Konferanslar_Activity-Detail

Kürt Sorununa Müslüman’ca Bakış Konferansı Yapıldı

Kalemder’in Organize Ettiği “Kürt Sorununa Müslüman’ca Bakış” Adlı Konferans Yapıldı.

Kalemder’in Organize Ettiği “Kürt Sorununa Müslümanca Bakış” Adlı Konferans Yapıldı.

Kalem-Der Dernek binasında yapılan Program, Ahmed Kalkan Hoca’nın misafirlere hoş geldin demesi ve program hakkında bilgi vermesiyle birlikte başladı.

Yoğun ilginin gösterildiği programın başlangıcında, Asım Şensaltık‘ın hazırladığı “Cumhuriyet Tarihinde Kürt Sorunu” adlı slayt ilgi ile izlendi.

Daha sonra Av. Serdar Bülent YILMAZ’ın sunumuna geçildi.

Sözlerine Al-i İmran Sûresinin 104. âyetiyle başlayan S. Bülent YILMAZ, Müslümanların çevrelerinde yaşanan sorunlara karşı duyarsız kalmamaları gerektiğini ifade etti, Kürt sorununun ne zaman başladığıyla alâkalı yaklaşımları gündeme getirdikten sonra bu sorunun başlamasında ana unsurların üç başlıkta değerlendirilebileceğini ifade ederek bunların; 1- Kürt diline yasak getirilmesi, 2- Allah’ın güvence altına aldığı yaşam haklarının ellerinden alınması, 3- Yapılan zulüm ve katliamlar olduğunu söyledi.

Türkiye’nin batısında yaşayan halkın ve Müslüman’ların doğuyla yüzleşmesi gerektiğini hatırlatan Yılmaz, kendisinin batı illerinde yaptığı programlarda kendisine yöneltilen eleştirilerin, “neden “Pe ke ke”, de “Pe ka ka değil”, neden “Kürdistan”, yeni bir devlet mi istiyorsunuuz” gibi sorunu basite indirgeyen boyutlarıyla Müslümanların ilgilendiğini ifade etti.

Bölgede sorun çıkaranın Kürtler olmadığını, Kürtlerin gasp edilmiş haklarını talep ettiklerini ifade eden Yılmaz, sözlerine şu şekilde devam etti; Tarihte Kürdistan isminin ilk defa Sultan Sancar tarafından Kürtlerin yaşadığı bölgeye isim olarak verildiğini hatırlattıktan sonra, Kürtlerin tarihlerinde Kürtleri temsil eden bir devlet kuramadıklarını, İran’da kurulan Mahabat Kürt devletinin bölgedeki Kürtlerin bir devleti olduğunu ve bu devletin ancak bir yıl ayakta kaldığını hatırlattı. Daha sonra Kürdistan’ın coğrafi olarak Sasani ile Bizans, daha sonra da  Safevi ve Osmanlı devletlerinin savaş sahası olduğunu ve yapılan savaşlarda en fazla tahribatı bu bölge insanın yaşadığını hatırlattı.

Sözlerine, Kürtler arasında Kürt sorununa ilk değinen kişinin Ahmedi Hani olduğunu, bu sorunları, yazdığı Mem u Zin kitabında üstü örtülü bir şekilde gündeme getirdiğini ifade etti.

Daha sonra, “Biz Kürt sorununun ulus-devlet ile birlikte başladığını esas alıyoruz” diyerek sözlerine devam eden Yılmaz, “Kürt sorununun temel sorunlarından biri olarak Kürdistan topraklarının beş ayrı ülkeye pay edilerek beş ayrı parçaya bölünmesi, Batılı emperyalistlerin bölgedeki devletlerle birlikte Kürtlere attığı en büyük kazıktır” dedi. Bir Kürt devletinin o dönemde kurulması halinde Kürt sorunu olmayacağını ve Kürt devletinin kurulmamasının bölge devletleri için de faydalı olmadığını, yıllarca malî ve siyasî olarak bu mesele için beş devletin de büyük bedeller ödediklerini hatırlattı.

Sözlerine devam eden Yılmaz, “Kürt sorununun tırmanışı, Kürtlerin adalet ve hak arayışına mecbur oluşu, ulus-devlet zulmüyle alâkalıdır” dedi. “Kurtuluş savaşı sürecinde Mustafa Kemal’in dinî söylemler kullanarak bölge halkını yanına çektiğini, 1923’de devlet kadrolarına kendi adamlarını yerleştirdikten sonra Türk ulus kimliğini oluşturmak için diğer ırklara verilen sözler ve dinî ağırlıklı dil terk edilerek Türk ulusçuluğu tüm halka faşist ve ırkçı bir yöntemle dayatılmaya çalışılmıştır” dedi.

Yılmaz, milliyetçiliğin ortaya çıktığı zaman Avrupa için birleştirici bir işlev gördüğünü, yaklaşık olarak 400 civarında farklı siyasî birimi ortadan kaldırarak bunu devlet planında 10’lara kadar indirdiğini, Müslümanların yaşadıkları yerlerde ise bunun tam tersi bir etki oluşturduğunu ifade etti.

Şeyh Said ayaklanmasının İslâmî değerlere yönelik gerçekleştirilen tahribata yönelik bir ayaklanma olduğu yanında, gasp edilen Kürtlerin haklarını elde etmeye yönelik bir boyutunun da olduğunu ifade etti.

Yine Dersim ayaklanmasının, devletin Dersim’i ele geçirmek için giriştiği katliamlar sonucunda çıktığını ifade etti.

1940 ile 1960 arasında tamamen sindirilmiş bir Kürt halkının olduğunu ifade eden Yılmaz, sözlerine şu şekilde sürdürdü; 1960 darbesiyle birlikte Kürt halkı tekrar hatırlanıyor ve 49 olaylarıyla Kürt halkı içerisinde öne çıkan Ağalar ve siyasi bilinci olan 500 kadar insan Sivas kampında zulümlere muhatap tutuluyorlar, dedi.

1969’da Türk solu ile Kürt solunun ayrılması neticesinde bölgede birtakım hareketlerin oluşmaya başladığını ifade eden Yılmaz, daha sonra 1978’de PKK’nın kurulduğunu ifade etti. Daha sonra konuşmasına devam eden Yılmaz; 1980 darbesinin bölgeyi cehenneme çevirdiğini ve Diyarbakır cezaevinin de, yapılan işkencelerin sıradan halkı siyasî bir bilince taşıdığını ve 1984’de cezaevinden çıkan insanların, dönemin tek silahlı gücü olduğu için PKK’nın kamplarına gittiklerini ifade etti.

Daha sonra Özal’ın bu soruna ılımlı bir yaklaşım sergilemesi ve bu konuda kafa yoran kadrosundan Adnan Kahvecinin öldürülmesi, Eşref Bitlis gibi insanların şüpheli bir şekilde öldürülmeleri ve Özal’ın da zehirlenerek ortadan kaldırılmasıyla, sorunun çözümü yolunda atılan adımların önüne geçildiğini belirtti.

Yine Kürt sorununun üç aşamasının olduğunu ifade eden Yılmaz, bu aşamaların, birincisinin 1923 ile 1940, ikinci aşamanın 1990 ilâ 2000 ve üçüncü aşamanın da 2001 ilâ 2012 olduğunu ifade etti. Birinci aşamada en fazla insanın öldürüldüğünü ve faşist bir zulme bölge insanının maruz kaldığını, ikinci aşamada da 4 bin civarında köy boşaltılarak bu köylerde yaşayan insanların bütün servetlerinden mahrum bir şekilde büyük şehirlerde onursuz bir hayata maruz bırakıldıklarını hatırlatan Yılmaz; sözlerine şu şekilde devam etti; bölgede kurulan koruculuk sisteminin ürettiği suç dosyaları meclis araştırma komisyonunun tespitlerine göre beş bin civarındadır ve Ergenekon’un köklerinin buralarda aranması gerektiğini ifade etti.

 Daha sonra sözlerine devam eden Yılmaz şunları ifade etti; “1990 ile 2000 arasında yaklaşık olarak 16 bin kişi gözaltında kayboldu. Kaybolanların halen cenazelerinin nerede olduğu bilinmemektedir” dedikten sonra, o dönemde Diyarbakır Lice’de yaşanan bir olayı örnek verdi. Girilen bir çatışma sonrasında bölgeye yakın köylere askerî birlikler gönderildiğini ve bu giden birliklerin köylünün olayla bir alâkasının olup olmadığı konusunda sorgulama yapıldığını, olayla alâkalarının olmadığı tespit edildikten sonra merkeze bilgi verildikten sonra merkezden gelen emir, sorgulanan bütün köylülerin öldürülmesi yönündeydi. Daha sonra bölgeye giden askerler arasında bu suçsuz insanların öldürülmemesi gerektiği kanaati hâsıl olunca, bölük komutanının merkeze tekrar bilgi vermesi sonucunda merkezden gelen emir, köylüler ile birlikte emre itiraz eden askerlerin de öldürülmesi yönündeydi. Olayda 25 köylü, 8 de asker öldürülüyor ve bu olay haberlerde “girilen çatışmada 25 terörist öldürüldü, 8 asker de şehit oldu” şeklinde yansıdı dedi.

Üçüncü dönem olan 2001 ilâ 2012 arasında ise AKP’nin iktidara gelmesiyle beraber sebepleri farklı değerlendirilebilecek birtakım hakların verilmesiyle beraber, can emniyeti konusunda sürekli ve sistematik olan zulümler kalktı ve artık bölge halkı evlerinden ne zaman alınacakları, gözaltında kayıp mı olacakları veya evlerinden ne zaman uzaklaştırılacakları gibi insanların endişeleri ve sistemli zulümler ortadan kaldırılmakla  beraber, hâlâ süreklilik arz etmeyen zulümler ve özellikle de dil konusundaki kısıtlamalar devam ediyor” dedi.

 Yine bölge halkına yapılan zulümler halkın PKK’nın yanında yer almasını sağladı ve örgüte katılanların süreç içerisinde örgütün ideolojisini de benimsediklerini ifade etti. PKK’nın kendi mollalarının olduğunu ve örgütün bölge halkını kendi ideolojisi istikametinde bir din algısı oluşturmak için çaba harcadığını ifade etti.  

Başörtülü annelerimizin, anlamlarını bilmedikleri örgütün pankartlarını taşıdıklarını ve bu başörtülü kadınların çocuklarının çoğunluğunun PKK’nın ideolojisini benimsediklerini ifade etti. Örgütün Kürt ulusu anlayışını üretmek için yeteri kadar araçlara sahip olduğunu ve bu araçları bölge halkını ulusalcı bir algıya taşımak için kullandığını ifade ederek, bu araçların televizyon, radyo, gazete, dergi, kültür merkezi, belediyeler ve eğitim merkezleri olduğunu ifade etti.

Konuşmasında Gülen hareketinin bölgedeki yapılanmalarına da dikkatleri çeken Yılmaz, bu hareketin bölgede yurt ve dershane gibi kurumlara sahip olduğunu, yine Dünya TV adıyla Kürtçe yayın yapan bir televizyonlarının olduğunu, yine Erbil’de Kürtçe eğitim veren okullarının bulunduğunu hatırlattıktan sonra, hareketin kendi çıkarları ekseninde hareket ettiğini ifade etti ve bir tarafta Kürtçe yayın yapan bir TV, diğer tarafta STV’de Kürtleri barbar göstermek için yapılan dizi filmlerin bir çelişki olduğunu hatırlattı ve hareketin bölgede bir tabanın olmadığını ifade ettikten sonra, Gülen hareketinin AKP hükümetinden Kürt sorunu yüzünden ayrışma yaşadığını, bu konunun iki başlık altında ifade edileceğini belirtti. Birincisi; Gülen hareketi KCK tutuklamalarının çerçevesinin daha da genişletilmesini isterken, AKP bunu istemediği, ikincisi de; Gülen hareketi, Kürt halkının temsilcileriyle herhangi bir uzlaşmaya gidilmemesi gerektiğini düşünürken, AKP’nin uzlaşma taraftarı bir politikadan yana olduğu bilinmektedir, dedi.

Yine gerek Gülen hareketinin, gerekse de halkın İslâmî olarak kabul ettiği Hizbullah’ın ve AKP’nin olumsuz tavırları PKK’nın ekmeğine yağ sürmek anlamına geldiğini, bölge halkı bu ekipleri dini temsil eden ekipler olarak gördüğünü ve bunların soruna karşı olumsuz tavırlarından yola çıkarak örgütü meselenin çözümünde tek adres olarak görüyorlar, dedi.

Bölgedeki Mustaz’af-Der yapılanmasına da dikkatleri çeken Yılmaz, konuyla alâkalı şunları söyledi: Tarihteki Hizbullah-PKK olaylarını ilk başlatanın PKK olduğunu, ama sürecin devam etmesinde Hizbullah’ın da katkıları bulunduğunu ifade eden Yılmaz, sözlerine şu şekilde devam etti: 90’lı yıllar silahların Müslüman’lara doğrultulduğu bir süreçti.

Mustaz’af-Der’in yanlış yönelimlerinin ise şunlar olduğunu  ifade etti:

1-    Hareket, geçmişiyle yüzleşmek ve sorgulamak yerine geçmişi tevil etme girişimleri yanlıştır,

2- Partileşme kararı yanlıştır.

3- Kendi söylemlerini halkın söylemleriyle değiştirdiler ve tevhidle bağdaştırılması mümkün olmayan birçok keramet ve menkıbelere inanır oldular, diyerek hareketin bunlar gibi bazı yanlışları olduğunu ifade etti. 

Konuşmasının son bölümünde, “Müslümanlar Kürt sorunu karşısında ne durumdadır?” sorusunu cevap arayan Yılmaz, “Kürtlere yapılan zulme sessiz kalmak bir zulümdür” dedikten sonra, sözlerini şu şekilde sürdürdü; “Kendisi için bedel ödemediğimiz hiçbir değer, bizim değildir” dedi ve Müslümanların, bedel ödemedikleri bir halkın kendi yanlarında yer almalarını beklemelerinin yanlış olduğunu ifade etti.

Yıllarca Müslümanların “hak gelir bâtıl zâil olur” sloganıyla konuya yaklaştıklarını ve bölge halkına yapılan zulümleri gündemlerine almadıklarını ifade ettikten sonra, yaşadığımız ülkede gözlerimizin önünde bu halka zulüm yapılırken Müslümanların duyarsız kaldıklarını, Filistin’deki, Bosna’daki zulümler için mücadele eden ve sessiz kalmayan Müslümanların, aynı bölgede yapılan zulümlere sessiz kalmalarının kabul edilebilir olmayan bir tavır olduğunu ifade etti. “Filistin’deki, Bosna’daki zulümlere sessiz kalmamız nasıl mümkün değilse, Doğudaki zulümlere de sessiz kalmamız mümkün olmamalıdır” dedi.

Hükümetin konuyla alâkalı tavrını da gündeme getiren Yılmaz, Erdoğan’ın anadil konusunu kırmızı çizgiler olarak telakki etmesinin, PKK’nın ulusalcı anlayışına hizmet ettiğini ve hükümetin Kürt sorunu ile PKK’yı eşdeğer görmesinin yanlış olduğunu, çünkü PKK, sorunun bir parçasıdır, dedi.

Yine, Müslümanların kendilerine ait olan kurumlarda bu konuyu gündeme taşıyarak etraflarındaki insanları bilinçlendirmeleri, dergileri, televizyonları, radyoları kullanarak; konferans ve paneller, forumlar düzenleyerek, bölge halklarının temel haklarını elde etmelerine vesile olabilecek etkinlikler yapmaları, Müslümanların  yapmaları gereken eylemlerden bazılarıdır, dedikten sonra, bütün Müslümanların ulusal algılamalara karşı durmaları gerektiğini ve Kürt  sorununu sistemin tanımlamasından yola çıkarak tanımlamalarının yanlış olduğunu ifade etti. Serdar Bülent Bey, konuşmasını, sorulara cevap vererek bitirdi.

Haber: Asım ŞENSALTIK

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2  +  3  =  

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu