KonferanslarVideolar_Activity-Detail

Kur’an’da Rasulün Konumu, Sünnetin Din’deki Yeri ve Önemi Konferansının 1. Bölümü Yapıldı!

Kalemder’in organize ettiği “Kur’an’da Rasulün Konumu, Sünnetin Din’deki Yeri ve Önemi” konulu Konferansın 1. Bölümü Kalemder dernek binasında gerçekleştirildi.

Konferans, Ali Koyuncu kardeşimizin okuduğu Kur’an-ı Kerim tilaveti ve Halid Kaya kardeşimizin okunan ayatlerin meallerini dinleyicler ile paylaşmasıyla başladı. Programda daha sonra, Ahmed Kalkan hoca, Kalemder adına kısa bir konuşma yaparak, Sunumunu yapması için Mehmet Pamak hocayı kürsüye çağırdı ve Mehmet Pamak’ın sunumuna geçildi.

Mehmet Pamak,  önce “Giriş Mahiyetinde Peygamberlerin Mücadele Sünneti” başlığı altındaşu tespitleri yaptı:

“İlk insan ve ilk Peygamber Adem (as)dan bu yana tekrarlanan serüven; İnsanlığın yoldan sapıp, cahiliye kültürünü üretip din edinmesini müteakip her seferinde Allah© tarihe ve topluma müdahale edip, yeniden doğru yolu ve istikameti göstermiştir. Bu amaçla peygamberler ve vahiy göndermiştir. Bu anlamda en son müdahale Miladi 7. yy da gerçekleşmiş ve son Peygamber ve son kitap gönderilmiştir. Artık bir daha vahiy ve Peygamber gelmeyeceği insanlığa duyurulmuş ve kıyamete kadar geçerli evrensel hükümler taşıyan son kitabın Allah’ın koruması altında olduğu ilan edilmiştir.

Allah’ın vahyi ile Peygamberlerin insanlığı davet ettikleri istikamet ve yaşayıp örnekleyerek, şahidliğini yaparak  ortaya koydukları sünnet özetle şu istikamette olmuştur; İnsanın yeryüzündeki serüveninin gayesi olan yalnız Allah’a kulluk ve imtihanın, yeryüzünde halife kılınma misyonu ve yüklendiği emanetin insanlığa hatırlatılması. Yolunu şaşırıp dalalete sürüklenmiş, şirke bulaşmış, karanlıkların zindanlarına hapsolmuş olan insanlığa, aydınlığa çıkış yolu, zulümden ve azaptan kurtuluş yolu, hidayet ve adalet yolu olan tevhidi istikametin gösterilmesi. Sonuçta ise, insanların imtihan alanı olan dünyada, cahiliye sapması sonucu egemen olan şirkin, zulmün ve ifsadın izale edilip, tevhidi ıslah çabaları sonucu, Rabbimizin katında toplumun özündekini değiştirdiği anlamına gelecek oranda bir bölümü davete icabet eder ve böylece toplumsal değişime vesile olunursa Allah’ın takdiriyle İslami adalet sisteminin kurulmasına zemin hazırlanmasıdır. Böylece, tüm insanların bu imtihan dünyasında, hiçbir baskı ve zorbalıkla karşılaşmadan yapılacak açık tebliğe muhatap olabilecekleri ve sonuçta dileyenin iman ve dileyenin de inkarı tercih ederek kendilerini özgürce gerçekleştirebilecekleri adalet vasatına sahip kılınmalarına yönelik tüm çabaları içermiştir.

“Vahyin Yönlendirmesiyle Rasullerin Evrensel Çağrısı, Kevni ve Vahyi Ayetleri Hakkıyla Okuyarak, İtaat ve İbadeti Allah’a tahsis etmeye yöneliktir. Hicr sûresinin sonunda Cenâb-ı Hak, başta Hz. Peygamber(s) olmak üzere, bütün mü’minlere seslenerek Allah’ı hamd ile tesbih etme, secde edenlerle birlikte secde etme ve ölüm gelene kadar Allah’a ibadeti terk etmeme emirlerini vermiştir. Bu sebeple temel sorumluluğumuz, evrendeki bütün varlıklar gibi, Allah’tan başka ilah tanımaksızın sadece O’na itaat, secde ve ibadet edip, emirlerini harfiyen yerine getirme gayreti içine girerek, hayatın bütün alanlarında sadece O’nun hükümlerini esas alarak, hayatı ibadet kılma çabasını ölene kadar terk etmemektir.

“İşte Rasulullah’ın(s) en önemli, en kapsayıcı, hayatın tümünü kuşatan ve ölüme kadar süreklilik arz eden ve Kur’an’a yer verilen güzel örnekliği ve sünneti de bu çerçevede şekillenmiştir. Yani yaratılış gayemiz olan yalnız Allah’a kulluk/ibadet etmek ve bu minvalde hayatı ibadet kılmak, hayatın bütün alanlarında yalnız Allah’a secde ve itaat etmek ve bu hali ölüm gelene kadar sürdürmek muhtevasında olmuştur”.

Bu tespitten sonra Mehmet Pamak, Sünnet ve hadis konularında da şu özetle şu hususlara değindi:

Kur’an, bir hayata inmiş ve o hayatın içine okunmuş, hayatın içinden okunmuş ve o ilk hayatı, Resulullah’ın (s) ve ilk Kur’an nesli olan ashabının hayatını inşa ederek tamamlanmış bir kitaptır. Bu sebeple de, o ilk hayattan koparılan, soyutlanan bir Kur’an okuması, bugün de hayatla bağı kurulamayacak teorik bir kitabın ortaya çıkmasına ve ilk şahitlikten kopmaya, bugün hayata taşınması, sosyalleştirilmesi güç bir din anlayışının doğmasına yol açar.

“Bilinmelidir ki, Rasululah’ın(s) ve diğer peygamberlerin sünnetinden bize en sağlam bilgiler veren ve verdiği bilgilerin kesinliği şüphe taşımayan temel ve tartışılmaz mütevatir kaynak, onun risalet görevinden, yaptıklarından, mücadele sünnetinden haber veren vahiydir. Sünnetin ilk ve tartışılmaz kaynağı, tertilen (bölüm bölüm, hayatın ve mücadelenin safhasına göre doğan ihtiyaçlarına cevaplar vererek 23 yılda) indirilip Rasulün(s) Mekke-Medine sürecinde tüm yaptıklarını, ilk Kur’an neslini ve vasat ümmet olan ilk Kur’an Toplumunu ve sonuçta Medine İslam toplumu ve devletini inşa sürecindeki tüm çabalarını, amellerini yönlendiren Kur’an’dır. Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed (s)’in modelliğini konu edinen sayısız pratiği, sözü ve tutumunu bize aktardığı ve onları tabi olunması gereken güzel örneklikler olarak gösterdiği açıktır.

“Kur’an ve Rasul(s) birbirinden asla bağımsız düşünülemeyecek, birbirinden koparılamayacak mefhumlardır. Tarih boyu iki uca giden ifrat ve tefrit yaklaşımlardan birisi Rasulsüz (mealci, hayatla bağ kuramayan, hayata müdahale etmeyen, Kur’an toplumunu inşayı hedeflememiş, bireysel bilgilenmeye dayalı, ancak bireyler arasında da ortak bir Kur’an anlayışı oluşturamayan) Kur’an okumalarıdır. Diğeri de Kur’an’sız Rasul anlayışıdır. Bu anlayış, Rasulü yücelteyim derken ilahlaştıran, insanlara örnek olmaktan çıkaran, hurafelere dayalı, hayattan kopuk tarihi bir şahsiyet, soyut bir masal kahramanı konumunda görür. Bunların Rasul anlayışı hayatın bütününü vahiyle dönüştürmeye ve şirke, küfre, ifsada karşı tevhid mücadelesi vermeye çalışmayan, bugünkü hayat için örnek olmaktan çıkarılarak işlevsiz hale getirilen bir Rasul anlayışıdır. “Aslında iki uçta da Rasulün işlevsiz hale getirildiğini, birisinde Rasul haşa postacı konumuna düşürülürken, diğerinde ise ahlakı ve tevhid mücadelesiyle örnekliği gündemleştirilmek yerine “Gül Muhammed” söylemlerine indirgenen, doğum günlerinde anlamaktan uzak anma törenleriyle geçiştirilen, örnek olmaktan çıkarılarak işlevsiz hale getirilen, hurafelerle kuşatılmış bir Rasul anlayışı söz konusudur.

“Sünnet, Allah Rasûlü’nün, ümmetine örnek olmak üzere Kur’an’ı hayata geçirmek için ortaya koyduğu uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak davranışlar bütünüdür. Sünnet, Kur’an’ın yaşanmış en doğru tefsiri, İslâm’ın pratik ve örnek tatbikidir. Kur’an ve sünnet bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan delil olma özelliğini Kur’an’ın onayından almakta, öbür taraftan da Kur’an’ın beyânı, onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır. Ayrıca sünnet Allah’ın kontrol ve denetimi altında gelişmekte ve Rasulün Kur’anı açıklar ve uygularken ihtiyaç olan yerde yaptığı içtihatları gerektiğinde vahiyle düzeltilmektedir. Vahiyle düzeltilmemiş sünnet Allah’ın dolaylı onayını almış demektir. Rasulden “hadis diye rivâyet edilen sözler” ile “Peygamberin Kur’an’ı tatbik etmek için yerine getirdiği tevatür yoluyla bize ulaşmış davranışlarını” ve “hadis” ile “sünnet”i karıştırmamak gerekir.

“Rasulullah kendisine gelen vahyi din edinmiştir. Zira din vahiyden oluşmakta ve vahiyde bulunmaktadır. Bütün vahiy de Kur’an’da bulunmaktadır. Kur’an’ın dışında vahiy aramanın hiçbir anlamı yoktur. Zira vahiy dini oluşturduğuna göre, bu vahiylerin bir kısmının Kur’an’a alınması ve Kur’an olarak Allah’ın korumasında bulunması, diğer bir kısmının (vahy-i gayr-ı metluv denilegelmiş kısmının) da Kur’an’a alınmayıp, Allah’ın korumasına da alınmamış bulunması izah edilemez bir husustur. Böyle olsa idi bu takdirde dinin bir kısmı korunmuş, diğer kısmı ise korunmaya alınmamış ve bu yüzden de bazı şahısların rivayetine bırakılmış, insanların aralarında ihtilafa sebep olacak şekilde bırakılmış olması anlamına gelirdi ki işte bunu açıklayabilmek ve savunabilmek gerçekten mümkün değildir.

“Kur’an, Allah’ın kullarına elçisi vasıtasıyla gönderdiği mesajların toplandığı kitabın adı olduğuna ve bu adı da ona Allah verdiğine göre Allah dinini bu kitapta toplamış, bu kitapla anlatmıştır. Yine bu kitapta hakkında ‘iman nedir, kitap nedir bilmezdin’ (42 Şuara 52) tespiti yapılan Rasullullah(s)’in de Allah’ın dinini bu kitaptan öğrendiği bildirilmiştir. Resulullah’ın sünneti denildiğinde ise anlaşılması gereken şey; Resulullah’ın Allah’ın Kitabı Kur’an’dan anlayıp uyguladıklarıdır. Bu tarifin kapsamında kalan ve bulunan sünnetin ise bütün Müslümanları bağlayıcı olduğu bilinmelidir.

”Sünnet” terimi vakıa olarak Resulullah’ın ortaya koyduğu pratiği ifade ederken, hadis terimi ancak bu vakıanın algılanması konusunda bir araç olgusuna işaret etmektedir. Yani sünnet ortaya konmuş bir vakıaya tekabül etmektedir. Hadis ise o vakıanın bize aktarımıdır. . Hadis, bir vakıanın haberini, sözünü, eserini ifade ederken; sünnet kelimesi o vakıanın kendisini ifade etmektedir. Hz. Muhammed’in(s) kendisine vahy edilen bir hükmü tebliğ ettikten sonra, o hükmün gereklerine göre yaşaması veya o hükmün uygulanması konusunda sözlü ve fiili örneklik göstermesi, o hükmün arkadaşları tarafından algılama biçimini tasdik etmesi, O’nun sünnetidir.

“Hadis ise, o vakıanın bize aktarımıdır. Örneğin vakıaya tanık olan bir sahabenin o vakıayı algılayabildiği, kendi ortamı içinde kavrayabildiği ve kendi hafızasında tutabildiği kadarıyla sonraki kişi ve kuşaklara sözlü olarak rivayet etmesi, bu rivayeti duyanların da gene kendi zabt güçleri oranında diğer kişi ve kuşaklara aktarması olayıdır. Hadis, peygamberin sözü değil, Onun sözleri denilen sözlerdir. Ki bu yüzden daha peygamberin sağlığından beri hadis diye işitilen sözler hep eleştiri konusu olmuş, duyulan şahıstan işitildiğinde hemen kabul görmemiştir. Muhaddislerin de aynı eleştiriyi yaptıkları kitaplarında yazmaktadır, ki bunlar, yüz binlerce hadis adı altında yapılan rivayeti attıklarını, kitaplarına almayı uygun görmediklerini söyleye gelmişlerdir. Kur’an ve sünnet konusunda şu tespitleri de yaptıktan sonra Pamak Rasulün Kur’an’daki konumunu 16 başlık altında ele aldı:

“Kur’an, dinde tek belirleyici ve tek mutlak şari olan Yüce Allah’ın tarihe ve topluma müdahale ederek, vahyin ölçüleriyle iman, akıl, şahsiyet, tasavvur ve hayatı yeniden inşa etmeyi hedeflediği, hak ile batılı ayıran bir furkan, karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir hidayet rehberidir. Bu sebeple de dinin belirlenmesinde özne kılınması, merkeze alınması ve temel belirleyici olması gereken temel kaynağımızdır. Kur’an, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırılmış olup, Rabbimiz bu kitaptan hesaba çekileceğimizi bildirmiştir. Kitabın hakkıyla okunup öğüt alınması ve yaşanmasının ona imanın temel şartı olduğunu beyan etmiştir. İnzal edilen değer, ölçü ve hükümleri içeren Kur’an’ın, Müslümanlarca üretilen düşüncelerin, fikirlerin ve yapılan amellerin doğruluğunun temel dayanağı kılınması akıdevi sorumluluktur. Bu yüzden Müslümanların üretimi ya da derlemeleri olan tüm tarihi birikimin ve mütevatir olmayan rivayetlerin Allah’ın koruması altındaki bu inzal olunmuş Kitaba uyumlu olması da akıdevi bir zarurettir.

“Rasulün(s) ardından daha sonraki süreçte ona nispet edilen yüz binlerce hadis uydurulduğunun bilinciyle, bunların Rasule ait olup olmadığının hadis usulündeki bir yöntemi olan haber metninin vahye uygunluğunun araştırılması önemli bir sorumluluktur. Rasulün hem neler yaptığının, hem de vahiyle neler yapmaya yönlendirildiğinin, neyi yapmaya yetkili olduğunun, neyi yapmasının da asla mümkün olmadığının, yani neleri yapıp yapamayacağının sahih ve tartışılmaz bilgisinin sadece Kur’an’da yer aldığı açık bir gerçektir. O halde Rasule ait olduğu iddia edilen Kur’an dışı rivayetlerin ona ait olup olmadığının ortaya çıkarılması bakımından da mutlaka Kur’an’a uygunluğunun aranması en doğru ve dinde isabet kaydetmek için mutlaka başvurulması gereken yoldur.

“Bu bakımdan Rasulün Kur’an’daki konumunu, ondan ve yaptıklarından haber veren Sure ve ayetleri hakkıyla, siyerle bağ kurarak okuduğumuzda, aslında sünnetin en önemli kısmını idrak etmiş oluruz. Böyle yapıldığında ise, yani nüzul sırasıyla Kur’an ve Rasulün Mekke-Medine sürecindeki siyeri mücadele sünneti iç içe geçirilerek ve paralel biçimde okunduğunda; Müslümanlar arasında İslam’ın akıde ve amellerimizle ilgili temel ölçü, hüküm, ilkeleri alanında, hatta İslami mücadele yönteminin temel ilkelerine dair çok büyük bir mutabakatın kendiliğinden sağlanmış olduğu görülecektir.

“Maalesef yüzyıllara sari süreçte Kur’an’ı mehcur bırakanlar tarafından üretilen ve vahye uygunluk denetimi yapılmadan zamanla dinleştirilen hurafelerin belirlediği bir Rasul anlayışına sürüklenilmiştir. Halbuki şimdi ele alacağımız şekilde Kur’an hakkıyla okunarak Rasulün Kur’an’daki konumu dikkate alınsaydı ve Kur’an dinde temel belirleyici kılınıyor olsaydı, Rasul’ün(s) konumu ve sünneti konusunda doğru, sahih bir anlayışa sahip olunacaktı.

Pamak, konferansının daha sonraki bölümünde Kur’an’da Rasul’ün konumu ve sünnetini 16 başlık altında değerlendirdi:

I – Peygamberlerin gönderiliş sebebi:

21.Enbiya 107 – (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Yahut – Alemlere rahmet ettiğimiz için gönderdik)

17. İsra 82- 10.Yunus 57 –

21.Enbiya 25 – Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.

65.Talak 11 – İman edip salih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah’ın apaçık âyetlerini okuyan bir peygamber gönderdi…

33.Ahzab 45 – 46 – 48.Fetih 8 – 48.Fetih 9 –  18.Kehf 56 – 4.Nisa 165 – 16.Nahl 44 –

II – Rasullerin görevi Tebliğdir ve onlar istediklerini hidayete erdiremez ve tebliğ karşılığında ücret, karşılık kabul etmezler.

1 – Rasullerin görevi; zorlamadan, şiddet kullanmadan sadece apaçık tebliğdir. İman etmeyenleri öldürmek değil, hikmetli bir tebliğle hidayetlerine vesile olmaya, vahiyle diriltmeye çalışmaktır. Cihadın da amacı katletmek değil, öncelikle Kur’an ile yapılacak büyük cihad ile muhatapları diriltmeye çalışmaktır.

5.Maide 67 -5.Maide 99 -5.Maide 92 -72. Cinn 23-64 Teğabun 12-24 Nur 54- 16.Nahl 125 -8.Enfal 24 – 25.Furkan 52 –  18.Kehf 29 –

Demek ki, Rasullerin ve müminlerin görevi; yüz çevirenleri kılıçla zorlamak değil, hidayete vesile olacak daveti güzel bir üslupla ve hikmetli biçimde ulaştırmaya çalışmaktır. Böylece muhatapları Kur’an ile buluşturup vahyin hayat veren mesajıyla diriltmeye çalışmaktır. Rasul(s), kılıçla öldürmeye değil, Kur’an’la büyük cihad vererek vahiyle diriltmeye gelmiş ve bunu sünnet olarak da bize bırakmıştır. Kıtal anlamında cihad ise, ancak İslam’a ve Müslümanlara bir saldırı vukuunda veya diriltici davetin önü kesilip zorbalarca iradelere ipotek konduğunda, Müslüman’ca yaşamaya engel olunduğunda yani fitne çıkarıldığında ve şartlar oluştuğunda söz konusu olmuştur.

2 – Peygamberler hidayete erdiremez, Hidayete erdirmek sadece Allah’a aittir. Peygamber hidayeti hak edenin kim olduğunu bilemez

28.Kasas 56 -2. Bakara 142 -16. Nahl 36 –

Ancak yüz yıllardır üretilen hurafeci anlayışlarda, Şeyh olarak nitelenen bazı insanların, kendilerine intisap edenlerin kalplerine tasarruf ettikleri, himmetleriyle hidayetini ve cennete gitmesini sağlayacakları iddia edilebilmektedir. Halbuki, Rasulullah(s), çok istemesine rağmen amcası Ebu Talib’in kalbine tasarruf edip hidayetine vesile olamamıştır. Oysa Şeyh E. C., kayınbabası Şeyh Z. K.’nun kalplere tasarruf ettiğini ve gittiği her yere bereket yağdığını onun bir kitabının önsözünde yazabilmiştir.

3 – Peygamberler tebliğe karşılık her hangi bir ücret kabul etmezler, onların ecri Allah katındandır

6.En’am 90 – 10.Yunus 72 – 11.Hud 29 – 12.Yusuf 104 – 34.Sebe 47 –

Halbuki, geçmişte ve günümüzde İslam adına bir çok yapının, İslami davet yaptıkları iddiasıyla insanlardan topladıkları maddi karşılıklarla saltanatlar oluşturduklarını ibretle gözlemliyoruz. Özellikle de Rasulü(s), hayattan kopuk insan üstü bir varlık haline getirip yücelttiklerini zannedenler, O’nun Kur’an’da zikredilen örnekliğini/sünnetini dikkate almadıkları için bu hale daha fazla düşmektedirler.

III – Rasulün ve mü’minlerin en önemli vasıflarından, misyonlarından birisi de şahidliktir, vahyin şahidliğini, hayat içinde ete kemiğe bürünmüş örnekliğini yapmaları en önemli sorumluluklarıdır

Kur’an teorik bir bilgi kitabı değil, hayat içinde örneklenerek, şahidliği yapılarak hal ve kal ile insanlara ulaştırılması istenen bir pratik hayat kitabıdır. Rasullere itaat etme görevi, Rasullerin risalet görevleri yanında getirdikleri mesajın sosyal hayatta şahitliğini gerçekleştirme yükümlülüklerini ön plana çıkarmaktadır. Örneğin Hz. Muhammed’e itaat etme görevimiz, onun vahyi aktarımı dışında da fonksiyonunun bulunduğuna işaret etmektedir. Bu Rasulullah(s)’ın örnekliği meselesidir. Rasuller tebliğ ettikleri vahyi bilginin sosyalleştirilmesi konusunda ilk örnekliği oluşturmak zorundadırlar.

Kur’an’ın ilk muhatabı, taşıyıcısı ve onun mesajının ilk şahidi Hz. Muhammed’dir. Allah (c) bunun için, elçisinde güzel bir örnek olduğunu vurgulamaktadır. Rabbimiz insanlara hakikatin şahitliğini yapmakla görevlendirdiği İslam ümmetine de örneklik yapmak üzere elçisinin şahitlik yaptığını bildirmektedir. Kur’an’da hüküm verme konusunda Allah’a ve Rasulullah’a karşı gelinmemesi ve onlara itaat edilmesi, ihtilaf edilen ko­nularda Allah’a ve Rasul’e başvurul­ması gereği vurgulanmaktadır.

33.Ahzab 21-  33.Ahzab 45, 46- 48.Fetih 8, 9- 5.Maide 109 – 5.Maide 117 – 16.Nahl 89 –  57.Hadid 19

Alimler, şehidliği Hakka şahitlik yapmak olarak tanımlamışlardır. Dolayısıyla bu görüşe göre her mümin şehiddir, Kur’an’a uygun yaşadığı hayatıyla vahye/hakka şahiddir. Bera İbn Azib’in rivayet ettiğine göre, “O, Rasulüllah’ın  ‘Ümmetimin şehidleri müminlerdir’ dediğini ve sonra Hadid Suresi’nin 19. ayetini okuduğunu işitmiştir.” (İbn Cerir) (Mevdudi-Tefhim).

5.Maide 442.Bakara 14322.Hac 78 –

Müslim olmanın gereği olarak, vahyin mesajının bireysel ve toplumsal hayat alanlarında ferdi ve cemaat planında şahidliği,örnekliği, modelleştirilmesi gerçekleştirilerek öncelikle hal, sonra da kâl ile insanlara ulaştırılması emrediliyor.

Hiçbir mü’min, vahyin ilk şahidi olan Resulullah’ın (s) Kur’an’da emredilen güzel örnekliğini yok sayamaz, onun Kur’an’ın uygulaması anlamındaki ve yaşanarak bugüne kadar mütevatir olarak intikal edensünnetini reddedemez. Reddeden olursa şüphesiz ki, Kur’an’da yer alan Rasule itaat hükmüne aykırı bir inançla mü’min olma vasfını kaybeder. Bu sebeple kesin bir delil olmadıkça hiçbir mü’min sünnet inkarcılığıyla suçlanamaz. Çünkü hiçbir mü’min bunu yapmaz. O halde bütün mü’minler hizbullah olmak, Allah taraftarı olmak zorunda oldukları gibi, bütün mü’minler sünnet ehli olmak ve Kur’an’a tabi iseler ve Allah’ı seviyorlarsa Rasulullah’a itaat etmek mecburiyetindedirler.[1] Bu bakımdan bir kısım mü’minler sünnet ehli, bir kısmı ise sünnet karşıtı olarak nitelendirilemezler.

IV – Rasul(s), Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderildi, Rasule itaat Allah’a itaattir, Allah’tan bağımsız ve Allah’a rağmen itaat değildir.

8.Enfal 20-21- 8.Enfal 24 – 33.Ahzab 36 –

Allah ve Rasulü, çağrı yapan ve çağrılarına itaat edilmesi gereken iki ayrı özne değildir. Özne tektir ve bu sebeple Allah ve Rasulü size hayat verecek şeylere sizi “çağırdıklarında” değil de “çağırdığı” zaman ifadesi kullanılmış bulunmaktadır. Allah mesajını, çağrısını Rasulü/elçisi vasıtasıyla insanlara/kullarına ulaştırmakta, insanlar da elçinin ulaştırdığı Allah’ın bu çağrısına icabet edip gereğince itaat etmekle mükellef kılınmış bulunmaktadırlar. Rasul(s), Allah’tan aldığı vahyi hayatında uygulayıp örnekliğini/şahidliğini yaparak muhataplara ulaştırmaktadır. Rasulün uygulaması/sünneti Allah’ın vahyinin ete kemiğe bürünmüş pratiğinden başka bir şey değildir. Bu sebeple, çağıran özne de tek, çağırılan mesaj da tektir, O da Allah ve O’nun vahyidir. Bu sebeple de Rasule itaat eden Allah’a itaat etmiş sayılmakta, isyan da Allah’a isyan sayılmaktadır (Nisa 80).

Kur’anın hiçbir ayeti Allah ile elçisini ayırarak “Allah ayrı ,elçisi ayrı hüküm verebilir” dememiştir. Kur’an ayetlerinde “elçiye itaat edin” emri o elçiyi gönderen Rabbe yani O’nun mesajına itaat edin şeklinde anlaşılmak durumundadır. Elçi olmak demek birisinin mesajını birisine ulaştırmak demek olduğuna göre Muhammed(s) elçi olarak Allah© den aldığı mesajı kullarına iletmek o mesajları yaşamak zorundadır. 

4.Nisa 100- 48.Fetih 10 -8.Enfal 46-  24.Nur 47-54- 4.Nisa 59 – 4.Nisa 64 -4.Nisa 69 –

4.Nisa 170 – 57.Hadid 28 –

1 – Resule itaat Allah’a itaat, itaatsizlik de Allah’a itaatsizliktir ve küfürdür

4.Nisa 65- 4.Nisa 80 –

Allah’a ve Rasulüne itaat emrini, “Allah’a itaat kitabına itaat, elçisine itaat hadislere itaattır” şeklinde anlayan yaklaşım zaaflı, yanlış ve içinden çıkılmaz sorunlara kaynaklık etmiş bir anlayıştır. Müslümanların tamamı , “Allaha itaat kitabına itaattır” sözü üzerinde herhangi bir ihtilaf içinde olmamışlar, olmaları da mümkün değildir. Ancak, “resulune itaat hadislere itaattır” düşüncesi üzerinde haklı olarak ihtilaf içindedirler. Allah’ın© indirmiş olduğu kitabın tahrif ve değişime uğramadan elimizde olduğu muhakkaktır. Onun elçisi Muhammed’in(s) bizlere “hadis” adı altında ulaşan sözlerinin sahih olup olmadığı üzerinde Müslümanların tamamının aynı düşüncede olmaması hasebiyle kendilerine gelen bir hadisi bir kısım Müslümanlar “sahih” olduğu  gerekçesiyle kabul ederken bir kısım Müslümanlar aynı hadisi “sahih olmadığı” gerekçesi ile red etmişlerdir. Durum böyle iken önlerine gelen herhangi bir  hadisi kendi oluşturdukları yöntemler ile  red edenlerin , “elçiye itaat hadislere itaattır” söylemine göre durumları nedir? sorusu akla gelmektedir. Allah cc bizlere “elçiye itaat edin” emrinden kastının “onun söylemiş olduğu sözlere itaat edin” şeklinde anlayanlara göre bazı hadisleri sahih olmadığı gerekçesi ile kabul etmeyenlerin durumu “elçiye itaat etmemesidir”. Elçiye itaat edilmemesinin sonucu kur’ana göre küfür sayıldığı için bir kısım hadisleri sahih olmadığı gerekçesi ile red edenler ile aynı hadisi sahih olduğu gerekçesi ile kabul edenlere göre, o hadisi kabul etmeyenin kafir olduğuna hükmetmeleridir. İmam Şafii’nin mezhebinde Rasul’ün(s) bir sünnetine dair ahad haberle gelen rivayetin İmam Ebu Hanife’nin mezhebinde uygulanmaması zahiren Ebu Hanife’nin bu konuda elçiye itaat etmemesi anlamına gelecektir, öyleyse Ebu Hanife’nin durumu nedir? sorusunun cevabı nasıl verilecektir. Üstelik Buhari’nin sahih görüp Müslim’in sahih görmediği hadisler mevcuttur.Ebu hanifenin hadisler konusundaki düşünceleri bilindiği gibi “hadis ehli” olarak tanımlanan fırka tarafından şiddetli bir biçimde tenkid edilmiş olup onların sahih olarak kabul ettikleri bazı hadisleri kabul etmemiş olması dolayısı ile kafir olduğu ve tevbeye davet edildiği bir gerçektir.

İmam Ebu Hanife’nin, hadisleri muhteva olarak (metnen) değerlendirmede dikkate aldığı en önemli unsur, Kur’an’a uygunluk hususudur. Talebelerinde de aynı hassasi­yet görülmektedir. Nitekim Ebu Hanife’den sonra Ebu Yusuf da aynı konuda şöyle der: “Rivayetler çoğaldıkça bunlar arasından, bilinmeyen, fıkıh ehlinin bilmediği, Kitaba ve Sünnete uygun olmayan riva­yetler ortaya çıkar. Şaz hadislerden sakın, hadisçilerin ve fukahanın bildikle­ri (kabul ettikleri) ile, Kitap ve Sünnete uygun olanları al, diğerlerini buna göre değerlendir. Çünkü “Kur’an’a muhalif olan, Hz.Peygamber’den rivayet edilmiş dahi olsa ondan değildir.” (Ebu Yusuf, er-Redd,31) (age, s.85). Ayrıca Resulullah’ın (s) şöyle dediğini aktarmaktadır: “Benden hadisler yayılacak, size gelenlerden Kur’an’a uygun olanlar bendendir. Kur’an’a aykırı olanlar benden değildir.” ( Ebu Yusuf er-Redd, 24-25) (age, s.86). Bir başka rivayette de Rasulullah’ın (s) şöyle dediği ifade ediliyor: “Benden sonra hadisler çoğalacak, benden bir hadis rivayet edilirse onu Allah’ın kitabına arz edin, uyuyorsa kabul edin, bilin ki o bendendir. Allah’ın kitabına uymuyorsa reddedin, bilin ki ben ondan berîyim” (Serahsi, usul 1-365. Şafi’ı bu rivayeti er-risale’sinde tenkit eder, 225-226) (age., s.86-87).

33.Ahzab 36 – 3.Âl-i İmran 32 – 4.Nisa 115 – 4.Nisa 13 -4.Nisa 14 -4.Nisa  41-Al-i İmran 81

4.Nisa 42-

2 – Allah’a ve Resulüne itaatsizlik edenler zilletin çukurundadır ve onları sevmek bile yasaklanmıştır

58.Mücadele 5- 58.Mücadele 20 – 22

3 – Allah’a© ve Rasulüne(s) itaat etmeyenin amellerinin boşa gitmesi

47.Muhammed 33- 49.Hucurat 2– 25.Furkan 27 -25.Furkan 28 -25.Furkan 29 –

4 – Rasulullah’ın, Kur’an’ı terk edilmiş bıraktıkları için kavminden şikayeti

25.Furkan 30 –ve Rasul der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk ettiler (terk edilmiş bıraktılar).

Bu Kur’an’ı sosyal hayatlarından uzaklaştırdılar. Bu Kur’an’ı mekteplerinden, hukuklarından, eğitimlerinden uzaklaştırdılar. Bu Kur’an’ı aile hayatlarından, evlerinden, mutfaklarından, kazanma harcama anlayışlarından uzaklaştırdılar. Bu Kur’an’ı terkedilmiş olarak, metruk olarak, kendisine başvurulmaz olarak bıraktılar. Bu Kur’an’ı dikkate değer görmediler. Bu kitapla amel etmeyi terk ettiler. Hayatlarını bu kitaba göre yaşamaktan vaz geçtiler. Hayat problemlerini bu kitaba sormaz oldular. Bu kitabın önüne başkalarının kitaplarını, başkalarının yasalarını geçirdiler. Cuma suresi 5. ayetteki gibi kitabın bilgisini yüklenenler bile onunla amel etmeyerek onu terk edilmiş bıraktılar ve kitap yüklü merkepler durumuna düştüler.

Peygamber Allah’a şöyle şikayet etmektedir: Kavmim bu Kur’ân’ı mehcur tuttular. Mehcur tutmak iki anlama gelir birisi terkedip uzak durmak, onunla amel etmemektir. Zira bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Her kim de Kur’ân’ı öğrenir de Mushaf’ını asar, ilgilenmez ve bakmazsa; kıyamet günü gelir, yakasına sarılır ‘ya Rab! Bu kulun beni mehcûr tuttu (beni terkedip uzak kaldı, benimle amel etmedi), benimle arasında hüküm ver’ der.” Diğer anlamı ise; hakkında saçma sapan konuştular, evvelkilerin uydurma masalları dediler, demektir.(Elmalılı).

57.Hadid 16 –

5 – Rasul’e duyulması gereken sevgi

9.Tevbe 24 – 33.Ahzab 6 – 3.Al-i İmran 31  Ayetlerini dinleyiciler ile paylaşarak sunumunu tamamlayarak sorulara geçildi. Sorularla birlikte Konferans sona erdi.

Not: Konferansın 2. Bölümü 12 Aralık 2015 Cumartesi akşamı saat: 20:00’da derbek binamızda devam edecektir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu