peçe indirdiğine dair rivayetler var.” Biz, kişinin takvâ anlayışına göre, daha fazla korunmak isteyişine karşı çıkmıyoruz. Biz, kişilerin kendiliklerinden yaptıkları bazı amellerden değil; dinin bu konuda mecbur tuttuğu tesettürden bahsediyoruz. Din, bir kadına hacda ihramlı iken ve namaz kılarken yüzünü ört mü diyor, aç mı diyor? Eğer yüzün örtülmesi farz olmuş olsa, bu ibadetleri yerine getirirken ibâdet esnâsında bu farziyetin niye ve hangi gerekçe ile düştüğünü nasıl izah edeceğiz? Denilebilir ki, namaz kılarken erkekler bir kadının kadınsı özelliklerine bakmaz, bir hanımın kıldığı namaz, erkeklerin başka şeyler düşünmesine engeldir; o yüzden namazda yüzün örtülmesine gerek duyulmamıştır. Böyle bir gerekçe, yüzün örtülmesini farz kabul eden kesim için kesinlikle bir gerekçe olamaz; onlar böyle düşünmezler. Çünkü, onlar âyet ve hadislerden sağlam bir delil olmadığı halde, kadınların namaz kılarken erkeklerden farklı hareket ve duruşlarını gerekli görürler. Yani, namazda bile erkekler onlara göre etkilenebilir diye, elleriyle göğüslerini kapatıp kıyamda iken göğüslerin üzerine el bağlama, rükûda erkekler gibi tam eğilmeme, otururken kısmen farklı oturma gibi tesettür konusunda ekstra korunma gerektiğine hükmetmişlerdir. “Namazda erkekler onları câzip görmesin diye, onlardan farklı davranmaları gerekir” derken, namazda yüzün örtülmemesini tam tersinden bir gerekçeye bağlayamazlar. Tesettürsüz yapılamayan bu ibadetlerdeki tesettür ölçüsü ve peçe yasağı, diğer zamanlarda peçe mecburiyetinin olmadığını göstermek için yeterli bir çıkarım ve kıyas konusu olur.

Eğer kesin bir nass olsaydı o zaman bu kıyas da bâtıl olurdu. “Allah Teâlâ bâliğa kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160) diyen Rasul’den benzer şekilde peçe hakkında da emir vermesi, hanımların yüzlerini örtmelerini şart koyduğu ve herhangi bir hanımı yüzü örtülü olduğu için ashâbın bilip tanıyamayacağı bir durum ortaya çıkması beklenirdi. Yüzlerce hadis vardır ki, falan hanım Peygamberimize geldi, şöyle bir soru sordu. İsmini vererek filan hanım şöyle yaptı diye çokça hadis Buhâri ve Müslim başta olmak üzere hadis kitaplarında mevzu edilir. Demek ki bu hanımlar peçe takmıyorlardı ve erkeklerin bulunduğu yere, toplumun içine gelebiliyorlar ve tanınıyorlardı. İçlerinden bazı hanımların sürekli, bazılarının zaman zaman peçe taktıklarını yok saymıyor, ama bunun dinin bir mecburiyeti olarak ilan edilmediğini söylüyoruz. Haccın dışında yüz’ün örtülmesiyle ilgili olarak, ayetlerde bir açıklık yoktur. Ancak “ziynetlerini (ziynet yerlerini) açmasınlar” ifadesinden, kadının yüzünün ziynet ve güzellik yeri olduğu düşünülerek bu kısmın örtülmesi gerekip gerekmediği İslâm hukukçularınca tartışılmıştır.

Hanefi ve Mâlikîlere göre, örtünmeyi emreden ayette; “ziynetlerden açıkta kalan yerler müstesnâ” (24/Nûr, 31) ifadesi; kadının sokakta örtmek zorunda olmadığı bazı yerlerinin bulunduğunu gösterir. Bu yerler de yüz ve ellerden ibarettir. Bazı sahabe ve tâbiîlerden bu görüş nakledilmiştir. Saîd b. Cübeyr, Atâ ve Dahhâk bunlardandır (bk. et-Taberî, Câmiul-Beyân fî Tefsîril-Kur’an, XVIII, 118).

Bu konuda dayanılan önemli delillerden birisi de Hz. Âişe’den (r.anhâ) nakledilen şu hadistir: “Ebû Bekr (r.a)’in kızı Esmâ (ö. 73/692), üzerinde ince bir elbise varken, Allah Resulünün yanına geldi. Rasûlullah (s.a.s) ondan yüz çevirerek şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Kadın âdet görme yaşına ulaşınca şurası ve şurasından başka yerinin görülmesi uygun değildir.” O, bunu söylerken yüzünü ve ellerini gösterdi” (Ebû Dâvud, Libâs, 31; Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmil-Kur’an, Beyrut 1405, XII, 229).

Kadın iş yaparken, gerekli eşyayı tutarken ve hatta örtüsünü örterken bile ellerini açmaya muhtaç olduğu gibi, çevresini görme, nefes alıp verme bakımından yüzünü örtmesinde güçlük vardır. Diğer yandan şahitlikte, mahkemede ve nikâh gibi muâmelelerde yüzün açılmasına ihtiyaç vardır. Bu yüzden “zarûretler kendi miktarlarınca takdir olunur” kaidesince bunların açılmasında bir sakınca yoktur (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1960, V, 3505, 3506).

Şâfiî ve Hanbelîlere göre, yüz ve eller de avret yeri sayılır. Onlara göre, “Ziynetlerini açmasınlar” ayeti, ziynetin açılmasını yasaklamaktadır. Ziynet de ya yaratılıştan olur yüz ve eller de bu kapsama girer. Ya da dışarıdan süsleme şeklinde olur. Elbise, mücevherat, boyama, kaş inceltme gibi. Ayet, ziynetlerin açılmasını mutlak olarak yasakladığına göre, yabancı erkeklerin yanında ziynet sayılan yerlerin açılmaması gerekir. Bu iki mezhep, “Ziynetlerden açıkta kalan kısım müstesnâ…” ifadesini kasıt ve tasarlama olmaksızın kendiliğinden rüzgâr, bağın çözülmesi vb. sebeplerle örtünün açılması şeklinde te’vil etmiştir (Muhammed Alî es-Sâbûnî, Tefsîru Âyâtil-Ahkâm, Dımaşk 1397/ 1977, II, 155).

Hadisten dayandıkları deliller şunlardır: Cabir b. Abdillah, “Allah elçisine, ansızın bakışın durumunu sordum. “Gözünü çevir” buyurdu” demiştir (Ebû Dâvud, Nikâh, 43; Tirmizî, Edeb, 28; Ahmed b. Hanbel, IV, 358, 361). Ansızın bakılan yerin, kadının eli ve yüzü olması akla ilk gelen husustur. Abdullah b. Abbas’dan (r.anhümâ) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah Resulu, Fadl b. Abbas’ı hacda terikesine almıştı. Fadl, güzel saçlı ve yakışıklı bir genç idi. Bir kadın gelip Allah Resulünden fetvâ sordu. Fadl ona bakıyor, o da Fadl’a bakıyordu. Allah Resulü, Fadl’ın yüzünü öbür yana çevirdi” (Buharî, Meğazî, 77; Hac, I; Müslim, Hac, 407).

Buradaki örtme, fitneye düşme, yani zinaya yol açma tehlikesi yüzündendir. Ancak hadislerde “kadının yüzünü örtünüz” veya “kadının yüzü de avrettir” anlamı açıkça ifade edilmemiştir. Bazı sahabilerin kadınlara şehvetle bakmaları veya anlamlı bakışlarıyla kadınları rahatsız etmeleri önlenmek istenmiştir. Böyle bir fitne korkusu doğunca, mü’min kadınların da iffetlerini koruması ve erkeklerin dikkatli bakışlarına hedef olmaması amaçlanmalıdır. Sahabe hanımlarının tümünün yüzlerini örttükleri açık olarak nakledilmediği için, bu konuda bırakın icmâ’ gibi bir hümü, ittifakın bile varlığından söz edilemeyeceği gibi; peçe takmanın farz, hatta Peygamberin, uygulamayanı kınadığı, kesin olarak emrettiği bir sünnet olduğunu söylemek de güçtür. Belki genç ve güzel bazı bayanların, erkeklerin rahatsız edici bakışlarından korunmak ve gönül dünyalarını daha temiz tutabilmek için başvurdukları bir korunma biçimidir. Takvâ sahibi, Kur’an tâbiriyle takvâ elbisesine bürünen hanım, bu korunmayı peçe ile savuşturmakla yetinmeyecek, öncelikle kendi duruşunu, tavır ve hareketlerini kontrol altında tutarak, dişiliğinin farklı şekillerde dışa yansımasına izin vermeyecektir. Bu hususlar, sadece peçe ile gerçekleşmez. Peçeli veya peçesiz hanımın gülmesinden konuşmasına, yürüyüş şekline, bakışına ve baktıracak tavırlarına kadar toplumda dişiliğiyle değil kişiliğiyle bulunduğunu ispatlaması gerekir. Yani iş peçe ile bitmez veya peçe de illâ gerekmez; sadece hanımların giysisiyle de işler hallolmaz. Erkeklere düşen görevler de olayın tamamlayıcı yönünü teşkil eder. Kaba bir örnek ama yine de verelim: Pavyon veya plajda peçeli ve çarşaflı bir kadın, sanırım açık kadınlardan daha fazla dikkatleri çekecek, kendisine baktıracak ve erkekleri hayra yönlendirmeyecektir. Günümüzün çarşı ve pazarları da özellikle yaz mevsimi bahsedilen yerlerden pek farklı değil. Halktan bazılarının, biraz da dini yaşayanlara karşı çıktıkları için söylediği; “Biz ne çarşaflılar, peçeliler biliriz, şöyle şöyle yapan…” diye doğru-yanlış bazı yakışmayan durumlar naklettiği, eve hapsedildiği için ruh hastası denilen bunalımlı tipler veya erkek delisi olan “örtülü çıplaklar” oluşmasına giden yolu tıkamak gerekiyor. Bu da, öncelikle kadın-erkek tevhidî bir şuurla, her şeye Müslümanca bakabilecek bir İslâmî kimlikle, baskı ve mecburiyetten dolayı değil, severek dinin hükümlerini uygulayan takvâlı şahsiyetler yetiştirmekle gerçekleşecektir.

Selefî geçinen aşırılar, izinden gittiklerini söyledikleri âlimlerin görüşlerine de ters düşmüyor değiller:

“Hür olan ecnebi bir kadının yüzüne bakmak haram değildir. Lâkin hâcet yokken bakmak mekruhtur.” (İbn Âbidin Terc., c. 2, s. 114)

Kadın erkeğin, erkek de kadının yüzüne ihtiyaçsız bakarsa, bu, tenzihen mekruhtur. Bir ihtiyaç varsa, ihtiyaç kadar bakılır.

Fıkıh kitaplarının özeti mâhiyetinde mezheplerin kadınların avret yeri hakkındaki görüşü şöyledir: Vücutta örtülmesi emredilen yerler erkek ve kadına göre değiştiği gibi erkek ile kadının avret yerlerinin sınırları konusunda İslâm âlimleri arasında teferruatta bazı görüş ayrılıkları vardır.

Kadının örtmesi gereken yerleri Hanefî, Mâlikî ve Şafiîler’le Hanbelîler’deki hâkim görüşe göre elleriyle yüzü dışındaki bütün vücududur. Hanbelî mezhebindeki diğer görüşe göre el avret sayılırken Hanefî mezhebindeki bir görüşe göre ayak da örtülmesi gereken yerlerin dışında tutulmuştur.

Câriyenin avret yeri erkeğinki gibidir; ancak buna karnı, sırtı ve yan tarafları da dahildir. Zâhirîler’e göre ise câriye de bu konuda hür kadınlar gibidir.

Gerek erkek gerekse kadının avret yerlerini örtmesinin farz ve başkalarının avret yerlerine bakmanın haram oluşu konusunda birçok âyet ve hadis vardır (bk. 7/A’râf, 26; 33/Ahzâb, 13; 24/Nûr, 58. Müslim, Hayz 74, 78; İbn Mâce, Cenâiz 8; Ebû Dâvûd, Cenâiz 32, Hammâm 2, 3; Tirmizî, Edeb 38, 39). İslâm hukukçularının çoğuna göre bu âyet ve hadisler, örtülmesi gereken yerleri örtmenin farz, açmanın ise haram olduğunu ifade etmektedir. Bununla beraber bu hükümlerin de bazı istisnaları vardır. “Zarûretler yasakları mubah kılar” (Mecelle, md. 21) kaidesine göre doğum, sünnet gibi olaylarda, ayrıca tedavi vb. maksatlarla bakılması zaruri olan yerlere ilgililerce bakılabilir (Mehmet Şener, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 126)

Peçe Şarttır; Ama Kadınların Yüzüne Değil; Erkeklerin Gözüne!

“Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar…” (24/Nûr, 30). Âyet, bu sakınmayı emrettiğine göre; demek ki İslâm toplumunda bile, mü’min erkeklerin gözlerini sakınmaları gereken durumlar olacaktır. Yani, çenesi ve yüzü tümüyle kapalı kadınlardan oluşan bir İslam toplumunda erkek, gözlerini hangi şeyden sakınacaktır? Hanım, örtülmesi kesin olarak emredilen yerlerini örtecek; erkek de hanım gibi iffetli, hayâlı olacak, nikâh düşebilen bir hanıma karşı açıkta kalabilen yüzüne bakma konusunda gözlerini koruyacaktır. Müslümanlar, erkeğiyle hanımıyla Allah’a teslim olan, O’na kulluk için birbirleriyle yardımlaşan bir toplum oluştururlar. Bu yardımlaşma olmadan, bireysel ve sosyal ahlâkı güzelleştirmek ve kulluk görevini mükemmel şekilde yerine getirmek mümkün değildir. Sadece kadının örtüsü ile veya sadece erkeğin gözünü koruması ile tek tarafa yüklenmekle ahlâksızlıkların önüne geçilemez. Modern câhiliyyenin her şeyiyle hüküm sürdüğü günümüzdeki gibi, özgürlük adı altında kadının erkeği alabildiğine tahrik ederek, ahlâklı iffetli toplum oluşamayacağı ve cinsel tâcizlerin önüne geçilemeyeği gibi, gözü haram bakışlardan korumak için bütün zorlukların tek taraflı olarak erkeğe yüklendiği bir cinsiyetçi tavır, İslâm toplumu açısından sözkonusu edilemez. O yüzden kadın, sadece Müslümanca tesettüre riâyet edip gereği gibi örtünmekle Allah’a ve topluma karşı görevinin bitmediğinin bilincinde olmalıdır. O, İslâmî ölçülere uygun tesettürlü kıyafetinin içini takvâ ile dolduracak, yabancı erkeklerin yanında oturup kalkmasına, konuşup gülmesine… dikkat edecektir. Giyinik çıplaklardan olmayacak, kıyafeti ile beden dili bir bütünlük teşkil edecektir. Buna Kur’an ifadesiyle takvâ giysisi diyebiliriz: “Ey Âdemoğulları, biz sizin avret yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik. (Kur’an’ın uygulanması demek olan) takvâ ile kuşanıp donanmak ise, bu, daha hayırlıdır…” (7/A’râf, 26). Kıyâfet ve hayâ duygusunu uyumlu bir bütünlük içinde yansıtan böyle bir hanıma erkekler de bir “dişi” olarak değil, toplumda bir “kişi” olarak bakacaklardır. Haram bakışlardan sakınacaklardır. Çünkü Müslüman erkekler inanırlar ve bilirler ki; “Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” (40/Mü’min, 19). Kalbin emrindeki gözün ve gözün etkisindeki gönlün gizlediğini de, açığa çıkardığını da O bilir. Amelleri de, amellerin arka planındaki niyetleri de Allah çok iyi bilir. O’nu kandırmak mümkün değildir.

Kadın veya erkekten birine ağır yük yükleyip diğerine göre ona haksızlık yapmak, Allah hakkında düşünülmesi bile doğru olmayan bir husustur. Biri, örtünecek, diğeri de haram bakışlar açısından gözlerini örtecek. Yüzünün güzelliği yabancı erkeklerin bakışlarını üzerine çekmesin ve erkeğin imtihanını zorlaştırmasın diye kadının, yüzüne peçe takmasının şart olup olmadığı konusunda gençliğimde kendisinden ders okuduğum hocama sorduğum sorunun cevabını hiç unutmadım. “Hocam, kadınların yüzlerini örtmeleri, peçe takmaları gerekmiyor mu?” diye sormuştum. Hocam şöyle cevap vermişti: “Evlâdım, peçe gereklidir, şarttır; ama hanımların yüzüne değil, erkeklerin gözüne.” Elbette, isteyen hanımlar, takvâya daha uygun olduğunu düşünenler yüzlerini de örtebilirler, gerek görüyorlarsa yüzleriyle birlikte çenelerini de. Ama, yüzünü örten bir hanım maalesef günümüzde daha dikkat çekiyor, bazıları da bütün Müslümanlara hakaret kabul edeceğimiz şekilde, onlara “terörist”, “filancı” diye laf atabiliyor. Bir hanım sadece yüzünü, çenesini örterek takvâlı olmaz. Peçeli olduğu halde, gözleri fıldır fıldır dönen, davranışları peçesiyle tam bir zıtlık teşkil eden kişi, takvâyı da, tesettürü de ayağa düşürmeye kalkıyor demektir. Hâlbuki takvâ kalptedir, gönüldedir. Ve oradan amellere yansıyan uygulamada ve onun arkasındaki duygulardadır. Bir kadın, peçeli olsun olmasın; gözüne sahip olup konuşmasına dikkat ederek, edebi ve iffetiyle hareket ederek; özetle dışarıda dişiliğiyle değil kişiliğiyle bulunarak takvâlı olabilir. Takvâ elbisesinden mahrum bir hanım, yüzünü de örtse, bu yeterli olmaz. Takvâlı kadın, nasıl takvâ giysisine bürünmesi gerekiyorsa; takvâlı erkek de, özünü temiz tutmak için gözünü haram bakışlarla kirletmemesi gerekir.

Erkeklerin Tesettürü Göz Kapaklarıdır

Gözünde tesettür olmayan erkek, kadınları suçluyor. Bedeninde tesettür olmayan kadın, erkeklere “ahlâksız!” diyor. Oysa Allah, karşı cinsi değil; “kendini koru!” buyuruyor.

Hz. Ali’ye atfedilen sözü hatırlayalım: “Sanma ki tesettür sadece kadınlara farzdır. Erkeğin tesettürü göz kapaklarıdır.” Rabbim niye kulaklarımıza kapak yerleştirmediği halde, gözlerimize kapak vermiştir? Sözün de yanlışı vardır, onları duymanın sakıncasıyla, bakmanın sakıncası kıyas edilince nasıl bir hükme varabiliriz? Bu konuda da önce Rabbimize kulak verelim: “Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidâyete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (39/Zümer, 18). Bu âyette dinlenilmesi istenen sözün herhangi bir söz mü, yoksa Kur’an gibi sözlerin en güzeli olan Allah’ın sözü mü olduğu konusu, net değildir. Her iki görüşü savunan âlimler vardır. Yani, bu âyetten çıkarılan hükümlerden biri olarak; her söz dinlenebilir, ama en güzeline uyulur. Fakat her görüntüye bakılamaz, bazı bakışlardan sakınılmalıdır. Hikmeti olarak, özellikle erkekler için bu hususlar vurgulandığına göre, erkekler seslerden ziyade, görüntülerden tahrik olurlar. İnsanı kötülüklere dâvet edecek, çirkinliklere yaklaştıracak olan görüntülerdir. Zinâya yaklaşmamak için, önce, gözü terbiye etmek gerekir.

Modernizm Kadını Köleleştirerek Teşhirci Yaptı

Modernizm, günümüzde faşist bir din halini almıştır. İnsanı tek tip haline getirip sürüleştirmekte, onu her yönüyle köleleştirmektedir. Batılılaşan bayan, niye giysisini, giysisiyle dikkat çekmek istediği vücudunu teşhir etme ihtiyacı duymaktadır? Modernizm de denilen çağdaş Batı Dünya görüşü olan Materyalizm, insanın rûhunu, mânevî dinamiklerini hiçe saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden, arabadan, paradan, maldan ibâret kabul etmektedir. Bayanları da etten ibâret, giysiden, kozmetik ürünlerden, süslenmeden ibâret görmektedir. Batılı(laşmış) insan da kendine biçilen rolden memnundur. Zinâya yaklaşma ve yaklaştırma olacakmış, toplum ifsâd edilecekmiş, erkekler tahrik edilip günahlara dâvetiye çıkarılacakmış, böylece kendisinin yolunu tuttuğu Cehenneme, diğer erkekleri de sürüklemiş olacakmış, çağdaş bayanın umurunda değildir. Nasıl olsa, memlekette demokrasi var; canı ne ister onu giyer, vücut onun değil mi, istediği gibi yapar…

İnsanın, özellikle bayanın giysilerinin belli bir ölçü ve kayıt altında bulunması gerekir. Örtü ve giysilerdeki kayıtsızlık, cinsel güdünün tahrikini, kayıtsızlığını getirir. Sınırsız tahrik, cinsel güdünün sınırsız tatminini gerektirir. Tatmine imkân bulunmadığı bir yerde bir güdünün tahrik edilmesi zulümdür, yasaklanmalıdır. Bu tavır, aynen şunun gibidir: Sözgelimi günümüz câhiliye düzenleri, görevlerini yapmadığı için açlara yemek ver(e)miyor, bu zulüm yetmezmiş gibi, bir de insanın psikolojisini etkileyecek reklâmlarla, câzip kışkırtmalarla aç kimseleri iştahlandırıp ayaklandıracak yemek kokularıyla tahrik ediyor. Teşhircilik, erkeklere karşı üstünlük taslamaya çalışmanın bir yansıması olarak, cinden/insden/düzenden şeytanın teşvik ettiği bir hastalıktır/anormalliktir/sadistliktir. Vitrinlere sunulan mal gibi; kadın, vitrine/çarşıya çıkmış, bakıcılar, alıcılar bekliyor. Bu, insanın şerefini ayaklar altına almaktır. Erkek, görüntüden etkilenir, kadın dokunuştan. O yüzden bayanların tepeden tırnağa örtünmesini insan psikolojisini en iyi bilen Zât istediği halde; bayanların beğenilme, erkeklerin de gözleriyle tahrik olma dürtüsünü kullanarak şeytan da insanı cennetten mahrum edip dünyayı da cehenneme benzetmek için insan psikolojisini istismar etmektedir. Nefsin kötü arzuları anlamında hevânın midesi yoktur, azdıkça azar, az günahla tatmin olmaz, daha büyüğünü ister durur.

Gözün Zinâsı Harama Bakmaktır

Dinimiz, kalbî duyguların temizliğini gideren, cinsî zaafları çoğaltan ve de zinâ eğilimini arttıran bakışları haram kılmıştır. Çünkü sonu büyük haramlarla biten nice ahlâkî problemler, önce bakışmalarla başlar. Göz, bakışlarıyla nice şeyi içine alabildiği gibi, şeytan da, bakış aracılığıyla göz tünelinden kalbe giriş yapar. Göz kapısını kullanarak şeytan bir gönlü kendi yerleştiği mekânı haline getirir. Kalbi ele geçiren şeytan, bir ülkenin başkentini ele geçiren komutan tavrıyla insan adlı ülkeyi istediği gibi yönetmeye başlar. Haram, başka bir harama dâvetiye çıkarır. Haramlar, büyük günahlara, onlar da kişiyi küfür ve şirke yönlendirir. Şeytanın içimizdeki gücünü kesmek için haramlarla ilişkimizi kesmemiz icap eder. Bu mecazî ifadeleri, bazıları şeytanın insana musallat olması olarak gerçek anlamda anlamaya kalkar ve insan vücudundan şeytanı çıkartmak için gülünç ve câhilce yollara başvurur. Benzer mecazî ifade, bir hadis rivâyetinde de şöyle karşımıza çıkar: “Haram bakış, şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” (Taberânî, İbn Kesir, Tefsîru’l-Kar’âni’l-Azîm, 3/282) ve kalbe ekilen şehvet tohumlarıdır. Mânevî zinâdır. Hadis rivâyetinde öyle buyrulur: “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle) bakmaktır.” (Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20)

“Gözler de zinâ eder” ifâdesi, “gözün harama bakması ile gayr-ı meşrû cinsel ilişki anlamındaki zinâ arasında bir fark yoktur, ha o olmuş, ha ötekisi” şeklinde anlaşılmamalıdır. Elbette, hem dünyevî ve hem uhrevî cezâ bakımından ikisi arasında büyük bir fark vardır. “Göz zinâsı”, esas zinâya yaklaştırma açısından yasaklanmıştır. Ona izin verilmiş olsa, diğerine kapı açılmış olacaktır. “Göz zinâsı” tâbiri, gözlerin harama bakışının da çirkin olduğunu ifâde etmek için biraz mübâlağalı, korkutucu, caydırıcı ve mecâzî bir ifâdedir.

Şehvetle bakan gözler insan vücudunda Cehenneme açılan gedikler olduğu için Kur’ân-ı Kerim gözlerimizi korumamızı, bakışlarımızla fesâda düşmememizi emrederek, Dinimizin kadınlara örtünmesini emrettiği vücut organlarına bakmayı yabancı erkeklere haram kılmıştır.

Peygamberimiz bakışlarımızı nasıl terbiye etmemiz gerektiğini, günlük hayatta bu bakış yasağını nasıl uygulamamız icap ettiğini şöyle açıklamıştır: “Bir bakıştan sonra tekrar bakma. Zira birinci bakış (kaçınılması mümkün olamayacağından) senin için helâl ise de, ikinci bakış (irâdeyi kullanarak ve arzu duyarak olacağından) senin için helâl değildir.” (Tirmizî, Edeb 28, h. no: 2778; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2149). Peygamberimiz, refâkatinde bulunan ve kadınlara bakan amcası oğlu Fazl’ın bakışlarını elini siper ederek engellemiş; kadınlara arzuyla bakmanın haram olduğunu fiilî sünnetiyle de gösterip bildirmiştir (S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. ve Şerhi, 10/436).

Müslüman toplum, bugünkü câhiliye hayatının çirkefliklerinin hemen hiçbirine yer vermeyen bir yapıda olsa da; çarşısında, caddelerinde kadın görülmeyen toplum demek değildir. Bu itibarla harama bakmayı yasaklayan ölçü, yalnız erkekleri değil, kadınları da içine almaktadır: “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar…” (24/Nûr, 31). Âyetten anlaşılmaktadır ki, kadınların da erkeklere cinsî arzulu bakışlarla bakmaları da haramdır. Zaten kadın bakışını kontrol edemeyip yabancı erkeğe arzulu şekilde bakarsa, erkeği tahrik etmiş, onun da bu bakışa cevap vermesine ve belki daha ileri gitmesine zemin hazırlamış olacaktır. Bu konuyla ilgili halk arasında atasözü gibi söylenen sözü üstü kapalı olarak anlayana anlatmış olalım: “Şey şeyini şey yapmazsa, şey de şey yapmaz.”

Yaşanılan câhiliyye hayatında gözleri haramdan sakındırmak oldukça güçleşmiştir. Zira sadece kadınların yarı çıplak sokaklara, çarşılara çıkması değil; teknolojik aygıtlarla fuhuş bir telefon mesafesi kadar yaklaşmış, bir bilgisayar tıklaması kadar kolaylaşmıştır.

Kitle İmhâ Silâhı Olarak İnternet

Batıdan gelen her türlü teknik aygıtın yan etkileri vardır. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar şöyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar, akıllı denildiği halde aklı çelen akılsız telefon gibi aygıtlar kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir. Teknoloji, yalanı yaygınlaştırma ve yalan dünyayı sevdirme konusunda öyle imkânlar sunuyor ki… İnsancıklar, robotlar içinde robotlaşıyor, makineler arasında makineleşiyor. Kendisi de bir eşyaya, oyuncağa dönüşüyor insanımsı yaratık. Teknoloji, insan adlı varlığı gerçeklerden, haktan koparmak için oyunlar, oyuncaklar üretiyor; böylece insanat bahçesine döndürdüğü arenada insanları da oyuncak maymunlar haline getiriyor. Teknoloji yardımıyla Batı, kurguluyor, kuruyor, pillerini takıyor, elindeki kumandasıyla yön veriyor; modern köle haline getiriyor. Kim demiş kölelik tarihe karıştı diye. En vahşicesi bu asırda uygulanıyor. Sadece bedenine hükmetmiyor, zihnini ve gönlünü de köleleştirerek Allah’ın kullarını teknoloji putuna, bir de sömürü ağına düşürmek için cinselliğe tapınan uyuşuk esirler haline getiriyor. İnsan adlı muhteşem varlık, teknoloji sayesinde mutfakla tuvalet ve yatak odası arasında gidip gelen bir makinaya, bilgisayar fişine kafasından bağlı uzaktan kumanda edilen bir aygıta dönüştürülüyor. Mâlâyani denilen faydasız şeyler, kulluğun önünü tıkıyor. Allah’sız, Kur’an’sız, namazsız, dâvâsız yaşayabilen yeni gençlik; televizyonsuz, müziksiz, filmsiz, internetsiz, çetsiz ve cepsiz bir dünya düşünemiyor. Düşünemiyor, ne Yaratanını, ne kendini, ne yaratılış amacını. Sanal bir dünya oluşturuyor teknoloji. Sanal, yani gerçek olmayan, hakikatten uzak, sahte bir dünya… Kullananları da matrixleştiren, sanallaştıran, giderek banallaştıran sahte bir âlem. Sanal, gerçekte aslı olmayıp zihinde tasarlanan, mevhum demek; banal da basit, âdi, bayağı, sıradan anlamına gelir. Hakikat adlı anneyle bağını koparan, fıtrat ve vicdan ne demek bilmeyen yeni nesil, sanalın kucağında teknolojinin sahte memelerinden hormonlu, uyuşturan ve zehirleyen sütü emerek hayatını idame ettiriyor. Uyuşturucu ile, zehirle, abur cuburla nasıl hayat sürülürse öyle bir hayat; ha yat, ha bu zehri tat. Tat ve yat. Yat ve uyu. Uyu ve unut. Unut uyuş.

Bir Müslüman, telefonla benden fetva sormuştu: “Piyasası şimdiden hazır olan çok kârlı bir ticaret var. Çin’de üretilen bir teknolojik âlet; telefonda ve internet ortamında erkek sesini kadın sesine çeviriyor; istenirse kadın sesini de erkek sesine. Bir erkeğin konuşmasını aynen kadın sesi olarak muhatabına ulaştırıyor. Bu aygıtı ithal edip toptancılığını yapmak istiyorum. Câiz midir?” İnsanların böyle bir araçla ne tür fesat ve fitneler, ne çeşit kandırma ve hileler peşine düşeceklerini, bu araç vasıtasıyla ne kadar yuva ve cennet yıkılabileceğini bilmek için sosyolog ve âlim olmaya gerek yok. Fetvâmı değil (fetvâ makamında kendimi tabii ki görmem), ama cevabımı tahmin edersiniz. Bunun basite ve küçüğe alınabilecek herhangi bir günah değil, çeşitli haramlara götüren büyük ve doğurgan bir fitne aracı olduğunu, eğer böyle bir ithalat yapar ve piyasaya sunarsa, öldükten sonra bile amel defterinin kapanmayacağını, bu araçla yapılacak her günahtan kendisine pay verileceğini söyledim, sakıncalarından uzun uzun bahsettim. Vazgeçti(ğini söyledi) o kimse. İyi de, herkes fetvâ mı soruyor, ya da her isteyenin istediği gibi fetvayı o şahıstan değilse de başka bir şahıstan, ama mutlaka alacağı ortam mı yok? Hangi tür fetva istiyorsan söyle, o tür fetva verecek şahsı veya kurumu sana göstersinler. Kaldı ki, demokratik, laik, Atatürkçü, Batılı bir ülkede fetvâ da mı sorulur, bir şeyin helâlliğinden haramlığından mı bahsedilir? Böyle yapılırsa Atatürk çarpmaz mı vatandaşı? Bunun için mi kurdu Cumhuriyeti? Vergisini veriyorsa yaptığı iş, sakıncasızdır, hatta kutsaldır TC dinine göre. Kanunlar var, kanunlara uyar veya uydurur, miş gibi yaparsan, haram helâl kimin neyine? Haramları helâl kılan, yani serbest yapıp meşrû ilan eden rab taslakları (9/Tevbe, 31), inkâr edilmesi gerektiği halde (2/Bakara, 256), yüceltilen, kutsallaştırılan, baş tâcı edilen tâğutların yasasında (dininde) sadece resmî yasak vardır, suç vardır; ama “haram” kavramı yoktur.

Kötü Alışkanlıklar, İnsanı Hem Tutsak Eder, Hem de Rezil…

İnsan, kendi gözüne, vücuduna ve diline kolay kolay yalan söyletemez; ama kaleme, bilgisayar klavyesine çok kolay şekilde yalan söyletebilir. Yalan adlı bulaşıcı ve çok tehlikeli virüs, bilgisayardan insanın diline, oradan gönlüne rahatça yerleşebilir. Bu virüs insanı yalancılardan yaparak dünyasını çirkinleştirip cennetini yok edebilir. (Bilgisayar kurbanları, koro halinde “olsun, ne var bunda!?” diye tuşlara küfrettiriyorlardır büyük ihtimalle.)

Alışkanlıkların kişinin iradesini zayıflattığı, insanı kendine bile söz geçiremez, özgüveni gittikçe yok olan, edilgen ve güçsüz hale getirdiği bir vakıadır. Tiryakilik, insanı esir eder. İnternet ve orada çetleşme, Google, mail, MSN gibi tiryakilikleri, oyun, futbol ve dizi tutkunlukları, Facebook gibi girip de zor çıkılacak sanal mekânlar, site site dolaşmalar, forum köşeleri, internet geyiklikleri, doğru ile yanlışın karıştığı din hakkında herkesin her şeyi tartıştığı alanlar, özetle bilgi kirliliği ve kirliliğin bin bir çeşidi, hep insanı ahtapot kollarıyla yakalayıp güzelliklerini sömüren birer canavardır. Tiryakilerin alıştığı zehri bırakmak istemeyişleri, vücudun onu bir ihtiyaç gibi algılamasına benzer. İnternet tiryakiliği, bağımlılığı, tutsaklığı, hastalığı da böyledir. Google’ın dayanılmaz cazibesi, Youtube’un büyüleyici daveti şeklinde gözüken, aslında ekrandan yüzünü uzatıp dilini çıkaran, şeytanın ta kendisidir.

“Hayâ imandandır.” (Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59). İman ile ahlâkın yakın münasebeti, Hz. Peygamber’in hadislerinde billûrlaşmış olarak müşâhede edilir: “Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanıdır.” (Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4682; Tirmizî, Radâ, h. no: 1162). O yüzden mükemmel bir ahlâka sahip olmayan kimsenin iman yönüyle kemâle ermesi, tam bir mü’min olması da söz konusu olamaz. “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.” (Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6)

Her şeyin aslı, gerçeği gitti; hormonlusu, sahtesi, sanalı geldi; İnsanın da öyle.

Komşuluklar, sohbetler gitti; yerine TV. ler, bilgisayarlar geldi.

Televizyon çıktı, “sizi”, “bizi” düşünenler gitti; yerine dizi dizi “dizi” geldi.

İnternet çıktı, cihat gitti; yerine chat geldi.

Gitmek bilmeyen arsız misafir gibi evlere giren teknolojik araçlar aracılığıyla özgürlük gitti; kölelik geldi. Esirlik; eşyaya, aygıtlara, hevâya, sömürü düzenine…

İnternetle evdeki yakınlıklar gitti; uzaktakilerle ve uzaklaşılması gerekenlerle yakınlık geldi.

Rabbe kulluk gitti; kula kulluk, tâğutlara, paraya, karıya, topa, popa kulluk, hevâya tapınma, emir kulluğu geldi.

Yardımlaşma gitti; bireycilik geldi. Huzur gitti; stres geldi. Saygı gitti, kaygı geldi.

Okumak gitti; bakmak geldi. Yapmak gitti; yıkmak geldi. Güven gitti, kin geldi.

Bizi Allah’tan uzaklaştıranlardan uzaklaşmalı. Allah’a isyan edenlere isyan edilmeli. Lâ denilip uzlaşma kestirip atılmalı.

Ve böylece medya ve cahilî eğitim vasıtasıyla, kapitalizm ve tâğutlar tarafından zihinler ve gönüller işgal edildi. Bu işgalde internetin katkısını unutmamak gerek. T.C. şirk devleti, global küfür dünyası “big brother” rolüne çoktan bürünmüş. Devlet Tanrısı, kendine kul köle haline getirdiği vatandaşları, kredi kartlarıyla, cep telefonlarıyla, mobese kameralarıyla, böceklerle, uydularla ha bire izliyor. Bundan da ötesi, halkın kendini özgür zannetmesi için eğitim kurumu adlı yerlerde vatan, millet, sakarya türküleriyle uyutup uyuşturuyor.

Çocuklar ve gençler için ev; internet demek, televizyon demektir, hayat oyun alanıdır, nefse hoş gelen özelliklerdir. Evinde cep telefonunu unutan birisi; kolu, gözü gibi bir organından mahrum kabul ediyor o gün.

Başta televizyon programları, internet ve vücut organlarını teşhir eden kadınlar olmak üzere gözlerimizi korumamız gereken şeyler hiç de az değildir. Rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz bir müjdeli hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Gözleri bir kadının güzelliklerine takılan, fakat hemen bakışlarını koruma altına alan her bir müslümana, Allah, tatlılığını kallbinde duyacağı bir ibâdet yaptırır.” (İbn Kesir, Tefsîr, 3/282)

Gözlerimizi, eşlerimiz ve çocuklarımızın gözlerini korumak Rabbimizin emridir. Televizyonda bazı programlar, internette çirkin siteler, cep telefonunun ekranına kadar girip dilini çıkaran şeytanlar, bizi dünyada rezilliğe, âhirette azâba çağırıyor. Haramlara bakarsak ve zevcelerimizin, kız çocuklarımızın şehvetli bakışlara muhâtap olacak giysiler içinde toplum içine çıkmalarına râzı olursak, dünyada birçok problem ve huzursuzluktan, âhirette azâp görmekten kurtulmamız çok zor olur. “(Kıyâmet Günü’nde) Bütün gözler ağlayacaktır. Ancak, Allah yolunda uyanık kalan gözler, Allah’ın azâbına uğramak korkusuyla sinek başı kadar yaş akıtan gözler ve bir de Allah’ın haram kıldıklarına bakmaktan korunan gözler ağlamayacaktır.” (İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 10/227)

İmanın Olmadığı Yerde Ahlâk da Yoktur! Sorun Ahlâk Sorunu Değil İman Sorunudur

Üzülerek görmekteyiz ki, artık günümüzde edep ve terbiye, utanma ve sakınma, nâmus ve mahremiyet gibi çok önemli konulardaki hassâsiyet, son derece azalmıştır. Çarşı ve pazarlarda, moda deyimle kamusal alanlarda gencecik kızlar, dekolte kıyâfetlerle yarı giyinik halde, şehveti galeyâna getirecek bir görünümde, rahatça gezebilmekteler. Ne kadar erkeği kendine baktırıyorsa, o kadar kahraman görüyor kendini; görevini yapmış bir şeytan edâsıyla. Mantık da şeytana pabuç bıraktıracak cinsten: “Vücut benim değil mi, istediğim gibi giyinirim. Zevk ve özgürlük meselesi. Hem demokrasi var. İstemeyen bakmasın canım!”

Ayrıca, her yolu mubah sayıp ahlâksızlık meydanında at oynatan, ahlâksız kadınları ücret karşılığında satan şehvet tüccarı pezevenk ve deyyuslar veya zinâyı sanat edinip geçim vâsıtası olarak kullanan fâhişeler… Nikâhsız beraberlikler, cinsel sapmalar, eşine ihânet etmeler ve daha neler…

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanın şehevî arzularını kontrol etmesi, nefsini zapt ederek disiplin altına alması, gerçekten çok zorlaşmıştır. Öyle ki, önceleri bir fazilet olarak telâkki edilen iffet ve nâmus kavramı neredeyse alay konusu olmuştur. Evlilik öncesi cinsel ilişki, bazı çevrelerce normal karşılanmaktadır. Hatta bu, âdet haline getirilerek bekâretin bir kıymeti bulunmadığı bazı yazar taslakları tarafından yazılıp çizilebilmektedir. Fâhişe kadınların, travestilerin, yol kenarında para karşılığı kendilerini pazarlamaları sıkça rastlanan normal olaylar haline gelmiştir. Arap câhiliyye döneminde, belli olsun diye kapılarına bayrak asan fâhişelerin izinden giden çağdaş fâhişeler, girişlerde bekçi ve polis savunması, yani devlet himâyesi ve korumasıyla, yine kapılarında bayraklar olan kamusal alanlarda sanatlarını(!) icrâ edebiliyorlar. Genelev patronları, senelerce vergi rekortmeni oluyor. “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” denilerek, bu meslek de böylece kutsallaştırılmış oluyor. Sadece eski bâtıl dinlerin tarihteki unvânı değil, kutsal fâhişelik. Şirk ve haram cephesinde yeni bir şey yok; eski câhiliyye her şeyiyle modern kimlikle sanatını(!) icrâ ediyor.

Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı bağlayan şey “zaman ve zemin”, “düzen ve çevre” değil, Rabbinin hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir. Müslümanın ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin tâlibi olursa, hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın iffet ve nâmusuyla, haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet içerisinde yaşaması mümkün olur.

Havalar biraz ısınmasın, nice bayan denildiğinde boyan anlayan, sayın denilince soyun anlayan, toplumda kişiliğiyle değil de dişiliğiyle görülmek isteyen kızlar, kadınlar açık yerleri kapalı yerlerinden daha çok şekilde sokağa dökülüyorlar. Sahil kenarları ve plajların daha fecî olduğunu bilmeyen yok. Üstsüzler, altsızlar, yüzsüzler, arsızlar… Kasap vitrininde dizilen koyun ve sığır butları gibi teşhircilikler… “Bütün bunlara rağmen gözü haramdan sakındırmak mümkün mü?” diyenler olacaktır. Gerçekten zor olsa da imkânsız değildir, elbette mümkündür. Zira Rabbimiz bize imkânsız bir şeyi emretmez. O zerre kadar zulmetmez, her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar (2/Bakara, 286). Eğer İlâhî bir emri yerine getirmek ya da yasaktan kaçınmak zor ise, hiç şüphesiz kazancı da o oranda fazla olacaktır. Ümmetin fesâdı zamanında sünnete sarılana (bin) şehid sevabı verilmesi de bunu gösterir. Caddelerde yürüyüş konusunda da sünnete sarılırsak, gözü korumak çok kolaylaşacaktır. Rasûlullah, ashâbın kendisine zor yetişeceği şekilde hızlı yürürdü. Sadece yürüyeceği alana, önüne bakarak yürürdü. Yürürken kafasını herhangi bir tarafa çevirmez, bir yere bakacak olursa, tümüyle o tarafa dönerek bakardı. O her vesile ile zikreder, Allah’ı hatırından çıkarmazdı. Bu şekilde yürüyerek sünnete sarılırsak, gönlümüz Allah’ı hatırlar, dilimiz Kur’an’dan âyetler okur ve Rasûlullah’ın yürüdüğü gibi yürür ve gereksiz yere cadde ve sokaklarda gezmeye kalkmaz isek, sorunun çoğu hallolmuş olacaktır. İş icabı bir yere gitmeye kalktığımızda yürümek için kalabalık cadde ve pazarları değil, haramların fazla olmadığı sokakları tercih edersek işimiz kolaylaşacaktır. Bütün bunların yanında elbette ki gözümüze ve gönlümüze hâkim olmaya çalışacağız, zaman zaman haramlarla imtihan olacağız, bu imtihanlarda en az bir üniversite sınavında olanın gayretini gösterirsek başarı kendiliğinden gelecektir. Allah, kendi yolunda gayret sarfeden, haramları arzulayan hevâsının kötü isteklerine karşı mücâdele edenlere yardım edecektir.

Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı bağlayan şey “zaman ve zemin”, “çevrenin ayıp sayıp saymadığı”, “devletin serbest ve yasal kabul edip etmediği” değil, Rabbinin hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir. Müslümanın ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin tâlibi olursa, hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın iffet ve nâmusuyla, haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet içerisinde yaşaması mümkün olur.

Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden biri, zinâya düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple bu tehlikeden kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu ortamları terk etmek ve zinâya götüren yollara girmemektir. Zâten Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de “Zinâya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur” (17/İsrâ, 32) buyuruyor. Âyet, “zinâ yapmayın” demiyor da, “zinâya yaklaşmayın!” buyuruyor. Öyle ya, şartlar oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın ve bir erkek, kimsenin olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca, elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek çok zor olacaktır. Herkes Yusuf değil ki… Nitekim Yusuf (a.s.) bile ancak Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zinâdan kurtulmuştur. Kur’an’da bu durum şöyle anlatılıyor: “Andolsun ki kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti.” (12/Yusuf, 24). İş buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten sonra, zinâ kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm’da zinâdan önce, zinâya götüren yollar haram kılınmıştır.

Bütün Bu Ahlâksızlıklarda Düzenin Payını Unutmamalı

Hiç kimse “göz benim değil mi canım!? İster bakarım, ister yumarım, kime ne?” diyemez. O gözü ve diğer organları bizlere emânet olarak veren Allah, bu emânetleri kendi arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O’nun rızâsı yönünde kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için değil; bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları bizim için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da bize bildiriyor: “…Kulak, göz ve kalp bunların her biri, yaptığından sorumludur.” (17/İsrâ, 36)

Ancak Allah’a ve âhiret gününe imanımızdan güç alarak göstereceğimiz korunma gayretiyle gözlerimize hâkim olabiliriz. Çünkü biz ihlâslı ve gayretli olursak Rabbimiz bize yardım ederek bizi güçlendirecektir. Gözden gönle yol vardır. Göz, kalbin dışa açılan penceresidir. Kedinin ciğere baktığı gibi gözü harama bakan insanın ihlâsı, takvâsı büyük çapta zarar görecektir. Göz kanalıyla gönle giren mikropların telâfisi, bu ölümcül mânevî yaraların tedâvîsi hiç de kolay olmayacaktır.

Balık baştan kokmakta, düzen, resmî kurumlar, kapitalistleşmiş çevre sivrisinek üretmektedir. Bataklık kurutulmadan fâhişe sivrisineklerle mücâdele sonuç getirmeyecektir. Tevhîdî iman hâkim kılınmadan ahlâkî öğütler, delik kaba su doldurmaya çalışmak demektir. Ahlâksız insanların zührevî hastalıklar yanında rûhî hastalıklar, psikolojik anormallikler içine düşüp her konuda sapıklaştıkları ve çevrelerini de her yönden rahatsız ettiklerini göz önünde tutmak gerekir. “Utanmıyorsan, dilediğini yap!” diyen Rasûlullah, hayâsız kişinin mânevî yönden ölüme terk edilen kişi gibi olduğunu söyler. Doktorun ölümü beklenen hastaya: “Ne istersen ye, serbestsin!” demesi gibi der. Dolayısıyla iffetin kaybolması kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol açar. Cinsel özgürlük; insanın et ve deriden ibâret olan bir varlık, bir eşya hükmüne koymakta; böylece kişilik şuurunu yıkan insanlık şerefine vurulan en ağır darbe olmaktadır.

Giderek globalleşen ve Amerika’nın yön verdiği yeni dünya düzen(sizliğ)i içine giren, vahşî ve gayr-ı insanî Batı değerlerinin dinsiz ve ahlâksız kriterlerine kurtarıcı diye sarılan günümüz dünyası, kıyâmeti, kaos ve rezilliği yaşamaktadır. Bundan büyük helâk olur mu? Dinin fert, toplum ve devlet hayatındaki etkisini büyük ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son yüzyılda fuhşun bin bir çeşidi giderek meşrûlaşma zemini ve daha çok yayılma imkânı bulmuştur. Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan çıkarma eğiliminde olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına fuhuşta sadece zor kullanma ve zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu düşünce sahiplerini fazla ilgilendirmemektedir.

Her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kurtulmak için İslâmî değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenleri devirmekten başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması “özgürlük” olamaz, olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları çevresindeki insanlara rastgele atıp bu yaptığına “bombalama özgürlüğü” demesi gibi bir anormalliktir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek bilinç aşılanmalıdır.

Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacağı çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir (63/Münâfıkun, 8). Seks manyağı haline gelmiş erkeklerden çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır. Nice aile var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine giden, turistik beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından çok fazlasının evli insanlar olduğu belirtilir. Tertemiz değilse bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan, az-çok nâmuslu ev kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken, kocaları kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları da potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu aklı göbeğinin altına yerleşmiş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul karılarına ve babalı ama yetim çocuklarına el uzatacak? İslâm’a düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu suçlar yeter de artar. İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu bataklık kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın dininde, O’nun Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin tatbik edilmesindedir.

Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah’a ibâdetten, farzları yerine getirmekten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten, fahşâ ve fuhuştan alıkoyar (29/Ankebût, 45). Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya Allah’a kulluk, ya hevâya kulluk.

İmanıyla, fıtratıyla, vicdanıyla zıtlaşıp yüzü kızarmadan ahlâksızlık yapacak hale gelmiş gençler dâhil, günümüzün insanı kızılmaktan çok acınmaya lâyık zavallı düzen kurbanlarıdır. Onlara da İslâm’ın mükemmelliği, tevhidin esası, ahlâkın güzelliği ulaştırılabilse, tâğutî düzenin ve ondan beslenen câhilî ortamın fesadları önlense çirkinlikler kendiliğinden kaybolacak, hak geldiğinde bâtıl yok olacaktır.

Türkiye’de de arama sitelerinin en çok aranan kelimeler listesinin başında ne tür kelimelerin geldiğini tahmin edersiniz herhalde. Türk insanı en fazla (Freud’u bile şaşırtacak düzeyde) seks ve varyasyonları olan kelimeleri tıklamakta, o biçim sitelerde mutluluk aramakta… Arama motorlarında en çok tıklanan kelimelerin cinsellikle ilgili kelimeler olduğunu siteler kendileri açıklıyor. Dünyada tam 4,5 milyon porno sitesi olduğunu belirtelim.

Unutmayalım; internette de Biri bizi gözetliyor. Hayatımızın her saniyesi, omzumuzdaki kameramanlar (Kirâmen Kâtibîn) tarafından videoya alınıyor. Müslüman olduğumuzu internet karşısında da unutmamalı ve ispatlamalıyız. Kalbimizden geçenleri bilen Rabbimiz internetin sanal âleminde ne yaptığımızı, kiminle nasıl konuşup yazıştığımızı, hangi sitelere ne amaçla girdiğimizi de görüyor, biliyor. İnternet başında herhangi bir haram işlerken ölüm gelebilir. Ölüm gelmese de nerede ve ne zaman olursa olsun; zerre kadar yaptığımız şerrin hesabı bizden sorulur.

Her an Allah’tan korkan ve her yerde Rabbinin kendini gördüğünü bilip ona göre davranan, her yerde Müslümanlığını unutmayan mü’minlere ne mutlu! Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların izi ve lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!

İnşâAllah devam edecek.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu