Konferanslar_Activity-Detail

“Tevhidî Söylemin Dünü, Bugünü ve Yarını” Adlı Panelimiz Yapıldı

Kalemder Derneğinin düzenlediği “Tevhidî Söylemin  Dünü, Bugünü ve Yarını” adlı panel, 8 Nisan Pazar günü Ümraniye’de yapıldı. Panele konuşmacı olarak Ferid AYDIN, Ahmed KALKAN, Abdullah YILDIZ, Fahreddin YILDIZspor kompleksi konferans salonunda yapılan panel, izleyiciler tarafından ilgiyle takip edildi.

 

  Panel, Kur’an kıraati ile başladı.  Ahzab sûresinden konu ile ilgili âyetlerin okunmasından sonra Kalemder derneği adına Yusuf Çetin, Kalemder hakkında bilgi verdikten ve çalışmaları hakkında gelecekle ilgili  programı sunduktan sonra  paneli yöneten Kâmil Gelgör, kısaca tevhidi tanıttı. İslâm binasının üzerine yüklendiği tevhid, bugün sadece tesbihlerde çekilen veya bâtıl ideolojinin bâtıl eğitiminin tek tipli olduğunu, devlet kendisine sadık vatandaş yetiştirsin diye Atatürk’ün devrim kanunları içinde ç ok özel bir yeri olan “eğitim birliği”,  anlamına gelip eğitim (ve öğretimi) başka kurumlara vermeyip sadece kendi tekeline alan, eskitilen dilimizde “tevhid-i tedrisat” terkibindeki tevhid, bir de arsaların parselasyon çalışmalarda arsaların ifradı, tevhidi şeklinde kullanılan bir arazi terimi olan tevhid… Biz inşaAllah tevhidi yine anlaşılması gerektiği gibi Kur’an’daki şekliyle anlatacak ve tevhid bayrağını dikilmesi gereken yerlere  dikeceğiz. Bu veciz girişten sonra paneli başlatan Gelgör, sözü Ferid Aydın Hoca’ya verdi.

Ferid Hoca, “Tevhidî Söylemin Tarihî Seyri ve Günümüzdeki Sorunları” altbaşlığı doğrulsunda şu konulara değindi:

Tevhidi söylem, esas itibareyle evrensel bir problemin konusudur.  Her şeyden önce bu gerçeği tescil etmenin önemini vurgulamak istiyorum.

İkinci önemli nokta; insanlığın günümüzde bu gerçeği görmezden geliyor olmasıdır. Oysa, özellikle din-siyaset ilişkisinde bugün gözlenen bütün sorunların esasen «Tevhid inancı»nı ıskalamaktan kaynaklandığını ifade etmek gerekir.

«Tevhidî söylem»; en kısa ve en öz bir ifade ile nedir? Önce bu sorunun cevabını bulmalıyız.

Kanaatimce bu sorunun ideal cevabı şudur; «Allah’ın birliği ve vahyin bütünlüğü inancı çerçevesinde -samimi ve bilinçli olarak- dile getirilebilecek her şey tevhidi söylemdir». Bu eksene bağlı olarak sergilenecek her davranış biçimi de tevhidi söylemin hayata yansımaları ve sonuçlarıdır.

Şu var ki; Allah’ı tenzih adına, insanın seslendirdiği her ifadenin yanı sıra; dağdan taşa, kurttan kuşa tüm yaradılmışların fıtri sesleri de tevhidi söylemin kapsamına girer. Bu noktada bizi yeterince aydınlatan bir ayet-i kerimeyi sunmakla yetiniyorum;

وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (الإسراء/44).

Ayetin mealine zaten vakıfsınız.

İnsanoğlunun dışında kalan bütün canlı ve cansız varlıklar, sunmuş olduğum bu ayet-i kerimenin şahadetiyle, tevhidi söylemin şahitleridirler. Ancak bunların kullandığı dil, fıtrat dilidir.

Kâfir olsun mü’min olsun, insanoğlu da fıtrat dilini kullandığı her yerde ve her konuda, tevhide (bilinçli veya bilinçsiz olarak) şahitlik eder. Ancak bu, otomatik bir davranış olduğu için, onun muvehhid olduğunu –her zaman- kanıtlamaya yetmez. Bu bakımdan önemle vurgulamak gerekir ki (insan için) tevhidi söylem, bilinçli irade şartına bağlıdır. Dolayısıyla, «İman» olarak bildiğimiz yüce değerin oluşabilmesi için bilinçli irade şarttır.

Tevhidi söylem kavramı hakkında sunduğum bu kısa girişten sonra konunun, insanlık tarihi içindeki grafiksel seyri üzerinde biraz durmak istiyorum. Bu noktada söylenebilecek hemen her şeyi özetleyen bir ayet-i kerimeyi önce sunalım; وَمَا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ (يوسف/103)

«Ne kadar çok istesen ve uğraşsan da insanların çoğu iman etmeyeceklerdir».  Allah Teala’nın, elçisine verdiği bu çarpıcı bilgi, bizi derinden düşündürmelidir.  Sunduğum ayet-i kerime, esasen kuşatıcı ve kesin bir kanundur. Arka planındaki hikmetlerin tamamına akıl erdiremesek de bu ayet-i kerimenin bize şunu söylediğine inanmak zorundayız;

İNSANLARIN ÇOĞU KÂFİRDİR. Bu bir kainat gerçeğidir. Tarih bu gerçeği kesin şekilde kanıtlamıştır.  Geçmişten geleceğe, tüm zamanları kapsayan bu kanuna dayanarak; beşeriyet tarihi boyunca insanların çoğunun, kâfir olarak yaşayıp, kâfir olarak öldüğünü söyleyebiliriz. Hatta bunu tereddütsüz söylemeliyiz.

Binlerce yıl önce Mısır Firavunu, halkına; «Ben sizin a’lâ rabbinizim»,  yani sizin en yüce mabudunuz, en büyük ilahınızım diyordu.  Naziat Suresi’nin (24’üncü) ayetinde Kur’an-ı Kerim’in bize bildirdiği bu olay, iki önemli şeye dikkat çekmektedir;

Birincisi: Firavun’un, ilahi otoriteye karşı sarfettiği pervasızlıktır;

İkincisi ise bu şahsın, halkına ne kadar tepeden baktığı ve onları ne kadar aşağıladığı gerçeğidir.

Öyle ise bu kanıttan hareket ederek mantıksal bir çıkarsama ile diyebiliriz ki; Allah’ın birliği ve vahyin bütünlüğü inancına karşı her kim baş kaldırmış ise o insan, aynı zamanda ve kesinlikle (gücü yettiği kadar) en az şu cinayetleri işlemekten geri kalmamıştır;

1)   İnsanları, yukarıdakiler ve aşağıdakiler diye ikiye ayırmıştır,

2)   Yönettiği milleti veya topluluğu aşağılamış; onlara, adeta bir hayvan sürüsü gibi bakmış; onlara «kullarım» diye hitap etmekten çekinmemiştir.

3)   Suçlu suçsuz ayırımı yapmadan, istediği kişinin canına kıymıştır.

Vahyin tebliğcileri olan her peygamberin –vahiyden hareketle- seslendirdiği tevhidi söyleme karşı tarih boyunca Firavun’dan Nemruta, Roma İmparatorlarından Sasani şehinşahlarına ve günümüzüde İslâm dünyasına hükmeden tüm despotlara ve onların destekçilerine kadar bütün tağutlar  ve tağutçular aynı tutumu sergilemişlerdir.

Tevhid inancına ve onun kaynağı olan vahiylere karşı (tarih boyunca sergilenen) baskıcı tutumlar ve acımasız uygulamalar, bize konunun sırf vicdani bir mesele olmadığını, bilakis çok geniş boyutlarda siyasi ve sosyolojik sorunlar içerdiğini göstermektedir.

Bu sorunların en tehlikeli ve en karmaşık olan türü, üretilen ilahların kurumsallaştırılmasıdır. İslâm tarihi boyunca tevhidî inancı ve muvahhid azınlığı baskı altına alan şartlar daima bu kurumlardan kaynaklanmıştır. Tevhidin önündeki öbür engeller ise genelde büyük gaileye neden olmamışlardır.

Burada vurgulamak gerekir ki; İslâm tarihinin akışı içinde tevhide karşı ortaya çıkan engeller (genelde) kasıtlı bir şirkten kaynaklanmamıştır. Yüzyıl öncesine kadar olup biten tarihi gerçekler, bu kanaati doğrulamaktadır. Faat bunun nadir de olsa istisnaları vardır. Meselâ, Hint-Moğol İmparatoru Ekber Şah’ın icat ettiği «Din-i İlâhî», bunun çarpıcı bir örneğidir. Keza; İsmailîNusayrî,DürzîBâbîBâbekî ve Kadyanî dinleri de bu konuda birer örnek teşkil etmektedirler. Hiç şüphesiz bunlar, tevhid inancını –kasıtlı olarak- tahrip etmek amacıyla yapılandırılmış kurumlardır.

Tevhidi yıkmaya yönelik en kapsamlı faaliyete gelince, hiç şüphe etmiyorum ki 1939’da Ankara’da devlet eliyle tasarlanarak tedrici şekilde hayata geçirilen «MİLLİ TÜRK DİNİ»’dir. İslâm’ı bir«Arap dini» olarak damgalayan ve onu tamamen devreden çıkarmayı amaçlayan bu dinin teorisyenleri, onu devlet törenleri şeklinde uygulayarak müslüman halkın tepkisini tolere etmeyi başarabilmişlerdir. Bu nedenle halk, çok dinli bir toplum olarak yaşarken bu spekülâtif dinin varlığından (70 yıldır) habersiz kalmıştır. Nitekim Türkiye’de işbaşına gelen –solcu ve liberal kadrolar şöyle dursun- dindar ve muhafazakâr hükümetlerin tüm üyeleri de hepimizin gözleri önünde, hiçbir tereddüt göstermeden ve büyük bir coşku içinde bu dinin ibadetlerini yerine getirmiş ve getirmektedirler. Çoğunlukla paganlardan oluşan Müslüman halk da bu olayı soğukkanlılıkla seyretmektedir.

Bu münasebetle vurgulamak gerekir ki; Türkiye toplumunu oluşturan geniş muhafazakâr yığınların, yüzyıllardır İslâm’dan habersiz bulunuyor olması, (Milli Türk Dini’nin temsilcileri ve uygulayıcıları olan) Sabetaycı Kemalistlerin işini kolaylaştırmıştır. İslâm tarihi boyunca tevhidin önüne çıkmış olan engellerin en tehlikelisi işte bu «Milli Türk Dini»’dir.

İslâm tarihi boyunca tevhidin ve muvahhid insanın önüne çıkan engellere mahir bir araştırmacı gözüyle baktığımız zaman bu engellerin, adeta birbirini ürettiğini görürüz.

Bilindiği üzere, cahiliye döneminin politeist inançlarını (Arap yarımadasında) 1500 yıl önce silip süpüren İslâm, arı bir tevhid inancını toplum çapında yerleştirmeyi ilk dönemde başardı. Bu olay, insanlık tarihinde –büyük ihtimalle- bir ilktir. Tevhid, yaklaşık 40 yıl süre ile İslâm toplumunda herhangi bir engelle karşılaşmadı. Fakat ne zamanki gerçek hilâfet, tarih sahnesinden çekilerek onun boşluğu sembolik hilâfetle dolduruldu, işte o zaman tevhid inancını ve muvahhid insanı baskı altına alan şartlar da yavaş yavaş oluşmaya başladı.

Bu ilgiyle diyebiliriz ki; totaliter ve teokrotik rejimler, tevhidî söylemi ve tevhidî yaşamı sekteye uğratan engellerin kayağıdırlar. Onun için EmeviAbbasiEndülüs ve Osmanlılar döneminde tevhid inancına karşı, -her ne kadar devlet eliyle, doğrudan ve açık şekilde- bir girişimin izlerine raslayamıyorsak da, tevhidî yaşamı kopukluğa uğratan sebeplerin üremesi için bu dönemlerin seyri boyunca zaman zaman müsait zeminler oluşmuştur.

Örneğin; toplumu yönetime boyun eğer hale getireceğine inandığı her akıma göz yuman hükümdarlar bulunmuştur. Bunun en çarpıcı örneği, 1811’den itibaren Osmanlı toplumu içinde hızla yayılan bir mistik akıma karşı gösterilen hoşgörüdür. İşte bu yüzden birçok mistik akım ve örgüt türemiş, bunlar tevhidî söyleme karşı büyük engeller çıkarmışlardır. Günümüzde İslâm’ı sabote eden ve muvahhid azınlığı baskı altına alan sorunlar, büyük ölçüde bu odaklardan kaynaklanmaktadır.

Şuna inanmanızı isterim ki; İslâm’ın henüz kalmış zayıf izlerini de silmeye çalışan, onu sömüren ve onu amaçlarına alet eden çevreler, Tevhide ve tevhidî yaşama karşı kemalistlerden çok daha tehlikeli ve en az onlar kadar acımasızdırlar. Bu çevrelerin özellikle siyaset arenasında üstlenecekleri roller, Türkieye’deki mümin topluluğun geleceğini karartabilecek gelişmelere yol açabilir.

Nitekim, -siz de takip ediyor olmalısınız ki-; mistik bir akımın Türkiye’de son yıllarda örgütlenerek güçlenen bir kolu, sinsi bir strateji izleyerek TC.’nin bürokratik kadrolarına ve siyaset sebekesine sızmayı başardı. Bu örgüt, birkaç yıldır Kemalistlerle kapışarak tehlikeli bir kavga başlatmış bulunmaktadır.

Bu gelişmeyi izlerken biz hanif azınlık, çok dikkatli olmalıyız. Yoksa tarihteki kadızadelerin (Allah korusun) akıbetine uğrayabiliriz. Çünkü 1925’te Diyarbakır’da, 1936’da da Menemen’de uğradıkları katliamların rövanşını oynamaya çalışan bu örgütün neden olabileceği gelişmeler Türkiye’de tevhide ve Hanif azınlığa büyük zararlar verebilir. Bakınız uyarıyorum ve tarihe not düşüyorum. Bu uyarımın ciddiye alınmasını çok istiyorum!

Sebebine gelince; Sabetaistler rejimi, -öteden beri kasıtlı olarak ve tabir caizse her sakallıyı babası sanarak-, hanif azınlığı mistiklerle aynı safa, aynı kategoriye dahil etmektedir. İnanç, düşünce ve yaşam tarzı bakımından birbirinden son derece farklı olan ve aynı şemsiye altında buluşmalarına asla imkan bulunmayan bu iki farklı topluluğu, Sabetaycı Kemalistler –hesaplarına geldiği zaman-birbirinin aynısı ve bir tek kitle olarak görmek istemişlerdir. İşlerine geldiği zaman mistiklerle mü’minleri aynı kefeye koyan Kemalistler, tevhidî uyanış sürecinin ilk yıllarnda mistiklerle işbirliği yaparak mü’minlere karşı düşmanca tavır almışlardır. Yakın gelecekte bu iki cepheden hangisi pes ederse etsin, galip gelen taraf –hiç şüphe etmiyorum ki- silahını bu kez mü’minlere doğrultacaktır.

Eğer mistikler galip gelirse –mutlak surette- mü’minleri Arapçılıkla, Vahhabilikle, Haricilikle, «Türk evliyalarına saygısızlıkla» ve benzeri suçlarla itham etmeyi deneyecek ve bu bahanelerle hanif azınlığa korkunç darbeler indirmeye çalışacaklardır. Yok eğer pes eder ve Kemalistler yeniden ortama hakim olurlarsa onlar da mü’minleri terörist, el-Kaide sempatizanı, kökten dinci, ilke ve inkılap düşmanları gibi suçlarla izlemeye alacak, hanif azınlığa karşı komplolar düzenleyerek suç üretmeyi ve cinayet işlemeyi göze alabileceklerdir.

Tevhidî söylemin Türkiye’deki en önemli tarihi seyri 1960’lardan sonra başlar. Çünkü Türkiye halkı tevhidî söylem ile ancak bu tarihten sonra tanışabilmiştir. Doğrusunu sorarsanız, Türkiye halkı eskiden beri müslümandır. Bu gerçeği halk da inkâr etmemektedir. Hatta her müslüman «Ben müslümanım» demekle adeta gurur duymaktadır. Oysa Müslümanlık, -bilim diliyle- senkretik bir dindir; kaynağını vahiyden almaz. Bilakis çeşitli kültürlerin sentezinden ibarettir. İlim otoriteleri son yıllarda artık bu gerçeği yüksek sesle dile getirme cesaretini gösterebilmektedirler.

Gerek ortodoks müslümanlık, gerekse heterodoks müslümanlık tarih boyunca tevhidi söylemi kuşatmış ve alanını oldukça sınırlamış ve daralmıştır. Çünkü özellikle heterodoks müslümanlığın İslâm’la hemen hiçbir ilişkisi yoktur. Doğrusu, ortodoks müslümanlığın İslâmla olan alakası da (bilhassa akaid planında) oldukça zıyıftır.

Bu gerçeği kanıtlayan en büyük ve en çarpıcı olay ise son yıllarda yaşanan ve yankıları halâ devam eden türbanizm sorunudur. Bu olayın içyüzünü eğer deşifre etme imkanını bulabilirsek işte o zaman ortodoksinin İslâm’la ne kadar ilişkili olduğunu öğrenmiş oluruz. Dolayısıyla müslümanlığın tevhidi yaşam için bir engel teşkil edip etmediğini de bu suretle kavramış oluruz. Unutmamak gerekir ki İslâm tevhid dinidir. Tevhid ise İslâm’ın özü ve özetidir. Tevhid, aynı zamanda mü’min kişinin hayatı ve namusudur.

Bilindiği üzere, Kur’an-ı kerim’de şirkten ve müşrikten başka hiçbir suç ve suçlu, «pislik» olarak nitelenmemiştir. Ne zina, ne hırsızlık, ne kadının başını namahrem karşısında açması, hatta ne de can almak… Buna rağmen milyonlarca müslüman aile, ilk ve orta öğretim sıralarındaki çocuklarına zorla uygulanan Milli Türk Tanrısına ibadet karşısında yıllarca susmuştur. Ne zamanki üniversitelere (türbanlı oldukları için) kızları alınmamış, yani açıkçası; ekmek kapısı yüzlerine kapatılınca feryad etmeye başlamışlardır! Bu, aslında çok dikkat çekeci bir tutumdur.

Büyük ihtimalle müslümanlıktan kaynaklanan bu psikoloji, mü’min ile müslümanı birbirinden kesin şekilde ayırt edici ölçülerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu gerçek ise yönümüzü –zorunlu olarak- tarihe çevirmektedir.

Çünkü yüzyıllar önce İran’ın etkisiyle müslümanlaşan atalarımızın bıraktığı teomorfist ve antropomorfist kültürel miras, doğurduğu birçok imani sorunla bugün hayatımızı derinden etkilemektedir. Biz atalarımızın, kültürümüz de onların bıraktığı mirasın devamıdır. Dolayısıyla seleflerimizden bize intikal etmiş olan alışkanlıkların ve geleneklerin içinde ister istemez yüzüyoruz. Bunu inkâr edemeyiz. Şu varki; bugün Allah’ın inayetiyle müthiş bir uyanış yaşıyor ve inanç kurumumuzu yeniden gözden geçirme ihtiyacını duyuyoruz.

Büyük bir cesaretle, bu konuyu işlemeyi göze alarak, ümmetin en hassas değerlerini masaya yatırmak üzere bugünkü forumumuzu teşrif eden ilim ehli kardeşlerimi huzurunuzda bu münasebetle tebrik ediyorum.

Şahsi kanaatim odur ki; tarihin akışı içinde yol alırken orijinal nitelikleri aşındırılarak Hanefi Mezhebi –nasıl ki amelde şovenist Hanefizm’e dönüştürülmüş ise-, Matüridiliğe de –en azından- Türkî bir iman kurumu süsü verilerek tevhidin karşısına bir engel olarak çıkarılmıştır.

Bugün Türkiye’de İslâm’a maydan okuyan müslümanlığın tarihsel serüveni işte bu dehlizlerden geçmiştir.

Şu var ki; «Ben müslimim» demek yerine, geleneksel bir alışkanlıkla «Ben müslümanım» diyen ve bundan (yorumsuz olarak); Allah’ın kitabına ve Rasulullah’ın Sünnetine bağlı olduğunu amaçlayan kimseyi asla ve asla itham etmeden, diyorum ki:

İslâm’la izah edilemeyen «Müslümanlık», tarihin bin yıldır yuvarlayarak getirip bugün önümüze koyduğu çok önemli bir sorundur. Tevhidin ve muvahhidin önüne dikilmiş bir engeldir.

Bu engele, soğukkanlılıkla, insafla, kitaba ve sünnete dayanak yaklaşmalıyız.

Bununla birlikte, Arap dünyasında eskiden beri zemin bulmuş olan ve harici yorumu üzerinde yapılandırılan şekilci İslâm ile Zerdüşizmin derin izlerini taşıyan Fars Şii müslümanlığı da Tevhidin önünde birer büyük engel niteliğini taşımaktadırlar.

Gerçek anlamda İslâm Ümmeti’ni oluşturan dünyadaki mü’min azınlığa da -müsaadenizle- kısaca birkaç kelime ile dokunmak istiyorum.

Bugün şuracıkta bizler, küçük bir hanif topluluk olarak nasıl ki dertleşmek üzere bir araya gelmiş isek, inanıyorum ki İslâm diyarının hemen her yerinde bulunan tevhid ehli, öbek öbek toplanıp gerek tevhidi söylem, gerekse ümmeti ilgilendiren çeşitli sorunların çözümü için istişare ve arayışlarını sürdürmektedirler.

Çünkü Ümmetin yeniden inşa ve ihyası için bu gereklidir, şarttır ve hepimizin kaçınılmaz görevidir. Kanaatimce bugün, birinci derecede cihad budur.  Ne varki, dünyadaki tevhid ehli arasında -maalesef- henüz herhangi bir irtıbat ve birlik mevcut değildir. Bu noktaya önemle işaret etmek istiyorum; Fakat zamanım el vermediği için konunun, geniş manada üzerinde duramam.

Son yıllarda, Türkiye’de, barışçıl bir sivil hareket olarak kendini sunmaya çalışan bir örgüt türedi ve olağanüstü bir açılım ve güç kazandı. Tevhid ehlinin bu örgüte karşı çok duyarlı, dikkatli ve tedbirli olması gerekir.

Çünkü demokratik neo-müslümanlığın temsilcileri olarak bunların yakın gelecekte tevhide ve tevhid ehline karşı girişecekleri komplolar, Kemalistlerin İslâm’a karşı kullandığı şiddet ve baskıdan çok daha etkili ve yıkıcı olacaktır. Sebebine gelince kemalistler, düşmanlıklarını açıktan yaptılar. Bunların tavırları ise çok sinsicedir. Çünkü bunlar, İslâm’ı kullanarak İslâm’a zarar vermektedirler. Dolayısıyla bunları suçlamak, çoğu zaman zor, hatta imkansız olacaktır. Tevhid ehli, bunlara karşı vereceği mücadelede büyük sıkıntılar yaşayacaklardır.

Bugünlerde, sahneye sivil bir hareket olarak çıkan, barış ve kardeşlik sloganlarıyla beyin yıkımaya çalışan bu örgüt, ağını kurarken daha şimdiden bir tanrı adayını hazırlamaya çalışıyor. Eğer yakın gelecekte «Milli Türk Tanrısı» önemini kaybedecek olursa hiç şüpheniz olmasın ki bu aday onun boşluğunu dolduracak, böylece tarih tekerrür edecek ve «Türk Milleti» yeniden fakat bu kez Allah’a ve demokrasiye inanan bir ilâha kavuşacaktır.

Bu ilgiyle Türk vahhabilerine bir tavsiyem var; Hiç isim anmak istemem ama burada bir isim zikretmek zorunda kalacağım; hepinizden özür diliyorum. Selman Awde adında Suudi’li bir Vahhabi hocası (demin bahsini ettiğim) bu ilâh adayını övüyor. Türk vahhabisi kardeşlerimizin bu adamı uyarmalarını öneriyorum. Ayrıca bu kardeşlerimizin, kültürlerini biraz geliştirmelerini tavsiye ediyorum. Böylece Tevhidi savunmak için daha güçlenmiş olurlar.

İkinci olarak Abdullah Yıldız, Tevhidî Söylem Üzerine bazı tespitler ve özeleştiriler yaptı:

İlk olarak, “Devlet/rejim ve halkın anlayışı yönüyle tevhidden bahsetti.

“Tevhidi söylem” ifadesi üzerine kısa bir değini yaparak şunları söyledi:

-Ben, hüküm cümleleri yerine daha çok soru cümleleri ile konuşmak istiyorum-

Öncelikle: kavramsallaştırmanın (Tevhidi Söylem) bugün yeniden tahlil edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kesinlikle isabetli veya kesinlikle isabetsiz demek istemiyorum, ama mefhumun muhalifinden hareketle “Tevhidî olmayan söylemi” zımnında barındırdığı için, diğer İslamî söylemleri “ötekileştirmeye” imkân veren bir tamlama olduğu söylenemez mi?

Dahası, bu söylemin -özü ve esası itibariyle- İslam dışı inanç-düşünce ve yaşam biçimlerine karşı köklü bir itiraz ve eleştiri olarak öne çıkması gerekirken, kimi İslamî anlayışları eleştirmeye, zemmetmeye ve en genel anlamıyla İslâmî camiayı iç tartışmaya sürükleyen bir tavra dönüştüğü, hatta oldukça keskin biçimde kullanılarak yer yer “Tekfirî/Tekfirci söylem”e evrildiği tespiti yabana atılabilir mi?

Oysa: “Allah’ı birlemek” demek olan “Tevhid” inancı, “Allah’ı birleyenlerin birliği” demek olan “Vahdet”i zaruri olarak beraberinde getirir, getirmelidir.

Dolayısıyla “Tevhidi söylem”in bugün yeniden, “dışlayıcı” değil, “kucaklayıcı”; “yıkıcı” değil, “inşa edici” biçimde tashihi gerekmiyor mu?” diye cevabını vermediği sorular sordu. Böylece tevhidî söylem sahiplerinin kendilerini sorgulaması ve özeleştiri yapıp hatalarını tashih etmeleri gerektiğine işaret etti. 

 

Konunun ikinci kısmı olarak; “Tevhidi Söylemin Devlet/Siyaset Odaklı Karakteri” üzerinde duran Abdullah Yıldız, “Tevhidî söylemin siyasal karakteri ağır basan bir söylem olduğu” görülen ve yaşanan bir gerçek olduğunu belirtti ve şöyle devam etti: “Doğrusu, İslâm’ın bir Devlet Nizamı, bir İktisat Nizamı, en genel manada bir Hayat Nizamı öngördüğü hakikatini dün de, bugün de, yarın da savunmanın, Müslümanların ayaklarının sağlam yere basması açısından oldukça önemli ve vazgeçilmez bir mecburiyet olduğunu düşünüyorum. Eğer böyle bir iddianız yoksa, İslâm’dan söz etmenizin bir anlamı kalmaz.

Ancak, bu iddia, İslâm’ın devlet nizamı kadar aynı zamanda bir ahlâk ve edep nizamı öngördüğü gerçeğini göz ardı etmemizi gerektirmez. Ne ki, Tevhidi söylemi dillendirenlerin, İslâm’ın ahlâk ilkeleri ve Müslüman şahsiyetin inşasını aynı oranda önemsemedikleri hatta büyük oranda ıskaladıkları da bir vakıa değil midir?

Daha paradoksal olansa; radikal siyasi tavrın ibadetiduayı ve zikri gölgelemesi ya da ikinci plâna itmesidir. Eylemlerde ve çeşitli etkinliklerde boy gösteren nice gençlerin ibadet boyutuna özellikle namazlarına yeterli özeni göstermedikleri tespiti yabana atılabilir mi?.

(Yeri gelmişken; 21 yıl önce Namaz / Bir Tevhid Eylemi isimli kitabı yazma sâikimin, bu yaman çelişkiyi gidermeye mütevazı bir katkı sağlamak olduğunu hatırlatmalıyım. Keza Dua / Söylemden Eyleme kitabı da öyledir.)

(Yine yeri gelmişken; İhvan, Cemaat-i İslâm vb. hareketler aracılığıyla 20. Yüzyılın 2. Yarısında tüm İslâm âlemine yayılan ve bu arada Türkiye’yi de etkileyen siyasal temelli Tevhidî söylemin geçtiğimiz yıl başlayan ve etkileri hâlâ sürmekte olan “Arap Baharı” ya da daha doğru bir niteleme ile “İslâm Baharı”nın lokomotifi olduğunu hatırlatmalıyım. Tunus’ta Nahda’yı iktidara taşıyan ve Mısır’da İhvan’ı iktidarın eşiğine getiren de elbette bu siyasal öncelikli söylemdir. Ancak, yine hakikat şudur ki; İhvan, merhum Hasan el-Benna’dan başlayarak ibadeti, dua ve zikri oldukça önemsemiş ve bunu eğitim programının merkezine yerleştirmiştir. Üstad el-Benna’nın el-Me’sûrât isimli dua-zikir el kitabı ile meşhur On Vasiyet’i, bu bağlamda hatırlanabilir.)” 

“Tevhidî söylemin ideolojik boyutları” hakkında bilgi veren Yıldız, şunları söyledi: Tevhidî söylemin, çağdaş ideolojik söylemlerin esintilerinden etkilendiği de bir diğer vakıadır. Cihad, Kıyam, Direniş, Tağût vb. kavramların öncelenmesi ve bu kavramlara yüklenen anlamlardaki keskinlik ve tek boyutluluk ilk göze çarpan hususlardı. Müslümanların İslam’ın varlığına yönelik her türlü saldırıyı göğüsleyip geri püskürtmelerinde en temel itici güç olan “Cihad” müessesesi ve “Şehadet” bilincinin törpülenmesine ya da içinin boşaltılmasına asla izin veremeyiz ve vermemeliyiz.Müslümanların zulme ve haksızlığa karşı duruşlarını ve direnişlerini diri tutan en temel esaslardır bunlar. Ancak, cihadın “kıtal” dışında birçok manalar içerdiği ve aynı zamanda nefse ve şeytana karşı bir mücadele anlamına da geldiği göz ardı edilemez. Keza; şehadet’in, Hakka-hakikate şahitlik-tanıklık anlamını içerdiği gibi…

Acı hakikat şu ki; bundan 15 yıl öncesine -28 Şubat sürecine- kadar neredeyse her gün dilimizden düşmeyen Tağut kavramını, bugün senede bir de olsa dillendirmez hale geldik. Bu halimizin birincisi ifratsa ikincisi tefrit değil midir?

Bugün, bütün bu konularda “Vasat Ümmet” olmanın gereği olarak “Vasat” ya da “Mutedil” bir söylem ve eylem ortaya koyabilmeli değil miyiz?”

“ Tevhidin Hakikatinin Halka Anlatılması” konusunda da düşüncelerini paylaşan Yıldız, özetle şöyle dedi:

“Halkın Tevhid algısını doğru okuyup okumadığımızı ve bu algıyı tashih yöntemimizin de isabetli olup olmadığını bugün yeniden ve iyice analiz etmeliyiz.

“Tevhidi Söylem” adına geniş halk kitlelerinden, cami cemaatinden soyutlandığımız bir vakıa değil mi? Hatta halka yabancılaştığımız ve marjinalleştiğimiz de söylenemez mi?

Oysa halkın büyük çoğunluğunu “müşrik” hatta “kâfir” olarak görmek/nitelemek yerine “yaygın cehaleti” gidermeye yönelik bir tebliğ faaliyetine odaklanmak gerekmez miydi? Halkı suçlamak ve ondan dışlanmak ne kadar yanlışsa, bugün daha farklı siyasi -daha doğrusu politik- mülahazalarla halkın yanlış inanç, düşünce anlayışlarına prim vermek aynı oranda hatalı bir tavır değil mi?

Son olarak “İmkânlar, Sorunlar ve Sonuç” başlığı altında aşırılıkları eleştirerek itidal yolunu şöyle gösterdi:

Çağdaş İslâm düşüncesine yepyeni bir boyut ve dinamizm kazandıran “Tevhidî Söylem”in elbette diğer bazı sorunlarından daha söz edilebilir. Ama bunları söylemek, konuşmak, müzakere etmek; asla kendimizi inkâr anlamına gelmez.

Aksine bu değerlendirmeler; bugünün dünyasında “Tevhid’in hakikatini” daha doğru olarak anlamamıza ve anlatmamıza imkân verir. “

Son söz olarak: “Umarım bu istişareler bizi; ifrat ve tefritlerden uzak bir mutedil (adletli ve dengeli) İslâmi söyleme taşır.” diye temennilerde bulunarak sözlerini tamamladı.

 

Üçüncü olarak Fahreddin Yıldız, “Geçmişten Günümüze Tevhidî Söylemler ve Ayırt Edici Özellikleri” başlığı altında şu konulara açıklık getirdi:

“Bazı Temel Kavramlar ve Anlamları,

Tevhidin Tanımı ve Dindeki Yeri,

Tevhidin Muhtevâsı ve Farklı Tevhid Söylemleri,

Hz. Peygamber’in Tevhidî Söyleminin Ayırt Edici Özellikleri,

Tevhid Ehlinin Bazı Nitelikleri,

Bazı Tespit ve Teklifler,  Yapılması Gerekenler.”

                Geçmişten Günümüze Tevhidî Söylemler ve Ayırt Edici Özellikler” bağlamında Fahreddin Hoca, tevhidle ilgili bazı âyetlerin anlamını verdi. Bazı Temel Kavramlar ve Anlamları

şunları söyledi:

               

İslâm: Vahiy kaynaklı hak dinin;

Tevhid: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla her topluma gönderilen doğru, diri ve makbul imanın;

Şeriat: Hak dinin doğru uygulanış şeklinin; Allah’ın düzenleyip peygamberlerinin uyguladıkları ilahi hukuk düzeninin;

Ümmet de hak dine inanan veya onun idaresi altında yaşamayı kabul eden kimselerin oluşturduğu toplumun adıdır. Hak din İslam, insana vahiyle sunulur, akılla anlaşılır, iradeyle de kabul edilip uygulanır.  

                Tevhidin Tanımı

                İslam, vahiy kaynaklı hak dinin adı;  İslam’ın özü ve temel tezi de tevhittir. Arapça bir kelime olan “tevhid” sözlükte, “birlemek, bir şeyin tek ve bir olduğunu kabul etmek” anlamına gelmektedir.( İbn Manzur, Lisanu’l Arab, “ v h d” md.

                Dini bir terim olarak da “ Allah’ın zat, sıfat ve fillerinde bir ve tek olduğunu kabul edip Ona gönülden bağlanmak” diye tanımlanmaktadır. (İbn Manzur, age; M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l elfâzi ve’l a’lâmi’l Kur’aniyye, “v h d” md.)  

                Tevhid, yüce Allah’ın birliğini belirtmek için kullanıldığında sayısal “bir” den ziyade “Onun eşsiz ve yeganelik” anlamında “bir” olduğunu ifade etmektedir.

                Tevhidin, bir insanın iç ve dış dünyasında yer alıp meşru bir zemine oturması için iki şey gerekmektedir. Bunlardan birincisi, “Allah’ın varlığını ve birliğini zihnen kabul etmek” tir. İkincisi de “kalben Ona bağlanmaktır. Bunlardan ilki, “sağlıklı bir muhakeme/ akıl yürütme” ile, diğeri de “ Allah’a tam teslim olup boyun eğmekle” gerçekleşir.

                 

                Tevhid-i rububiyyet, Allah’ın mutlak rablığını ve yaratıcılığını, yani objektif gerçekliği; tevhid-i uluhiyyet de “Allah’ı değer koyucu tek otorite kabul edip Ona boyun eğmeyi ya da “sübjektif gerçekliği” ifade eder. (Yani rububiyyet, Allah’la bütün mahlukat arasındaki kati bağı, alakayı; uluhiyet de akıl sahibi varlıkların/insanların Allah’ın birliğini kabul edip buyruklarına kesin olarak uymayı ifade eder. Hayat, ölüm, yaratma, kıyamet ve öldükten sonra dirilme gibi varlık ve oluşla ilgili hakikatler “kader” tevhid-i rububiyyete; helal, haram, emir ve yasak gibi hükümler de tevhid-i uluhiyete misaldir)  ) Bu yüzden Kur’an’ın insandan istediği, tevhid-i rububiyyetten tevhid-i uluhiyyete ulaşmasıdır. Zira Allah’ı her şeyin yaratıcısı olarak kabul edip de Onun otoritesini temsil eden vahyi, nübüvveti ve risaleti inkar eden kimse, bu haliyle iman etmiş olamaz. Olsa olsa müşrik veya bu günkü felsefi söylemle “deist” olur.

                Tevhid-i rububiyyetin Kur’an’daki en özgün ve açık ifadesi, Fatiha suresinin 2.nci ayetidir. Zira burada Allah, “bütün alemlerin ilahı değil, rabbi olarak anılmakta ve bütün övgüler ona sunulmaktadır. Çünkü hamd, sadece Allah’ın varlığına ve birliğine, sınırsız kudretine inanmaktan ibaret değildir. Ayrıca Onun sayısız nimetlerine ve evrensel değerlerine duyulan fıtri bir yüceltme ve övme işlemidir. Yani objektif hakikati fıtraten ve zımnen kabul etmektir. Bu yüzden hamd, insanı tek yönlü sübjektif yargıların esiri olmaktan, dini de hissi ve kişisel yorumlara mahkum etmekten kurtarır.

                Tevhid-i uluhiyet ise, en güzel ifadesini “kelime- tevhit” ve “kelime-i şahadet”te bulur. Zira kelime-i tevhitle, “Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığı” ilan edilir. Kelime-i şahadetle de insanın bu gerçeği kendi irade ve tercihiyle kabul etmesi dile getirilir. Demek ki insanlar kabul etseler de etmeseler de Allah herkesin ve her şeyin rabbidir. Bu tevhid-i rububiyyettir ve objektif bir gerçektir. Ama insanlar her şeyin Rabbi olan Allah’ı kendi irade ve istekleriyle ilah kabul etmedikleri sürece Allah onların ilahı değildir. Mesela Allah, Hz. Peygamber’in de Ebu Leheb’in de Rabbiydi. Ama O, Hz. Peygamber’in hem Rabbi hem ilahıyken Ebu leheb’in Rabbi olsa da ilahı değildi. Çünkü Ebu Leheb, Allah’ı ilah kabul etmemiş ve başka ilahlar edinmişti. (bkz. Muhammed Şahrûr, el-Kitab ve’l Kur’an, s.142-147) Kur’an da “ nebiye değil de resule itaat edin diye buyrulmuş olması çok manidardır.

              

Fahreddin Yıldız, Farklı Tevhit Söylemleri hususunda şu bilgileri verdi:

                Tevhidin, hak dinin ilk ve temel ilkesi olduğu konusunda Müslümanlar arasında tam bir ittifak bulunmasına rağmen, maalesef İslam tarihinde hakkında ihtilaf çıkan ilk konulardan biri “iman” olmuştur. Zira kimi ekollere (mesela haricilere) göre iman, bedensel amellerin bir parçasıdır.

                İmanda yaşanan ihtilaf ve buna bağlı olarak geliştirilen farklı tevhit söylemleri, zamanla ibadetlerde de çok ciddi bir anlam kaymasına yol açmıştır. Bunlardan biri, ibadetin sadece “Namaz, Oruç, Hac ve Zekat” gibi belirli bir şekle, vakte ve miktara bağlı olup “ibâdât-ı mersûme” denilen ritüellere indirgenmesi, ibadetlerin bunlardan ibaret sanılması; ikincisi, alışkanlık ve adet haline dönüştürülmesi; üçüncüsü de ibadetlerin büyük ölçüde ruhunu, hikmetini ve ahlaki içeriğini yitirmesidir. Dinin bütünlüğü içersinde Namaz ve oruç gibi ibadetlerin elbette önemli bir yeri vardır. Fakat ülkemizde oldukça kabarık bir kitle dini namaza, oruca, hacca, camiye ve cenazeye indirgemiş durumdadır. Bunun için dinin özünü oluşturan ferdi, sosyal ve siyasal ahlak oldukça zayıflamış; “Paranın dini olmaz”, “ticarete ve siyasette ahlak aranmaz.”, “aldatmak zeka hakkı olduğu için günah sayılmaz” gibi tevhitle asla bağdaşmayan söylemler, adeta slogan haline gelmiştir. Oysa Kur’an, tevhit ilkesine bağlı, adalet ve ahlakın egemen olduğu bir toplum oluşturmayı hedeflemiştir. Ne var ki İslam dünyasının hemen her yerinde görülen “adalet boşluğu ve ahlaki zaaf” giderilmeden bu hedefin gerçekleşmesi mümkün değildir. Peki bu adalet boşluğu ve ahlaki zaaflar nasıl giderilebilir?  Bize göre bu soruya en doğru ve doyurucu cevap, genellikle bütün peygamberlerin, özellikle de Hz. Peygamber’in tevhidi söylemindeki ayırt edici özellikler tespit edilerek verilebilir. 

                Hz. Peygamber’in Tevhidî Söyleminin Ayırt Edici Özellikleri

                Hz. Peygamberin tevhidi söyleminin ilk ayırt edici özelliği “aklî oluşu”dur. Bu özellik, tevhidi söylemin özünü oluşturur. 

                İkinci özelliği, “adaleti ve güzel ahlakı temine yönelik olması”dır.

                Üçüncüsü, “hakikat/gerçekçi olması”dır.

                İşte Hz. Peygamber’in tevhit söylemi bu ve benzeri bütün ayırt edici özellikleri içermiş, ancak bu söylem bunlardan birine hapsolup indirgemecilik tuzağına asla düşmemiştir. Çünkü bu ilahi mesaj, Allah’ın bütün insanlara yönelik bir hitabıydı ve göklerden yeryüzüne inen bir emanetti. Amacı da insana gerçek ve ideali göstererek fani ve gündelik olguların ötesine yolculuk etme imkanı sağlamaktı. Şayet bu söylem, anılan niteliklere sahip olmasaydı yok olup giderdi. Felsefe, bilim, siyaset ve hukuk gibi olgular da dini bir kılıf altında onun yerine geçerlerdi. Eğer tevhidi söylem ilahi bir mesaj olarak bu gün de varlığını sürdürmek istiyorsa Hz. Peygamber’in vahiyle başlayan tevhidi söylemine bağlı kalarak insanları Allah’a çağırmalı, bu söylem asla günlük çıkarların ve kısır çekişmelerin seviyesine düşürülmemelidir. Çünkü Hz. Muhammed, tevhidi söylemi asli şekliyle ömrünün sonuna kadar sürdürdü ve bu süreçte kendi insani kişiliğinin en önemli yüzü olarak da sadece peygamberliği gördü. Söz ve davranışlarında hiçbir zaman kendini sırf bir filozof, siyasetçi veya yönetici konumuna düşürmedi. Bu alanlarla ilgili rehberlikleri olsa da o sonuna kadar hep bir peygamber olarak kaldı. Bu durumda Müslümanların da tıpkı Peygamber(as) gibi tevhidi söylemi, her türlü kişisel görüş ve çıkarların üstünde tutup ona sadık kalmaları gerekir. Eğer dini tebliğ edenler, kendi görüş ve anlayışlarını dinin nihai mesajı olarak ilan edip kimsenin bunları eleştirmesine izin vermezler ve her zaman hata ile malul olabilecek görüş ve tavsiyelerini ilahi bir buyruk ve yasakmış gibi ilan ederlerse asla doğru bir tevhidi söylemde bulunmuş olamazlar ve aralarındaki birliği/ vahdeti de temin edemezler.

                Sonuç olarak, tarihi süreç içinde İslam toplumu genişleyip kadim felsefi ve dini eğilimlerle karşılaşınca; öte yandan toplumsal hayat da yeni sorunlar ortaya çıkarınca İslami maslahat aklı, teorik ve pratik akıl olmak üzere ikiye bölündü. Kelam, teorik olarak iman sorunlarını; fıkıh da pratik/ameli sorunları ele aldı. Kurumlaşmanın tamamlanmasının ardından geç dönemlerde iman akideye, şeriat da geleneğe dönüştü. Bunlar da tamamlanmış ve donmuş olarak kurumsal İslam’ı temsil eder oldu. Mezhepler de dinin yerini aldı. Böyle olunca nehrin kaynağı olan Kur’an büyük ölçüde unutuldu. Nehrin kolları/ dere, çay, mezhepler din sanıldı. Amentü (akaid), yüzyılların ezberi ve ölü bir gövde olarak doğru ve diri imanın; adetleşen ibadetler de Salih amelin yerine geçti. Böylece 7. yüzyılda taze bir fidan olarak hayata tutturulan İslam ağacı, yaklaşık ı4 asırlık bir ömrün ardından Osmanlının da çöküşüyle birlikte hayatın öznesi olmaktan çıkıp nesneleşti. Ama asıl kaynak/ Kur’an, kurumamış ve bozulmamış olarak önümüzde durduğu için çoraklaşan dünyamızı bu kaynakla yeniden canlandırma imkanımız bugün için en azından potansiyel olarak vardır. Yeter ki buna inanan insanlar çıkıp üzerlerine düşeni yapsınlar.

               

                Tevhid Ehlinin Bazı Nitelikleri

                a)- Allah’a Tam İman ve Güven:

                b)- Sabır ve metanet:

                d)- Çağında Tevhit inancına Sahip Çıkıp Bu İnancı Sonraki Nesillere Ebedi Bir Armağan Olarak Bırakacak Bir İradenin Sahibi ve Sembolü Olmak muvahhidlerin ayrılmaz vasıfları olmalıdır. 

                 

                Bazı Tespit ve Tekliflerde bulunan Fahreddin Hoca, konuşmasının son bölümünde şunları söyledi:

                Şüphesiz aklı başında hiçbir Müslüman, vahyin yerine beşeri öğretilerden birini tercih edip bunun mutlak doğru olduğunu söylemez. İslam açısından işin gerçeği böyle olsa da bu gün toplumun yaşadığı realite böyle değildir. Zira toplumun büyük bir çoğunluğu, Allah’ın hükümleri kendilerine uzun süre öcü gibi gösterildiğinden İslami sistemi istemiyor görünmekte; Müslüman olmaktan onur duyduklarını söyleyenlerin önemli bir kısmı da İslam’ın doğru uygulanışını ifade eden şeriattan öcü gibi kokmaktadır.

                Bize göre, realiteyi görmezden gelerek hareket etmek, yanlış olur. Doğru olan, bir yandan hak nizamı kurmak için durmadan çalışmak, bir yandan da hedeften sapmadan ve gemiyi batırmadan su yüzünde kalmayı başarmaktır. Aksi halde izlenecek ortak bir yol belirlemeden iki yoldan birini tercih edenleri ötekileştirmek; tevhit yolundan sapmakla veya beşeri sistemlere destek olmakla suçlamak olsa olsa asıl düşmanı bırakıp kendi parçalarıyla savaşmak gibi bir vahameti doğurur. Böyle olunca da asla tevhit inancı kökleşmez ve vahdet gerçekleşmez. Nitekim bugün, genellikle hayatın teorik yönüyle ilgileniliyor, pratik ihtiyaçların karşılanılmasında yetersiz kalınıyor. Ütopik teoriler de insanlar tarafından pek ciddiye alınmıyor. Sözde evrensel değerlere inanılıyor, fakat pratikte grupçu ve ulusçu tavırlar sergileniyor. Dünyanın oldukça küçüldüğü çağımızda işler hala mahalli ve dar çerçevede yürütülüyor. Öncelikler yanlış sıralanıyor, istikamet kayboluyor. Hakikat asli ve doğru şekliyle değil de grup anlayışlarına göre algılanıyor. Bu, dışımızdakilerle açık ve sıcak ilişkiler kurmamızı zorlaştırıyor. Başkalarıyla aynı düşünmediğimiz zaman Peygamber(as) örneğini takip edemiyoruz. İhtilaf adabına uymadığımız için farklılıklar zenginlik kaynağı olacağı yerde zıtlıklara ve düşmanlıklara dönüşüyor. Bu da kalplerdeki birliği bozuyor. İnsanlar temel değerlerde “davranış, istikamet ve birlik ruhu”ndan yoksun bulunuyorlar. Özellikle dindar kesim, kendi aralarında çok sıkı çalışmalarına rağmen zıt yönlere çektikleri için sarf ettikleri gayretlerin toplam etkisi, istenen sonucu ve kaliteyi veremiyor. Çünkü tevhidi söylemi eyleme taşıyıp İslam’ı yaşanılır kılmak için temel kaynaklarda birleşmek kadar birlikte ve aynı istikamette hareket etmek de gerekiyor (krş. 3/103),

 

                Yapılması Gerekenler

 Kur’an, bir eğitim ve öğretim kitabı olarak görülmeli, Hz. Peygamber’in üstün ve güzel ahlakı örnek alınarak da uygulanmalıdır. Çünkü Kur’an vahyi, İslâmi hayat pratiğinin programını noksansız sunmaktadır. Bize düşen görev, bunu iyi niyet ve basiretli bir gayretle uygulamaya koymaktır.

                Bunu gerçekleştirmek için de iman-amel birlikteliği öne çıkarılmalı; amel imandan bütünüyle bağımsızmış gibi görülmemeli, onlar ayrı şeyler olsalar da aralarında çok sıkı bir bağın bulunduğu göz ardı edilmemelidir.

                İmanın sadece kuru bir temenni ve içe dönük durağan bir tasdikten ibaret olmadığı, aynı zamanda pratik hayatta dışa yansıyıp amelle doğrulanan üstün bir değer ve dinamik bir aksiyon olduğu; Salih amelin de sadece ritüel ibadetleri değil, bunlara ilaveten sosyal, siyasal ve ahlaki sorunları da kapsadığı ve imanın dinamik boyutunu oluşturduğu çok iyi kavranmalıdır.  

                İşlenen kötülük ve günahlar helal sayılmadıkça imana zarar gelmeyeceği anlayışı bir an önce terk edilmeli; yıkıcı değil yapıcı olunmalı; gerçek hayatta işe yarar fikir ve planlar ortaya konulmalıdır. Çünkü bugün faydalanılabilir fikirlerin fakirliği ve uygulanabilir palanların yokluğu sıkıntısı çekilmektedir.

                Kolaycı ve boş sözler terk edilip ihtiyacı karşılayacak gerçekçi çözümler üretilmelidir. Bu gün kurumsal yapılanmasını tamamlamış bağlayıcı bir şura sistemine ihtiyaç vardır. Bu gerçekleştirilmeden Müslümanların üstün ve birlik içinde olduklarını söylemek, duygusal bir görüş olmaktan öteye gitmeyecektir. Halbuki bugün, İslam’ın pratik hayata cevap veren en iyi din olduğunu ortaya koymak için, yaşayan aydınlık bir örneğe ihtiyaç vardır.

                Sonuç: Tevhit, Allah’a; adalet de insanlara karşı ahlaklı olmaktır. İmanı olup da ameli olmayanlar yine de mümin ve Müslüman sayılabilirler. Ancak onlarda bulunan inanç, kullanılmayan bir paraya, tahakkuku olmayan bir imkana, gayesi olmayan bir vesileye, hedefi olmayan bir yola ve muhtevası olmayan bir şekle benzer. Oysa iman, doğru ve diri olduğu zaman insanı Allah’a ve Salih amele sevk eder. Kabul etmek gerekir ki ölüm her insan için zor bir geçittir. Ama onu kolaylaştıran hayatın gerçek anlamını kavrayıp onu diri bir imanla doğru yaşamaktır.

                Rabbim, doğru ve diri bir imanla yaşayıp kendisine kavuşmayı ve diriliş baharının mahşer sabahında rızasını kazanmış bir mümin olarak yeniden doğmayı cümlemize nasip etsin! Amin!   

Son konuşmacı olan Ahmed Kalkan’a söz verildi. Kalkan, Halkın ve Derneklerin Tevhid Anlayışı konusunda bugünkü İslâmî hareketin ve tevhidî söylemin röntgenini çekti:

Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı ıslah zannediyor.

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olan, sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” (5/Mâide, 105). Nemelâzımcılık, vurdumduymazlık değildir istenen. Kendine gelmek, kendine bakmak, kendini düzeltmek, kendini kurtarmaktır öncelikli olan. Hizmeti putlaştırmanın alternatifi, hizmeti ihmal değildir. Neyin hizmet olduğu, bunun nasıl yapılması gerektiğinin ilkeleri kulluğun kılavuzu olan Kur’an’da belirtilmiş, yüce kul Rasûlullah tarafından hayata geçirilmiştir. Temel referans, Ankara, Washington, Danimarka kriterleri değil; mutluluk çağının Mekke ve Medine ölçüleridir. Kişi, tevhidî imanın zarûri gereği olan sâlih amellerle kendini ve çevresini ıslah gayretini hayat boyu sürdürme çabası içindeyse, başkalarının yoldan sapması ondan sorulmaz ve ona zarar vermez. Kulluk/ibâdet, iki cihanda kurtuluşumuz için temel esas. Başkalarını kurtarma iddiasıyla kendi kurtuluşunu riske atan insanlar bilmeli ki, bu yol akıllılık değildir (2/Bakara, 44). Başkalarını kurtarmaya çalışmadan da kurtulmak mümkün değil (103/Asr, 1-3).

“Ey iman edenler iman edin…” (4/Nisâ, 136). İmanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de, davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip onları Allah’a teslim olan müslüman yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda sebat edin. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla, nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (3/Âl-i İmrân, 102). Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve müslümanca yaşamak zorundayız.  

Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen dünya arabasının tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan, bütün umutlarını yitiren çağdaş insanının tek umudu kalmıştır.O da müslümanların müslümanlaşması. Müslüman gibi inanıp müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy aynasında boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık, kendi yanlışlarının farkına varamamaktadır.  

Müslümanların, emredildikleri gibi müslümanlaşması için tevhid, cihad ve ibâdet bilincine yeniden kavuşması ve bunları içselleştirmesi gerekmektedir. İslâmî hareket; planlı, projeli, sistemli şekilde çalışmalar yapmak ve bu konuda bir gün önceki faaliyetlerinden daha fazlasını yapmak zorunda olma anlayışıdır. Gel gör ki, bugün gerisin geriye dönmeyip yerinde saymak bile fazilet olarak görülüyor.

İslâm ise, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin emri cihad nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan, tâğutlara isyan ve cihad olmadan da İslâm devleti, İslâmî değişim ve dönüşüm hayal olur.

İslâm’ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm’ı temsil iddiâsındaki müslümanlarla küfür düzenleri arasında uzlaşma ve düzenin emrine ve hizmetine girme varsa, devletin istediği İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği, Amerikanvari özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil. “Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği Kur’an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler diye kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır.” (5/Mâide, 49). Tam bir açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir:“Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya Biz yeteriz.” (15/Hıcr, 94-95)

Sistem İçi Çalışma konusuna da değinen Ahmed Hoca, şunları söyledi:

Düşünelim ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele etti? Putlara ve Nemrut’a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu tâğutlardan nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun’a karşı Hz. Mûsâ’yı ve mücâdelesini bir gözönüne getirelim. Nemrut’un, Firavun’un emrine girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine ve ona yardımcı olmayı düşünen bir tavır gözünüzün önüne gelebiliyorsa, bugün tâkip edilen yol meşrûdur; yoksa… Ve son peygamber, esas örnek ve liderimiz, ki hakkında “Gerçekten Allah’ı, âhiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için size Allah’ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır.” (33/Ahzâb, 21) hükmü bulunan zâtın, bize örnek olması gereken bu konudaki tavırları… Rasûlullah, her türlü düşmanca tavra rağmen açıkça Allah’a kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye) devam edince, Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bazı tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet, bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu tekliflere Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu. Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi Peygamber’in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız.” (28/Kasas, 57) diyorlardı. Zâten Rasûlullah’ın amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek, yani Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti

İslâm ise, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin emri cihad nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan, tâğutlara isyan ve cihad olmadan da İslâm devleti, İslâmî değişim ve dönüşüm hayal olur. Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.” (17/İsrâ, 73-75). Yine tâvizci anlayışa yukarıda zikrettiğimiz Bakara Sûresi âyet 85 tokat gibi inmektedir. Tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin.” (2/Bakara, 42)

İslâm’ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm’ı temsil iddiâsındaki müslümanlarla küfür düzenleri arasında uzlaşma ve düzenin emrine ve hizmetine girme varsa, devletin istediği İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği, Amerikanvari özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil. “Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği Kur’an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler diye kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır.” (5/Mâide, 49). Tam bir açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir:“Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya Biz yeteriz.” (15/Hıcr, 94-95)

Tevhidî İnançla ile İlgili Problemler

  1. Tevhidin ve buna bağlı iman esaslarının önemsenmemesi, bilinmesi,
  2. İslâm’ın özgün tanımının bilinmemesi, teslimiyetin gösterilmemesi,
  3. Akîdenin güncelleştirilmemesi, put, tâğut, Allah’ın indirdikleri ile hükmetme gibi temel kavramları yok saymaya götürüyor.
  4. Konum tespitinin sağlıklı şekilde yapılmaması: Toplumun câhiliyye toplumu olduğu, toplumun câhiliyye hükmünü istediği,
  5. 5.   Tevhidin parçacı bir yaklaşımla ele alınması,
  6. Yönetimin ve yöneticilerin şer’î konumlarının ne olduğu,
  7. Kur’an’da; insanların birbirini rab kabul etmeleri ve bir yöneticinin kendi ağzından “ben sizin yüce rabbinizm” demesi, diğer tâğutların hal dilleriyle bunu söylemeleri,
  8. Tâğutlara küfretmeden, yani onları ve düzenlerini inkâr etmeden iman’ın geçerli olmayışı, buna rağmen tâğutları inkâr fiilinin yok denecek kadar az olması;
  9. Akaidin, yani İslâm İnanç sisteminin aynı zamanda red taraflarının olduğu, tâğutu inkâr, her türlü kâfirden berî olma mecburiyeti gibi…

Kur’an ana grup olarak “mü’min ve kâfir” şeklinde iki ayrı insan tipi oluşturduğu gibi, yöneticileri de iki ayrı kategoride ele alır: Allah’ın hükmüyle hükmeden ülü’l-emr, halife, Müslümanların emîri gibi isimler verilen lider; bu özelliklere sahip olmayan yönetici, ki buna da tâğut denilir. Üçüncü bir lider tipi yoktur. Dün tevhidi dillendiren ve tâğutî düzene ve onun uygulayıcılarına tavır alanbazı kesimlerin bugün o tür konuları gündemlerinden tümüyle çıkarıp demokrasi türküsü tutturduklarına şahid oluyoruz. Cemaatlerin ve liderlerinin eskiden olduğu gibi artık tevhid, tâğut, şirk, cihad gibi kavramlar yok gibi davranmayı tercih etmişlerdir. Derneklerin, yani bizim mahalle diye adlandırılan ağabey ve hoca gibi şahsiyetlerin dünya yönüyle risksiz bir din tebliği gibi bir tavır(sızlık) sözkonusudur. Dün tevhidi dillendiren çok sayıda dernek ve vakıf veya cemaat çalışması yapan arkadaşlar, ağabey ve hocalar, artık içinde cihad, tâğut, tevhid ve şirk gibi kavramları hiç kullanmamaya özen gösteriyorlar. Dün salonlarda halka “tekbîr!” dedirtenlerin bugün “tedbîr!” sözünden başka pek bir sloganları kalmadı.

 

Halka Tevhid Nasıl Anlatılmalı?

1-          Tevhid ve vahdet kelimelerinin aynı kökü paylaştıkları, biri olmadan diğerinin topluma hâkim olamayacağı unutulmamalı. Vahdet olmadan İslâm’ı temsil gücüne ulaşılmadan topluma tevhidin, gereği gibi ulaşamayacağı unutulmamalı; muvahhid mü’minlerle vahdete ulaşmaya çalışılmalı ve yardımlaşmaya gidilmeli,

2-          Seferberlik uygulanmalı. Bütün muvahhid mü’minler (dâvetçiler) Tevhidi ve Kur’an’ı topluma anlatmak için meşrû her yolu denemeli. (Kitap, dergi, CD vb. imkânlar ile. Çocuklara, gençlere, kadınlara, orta ve ileri yaştakilere) 

3-          Halkın anlayacağı dil ve üslûp geliştirilmeli,

4-          Halkı önceden tekfir edip dışlamamalı, köprüler atılmamalı,

5-          Lâ, red bilinci, isyan ve itaatsizlik şuuru verilmeli,

6-          Tevhidin insan Küfre, şirke, tuğyan ve isyana karşı çıkma, müdâhale etme, yasaklama, etkin/aktif rol üstlenmeyi içerdiği de bilinmeli ve öğretilmeli,

7-          Akaid soyut bilgilerden ziyade, güncel hayatla; bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik problemlere bakış ve yorumu, kabul veya reddi içermeli,

8-          Tebliğe tevhid’den başlanmalı, tevhidi önceliklemeli, tebliğ tevhidle bağlantılı olmalı; şirki izâleye büyük önem vermeli,

9-          İbâdet ve ahlâkın ancak tevhidle anlamı olduğu bilinmeli ve bu durum açıklanmalı,

10-      Tevhidi savunanların örnek yaşayış ve güzel ahlâk sahibi olmaları gerekir,

11-      İnsanların özel durum ve özel günlerinden tevhidî dâvet için yararlanmalı, 

12-      Halkın hazmedeceği şekilde tedricî olarak konuları işlemeli,

13-      Hoca, kanaat önderi, imam vb. anlatmaya önem vermeli, bir hocaya anlatınca 100 kişiye anlatmış olacağımız unutulmamalı; önce hocaların iman etmesi, muvahhid olması gerekiyor,

14-      Okullardaki, askerdeki, şarkılardaki, medyadaki şirk ve küfrü örneklerle anlatmalı,

15-      Düzenin tâğutî olduğunu, yöneticilerin tâğut olduğunu, okul, banka, mahkeme gibi kurumlarıyla ve kurallarıyla düzen reddedilmeli,

16-      Iılımlı İslâm(!)la, demokratik İslâm anlayışıyla, laiklikle, liberallikle, dünyevîleşmeyle, mistisizmle mücadele ve hurâfe ile, bid’atlerle, tarihselcilikle ve modernizmle uzlaşılmamalı ve onlara tavır alınmalıdır.  

 

Salonu hemen hemen dolduran kalabalık dinleyici kitle, 3 saat süren paneli sonuna kadar sabırla dinlediler. Sonra sorulara, panelistler ayrı ayrı cevap verdiler. Saat 17.30’akadar süren panel kısa bir dua ile sona erdi.

 

“Tevhidî Söylemin Dünü, Bugünü, Yarını”

Afişteki Lâ’nın sol alttaki kök salmış hali “dün”ü, sol yukarıdaki parçalanmış kaos hali bugünü, sağüstteki etrafında çiçekler açmış hali de yarını simgeliyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu