Çarşamba SohbetleriVideolar_Activity-Detail

Tarih Bonunca Tevhid Mücadelesi ve Kur’an Işığında Hz Muhammed’in Hayatı 2. Bölüm

Tarih Bonunca Tevhid Mücadelesi ve Kur'an Işığında Hz Muhammed'in Hayatı 2. Bölüm from Kalem Der on Vimeo.

Kalemder olarak her hafta Çarşamba akşamları yaptığımız Çarşamba Sohbetlerinin Mart ayı konuğu Yazar Orhan TUTAR. “Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Mumammedin Hayatı” konulu sonbelrimizin ikinci bölümü 11 Mart 2015 Çarşamba akşamı gerçekleştirdi. 

Sohbetimizin ikinci bölümü 18 Mart 2015 Çarşamba kaşamı Saat:20:30’da

Programın sunum metnini ve videosunu sizlerin istifadesine sunuyoruz!

 

2.BÖLÜM

Hz Muhammed’in Önceki Peygamberlerden Bazı Farklı Yönleri

  1. a) Muhammed Mustafa (a.s.) bir tek millete, bir tek ülkeye, bir tek devir için peygamber olarak gönderilmemişti; aksine bütün insanlar, bütün ülkeler için kıyamete kadar peygamber olarak meb’us olunmuştu:

“Ve bana kendisi ile sizi ve her ulaştığım kimseleri uyarmam için bu Kur’an vahyolundu.” (En’am; 19)

  1. b) Muhammed (a.s.) kendisinden önceki peygamberlerin öğreti­lerini tekzib edici değil tasdik ediciydi. Çünkü O’ tevhid dini olan İslasmın, Risalet zincirinin son halkasıdır ve mührüdür. Hz. Peygamber (a.s.), her türlü hurafelerden arınmış, temiz ve pak bir dini insanlara iletmekle vazifelendirilmişti. Allah (c.c.) kendi katında tek makbul olan dini / Kur’an’ı, (kendi katında tek makbul dini-Ali İmran. 19) tüm tahribatlardan uzak tutma / koruma garantisini üzerine aldığı dinin temel kaynağını (Kur’an’ı: Hicr, 9) Hz Muhammed Aleyhisselam’la gönderdi:

“Doğrusu (o, şair ve mecnun değildir). Bilâkis o, hakkı getirmiş ve bütün peygamberleri tasdik etmiştir.” (Saffat; 37)

“Bu Kur’ân Allah’tan indirilmedir. O’ndan başkasına nispet edilemez. Velâkin o, kendinden evvel gelen kitapları tasdik ve tafsil eder. Ve Rabbul Âlemin tarafından olduğuna şüphe olmayan Kur’an’dır.” (Yunus; 37)

  1. c) Muhammed (a.s.)’e, sadece Allah tarafından gelen vahyi insan­lara iletme görevi verilmemiştir, (yani bir tür aktarım aracı deyil) aksine bu vahyi açıklama, yorumlama ve örneklerle gösterme sorumluluğu da verilmiştir. Hz. Peygamber (a.s.), Al­lah’tan gelen vahiylere göre dini akide, inanç, kanun ve kuralları halka açıklamak ve bunları gerek sözleri ve gerekse fiilleriyle göstermekle yü­kümlüdür. Hz. Peygamber (a.s.) insanların ve ümmetinin hocası, öğretme­ni ve uygulayıcısıdır. Ve O’na uymak imanın gereğidir:

“Onun toplanması ve onu okutmak bize aittir. Sana vahiy ile kıraat eylediğimizde sen de oku. Sonra onun beyan ve izahı da bize aittir.” (Kıyamet; 17-19)

“Sana da (Habibim) insanlara kendileri için indirilen her şeyi açıkla­yasın diye Kur’an’ı indirdik. Olur ki iyice düşünürler.” (Nahl; 44)

“De ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ali İmran. 31)

 

 

Neden Dinle Değilde Oku?

Kur’an kulağa hitap etmektedir, çünkü sözlü bir metindir. Ve dolayısıyla sözlü metin okunmaz dinlenir. Ama Kur’an muhataba (Hz Muhammed’e ve O’nun şahsında tüm insanlığa) dinle demiyor “OKU” diyor. Neden ? Hiç şüphesiz ki Rabbimizin dinle deyilde oku demesinin derin bir anlamı olmalı. Yoksa haşa bu kelime rastgele seçilmiş bir kelime değildir.

Her şeyden önce  dinleme tek organın yaptığı bir iştir. Okumak ise iki organın işidir. Okurken de dinleriz (okuduklarımızı kendi sesimizle ya da zihnimiz de dinleriz) fakat okurken aynı zamanda gözlerimizle de görürüz. Yani bildiğimizi yalnız duyarak değil birde görerek bilmiş oluruz. Dinlerken sadece bilgileniriz ama okurken hem bilgilenir ve hem de bilinçleniriz. Dinlerken öğrendiğimizi bilince dönüştüremeyiz, çünkü durup düşünme vaktimiz yoktur. Bilgiler peşpeşe geliyor ve biz bir bilgiyi düşünüp tartmadan başka bilgiler geliyor. Düşünmeye / yorumlamaya vaktimiz yoktur. Dinlerken anlatan kadar konuları kavrayabiliriz. Ama okurken metnin ötesindeki olayları da kavramaya çalışırız. Metin sadece bilgi verir ama “okuma” metinden öte hikmete kapılar açar. Çünkü düşünme / akletme zamanımız vardır. Onun için Kur’an kendisinin gece okunmasını ve bir tertil / dura dura olunmasını istemiştir:

Ey örtünüp bürünen (Peygamber)!  Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir Yahut bundan biraz eksilt.
 Yahut buna biraz ekle. Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku.
Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.
 Şüphesiz gece okuyuşların etkisi daha fazla, olayları kavramada daha elverişlidir .
(Müzzemmil. 1-6)

 OKUMANIN ÜÇ ALTIN HALKASI:

Bu tek ayet (“Yaratan Rabbinin adıyla oku”)  ‘İslami Hareketin’ yol haritasını çizmiş oluyordu. Bu tek ayet İslami hareketin üç temel ilkesinin kodlarını da vermiş oluyordu. Yaratan Rabbinin Adıyla Oku; Yani. 1): Niyet Allah için olacak, yapılacak işte sadece Allah’ın rızalığı gözetilecek. 2): Hedef Allah için olacak, Allah(c.c.)’ın razı olduğu / olacağı hedefler amaç edinilecek. 3): Niyet – hedef arasındaki yol, Allah’ın belirlemiş olduğu “sünnet / metot / yol” üzere sürdürülecek. Bir İslami hareketin “Kur’an ve Sünnet” üzere olduğunu teyit edecek / gösterecek temel emareler, bu üç “ilke /kural” dır. Herhangi bir hareket bu üç düsturdan / bu üç kuraldan birisinden yoksunsa o hareket İslami Hareket olamaz. En azından, böyle bir harekata “kemale ermiş bir islami hareket” denilemez. Bu üç unsurun herhangi birinden yoksun doğan bir hareket daha başta sakat / felçli doğmuştur. Biz bu iç temel unsurun boyutlarını “Tebliğde yöntem ve aşamalar” bölümünde göreceyiz.

 

TEBLİĞDE YÖNTEM VE MERHALELER

 

A)Müslüman İsmi İle Ortaya Çıkmak

Tüm şeyler, kendilerine takılmış isimlerle, bu isimlere / kelimelere yüklenmiş anlamaları ile değer kazanmıştır. Toplumları / milletleri köle haline getirip sömürenler, toplumların / milletlerin kendilerini ifade ettiği değerleri ile oylanış ve böylelikle değerleri alt üst olan toplumları köleler haline getirmişlerdir. Değerler / şeyler, kelimelerle ifade edildiğinden dolayı ilk tahribata uğrayan “kelimeler” olmuştur. “Fesat çıkarma ve bozgunculukta lokomotif olan Yahudiler” kelimelerin yerlerini değiştirme ve tam tersi bir anlam verme işinde de şeytani zihniyetin öncüleri olmuşlardır.

   “Onlardan gerçekten öyle kimseler vardır ki, siz onu kitaptan sanasınız diye kitap ile dillerini eğip bükerler. Hâlbuki o kitaptan değildir. Bu Allah’ın nezdindedir derler. Hâlbuki o Allah’ın nezdinde değildir. Ve onlar Allah’a karşı bile bile yalan söylerler.”  ( Ali İmran, 78 )

“ Allah’a davete eden, Salih amel işleyen ve ‘şüphesiz ki ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel kim olabilir?”  ( Fussilet. 33 )

 O açıdan müslüman bir insan ortaya çıktığında (hele de islam adına ve ıslah için ortaya çıkmış ise) sadece ve sadece MÜSLÜMAN ismi ile ortaya çıkması lazım. Başka isimler ve sıfatlarla asla çıkmaması gerekir. Herhangi bir ek isimlerle de çıkmaması lazım. Mesela; Demokrat müslüman, Laik, müslüman, Soayalist müslüman, Muhafazakar müslüman, Kemalist müslüman… vb. Hele de çıktığınız platformlar bu değerlerle neşet etmiş bir sistemin platformları ise. Sizin “yedek” olarak taktığınız o ismiler, yedek’likte kalmayacak, tersine müslüman isminiz yedekte kalacaktır. Çünkü siz bu platformlarda, takmış olduğunuz o “ek” isimlerle kabul görülmüşsünüz. Bu platformları size sunanlar, sizden müslümanlık değil, onların kabul gördüğü isimlerin gereğini yapmanızı (mesele demokratlık, muhafazakarlık, liberallik, laiklik, Kemalistlik…) beklemektedirler. Ve sizde bu kimliklerinize yakışan söz ve davranışlar sergileyeceksiniz. Bugünkü müslümanların (?) düşmüş olduğu durumda bu değil mi?

 

 

b)Tebliği açık ve net ifadelerle yapmak 

Tebliğin temel kaynağı olan Kur’an (elbette ki tebliğin ikinci kaynağı Hz Muhammed sav dir. Aslında şöyle desek hiç de yanlış  bir şey söylemiş olmayız; Kur’an yazılı, Hz Muhammed s.a.v da canlı kaynağıdır. Peygamber Aleyhisselam’ın kaynağı da Kur’an olduğundan dolayı Kur’an’a temel kaynak diyoruz. ) açık ve anlaşılır bir dil ile indirilmiştir. Kur’an’ın bir ismi de MUBİN dır. Mubin; Açık, apaçık, açıklanmaya mahal bırakmayacak şekilde açıklık.., ifade eden manalara gelmektedir. Kur’an kendisini böyle açıklamıştır. Zaten Mekke müşriklerinden de bu yönde ( yani Muhammed şifreli / anlaşılması zor bir kitap getirdi, bununla ne demek istiyor şeklinde..) bir itiraz gelmemişti. Yani müşrikler; “Muhammed ne demek istiyor dememiştiler, Muhammed öyle neler söğlüyor” demişlerdi. Mesela şu ayetlere bakarsanız Kur’an’ın kendisini nasıl takdim ettiğini görürsünüz:

“Elif-Lam-Ra. Bunlar ilahi kitabın mubin – kendisi açık olan ve hakkı açıkça gösteren – bir ilahi okuma (Kur’an) metninin ayetleridir. ( Hicr. 1 )

“Ta-Sin- Mim. Bunlar mubin/apaçık kitabın ayetleridir. ( Şuara.1-2 )

“Biz onu senin diline ilahi kelamın Arapça lafızlara dönüşmüş şeklinde kolaylaştırdık ki, onunla muttakileri müjdelesin ve inatçı bir kavmi onunla uyarsın. ( Meryem. 97 ) Ayrıca. 2/213. 3/105. 30/9. 57/25. 64/6. 98/1-4…ayetlere de bakılabilir.

  1. c) Davet Alenilik / Açıklık İster, Gizlilik Değil

  İslam’ın tebliğ sürecinde belli aşamalar izlenmiştir. Mesela: “ En yakın akrabalarını uyar” ( Şuara.214)

       Peygamber Aleyhisselam, henüz bir iki sure ya da birkaç ayet öğrendikten sonra Kâbe’nin dibine gidip “bir tevhid eylemi” olan namazı aleni kılmıştı. Bundan dolayı şiddetle tepkiye maruz kalmış, yapmış olduğu bu eylem, müşriklerin önde gelenleri tarafından şiddetle men edilmeye çalışılmıştı.

   “Bir kulu namaz kılarken engelleyeni gördün mü? Gördün mü (onun yaptığını)? Ya o namaz (namaz kılan) doğru yol üzerinde ise. Yahut takvayı emretti ise… Gördü mü (ya bunu engelleyen) yalanlayıp yüz çevirdi ise. (bu adam) Allah’ın muhakkak gördüğünü bilmez mi? Sakınsın (bu yaptığından) eğer vazgeçmezse –and olsun ki- şiddetle yakalayıp çekeriz alnından. O yalancı günahkâr alnından. O zaman (yardıma) çağırsın  meclisini… Bizde zebanileri çağırıveririz. Hayır! On(lar)a itaat etme. (sen Rabbine) secde et ve yaklaş” ( Alak.9-19 )

  1. e) Tebliği Hiçbir dünyevi Beklenti İçerisine Girmeden Yapmak

Tebliğde gözetilmesi gereken bir başka şeyde; tebliği herhangi bir dünya karşılığı beklemeden yapmaktır. Muhatap ister teşekkür etsin isterse etmesin, tebliğ Allah için (yani Allah’ın rızalığını kazanmak için) yapılmalıdır. Bir insanın hidayetine vesile olmak, ya da kendisini hüsrana götürecek bir kötü amelinden caydırmak, dünyada elde edilecek her şeyden daha değerlidir. Onun için tebliğciler muhataplarına hep; ‘biz sizden bir karşılık istemiyoruz, bizim karşılığımızı Allah verecektir’ demişlerdir:

     “Yoksa sen onlardan ücret mi istiyorsun da bu nedenle onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler.”  ( Tur 45 )

   “De ki: Sizden istediğim her hangi bir ücret varsa o sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek ancak Allah’a aittir. O her şeye tanıktır.” ( Sebe 47. Enam 9. Yusuf 104. Furkan 57. Şuara 15-23 )

    “De ki: Ben size Allah benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilemem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahy olunana uyuyorum. De ki: kör ile gören hiçbir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”  ( Enam 50 )

Ve Yasin suresinin 2 ci sayfasında konu edilen kıssada da, taa uzaklardan gelen mümin bir insanın da dediği gibi. “Dünyalık bir karşılık beklemeyen uyarıcılara neden uymayayım…”   

f)Tebliğde ayrımcılık yapmamak

Tebliğcinin dikkat etmesi gereken bir başka şey muhataplar arasında ayrım yapmamasıdır. Bu faydalıdır bu faydasızdır, bunun etkisi çok olur bunun netkisi az olur.., gibi değerlendirmeker yapmamalı “yakın olana ve yönelene” tebliği götürmelidir. Ta ki malı, statüsü ve kariyeri olmasa dahi. Yakın olmayan ve yönelmeyene; malı, statü ve kariyeri var diye, bu yönlerinden faydalanırız diye zaman ve emek harcanmamalı. Bu anlayışla söz konusu insanlara yanaşmak Allah (c.c.) rızasını gözetmekten çok uzak bir anlayıştır. Yani muhataba “yağlı müşteri” gözüyle bakılmamalıdır. Muhataba yağlı müşteri gözüyle bakmak, tebliğin samimiyetini de ihlâsını da alıp götürür. İhlâs ve samimiyetle elde edilmeyen adamlardan davaya hayır gelmez.

      Bu dava zengin ve kariyerliler… yani “nüfuz”lular hareketi değildir. Bu dava, samimiyet ve ihlâsla kavrulmuş “gönüllü” ler hareketidir. “Kendilerini müstağni görüp de azmış olan…” ( Alak 6-7 ) her ne kadar hoş görmese de ve her ne kadar inanmış olanlara “ayak takımı” demiş olsalar dahi bu dava gönüllülerin davasıdır. Bu davanın; samimiyetsiz ve ihlassız zengin / nüfuz sahiplerine değil, fakir/gariban ama samimi ve gönülden inanmış erlere ihtiyacı vardır. Çünkü bu dava gücünü dünyevi değerlerden değil, ihlâs ve samimiyetin dayandığı “Rızayı Bari’den / Allah’tan” almakta. Onun için tebliğciler bu konuda uyarılmışlardır.

      “Kavmimden ileri gelen kâfirler (Nuh’a) dediler ki: Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden basit görüşle hareket eden alt tabakasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” ( Hud 27 )

 Ha keza, Peygabmer Aleyhisselam’ın ağma olan Ümmü Mektüm’le ilgili uyarılması bu türdendir. ABESE SURESİ’ne bakınız.

 

 

g)Tebliğde “müjdeleme ve korkutma” yı birlikte gündeme getirmek 

 

Tebliğcinin ön planda tutması gereken bir başka önemli hadisede “müjdeleme ve korkutma” işini (ikisini birden) gündeme getirmelidir. İslam’ın rahmet öncelikli, müjde öncelikli olduğu doğrudur. Ama İslam hepten de bir “pembe tablocu” değildir.  Peygamber Aleyhisselam’ın: “sevdirin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın” Nebevi talimatları, muhataplara karamsar tablolar çizerek İslam’a yöneliş yollarının tıkandırılmaması ile ilgilidir. Yoksa gerçeklerin tüm çıplaklığıyla gözler önüne  serilmemesi, madalyonun hep bir tarafının anlatılıp diğer tarafının tamamen ihmal edilmesi değildir. Evet, cennet vardır ama cehennem de vardır. Allah’ın (cc) rahmeti geniştir ve boldur ama gazabı da vardır. Ve Allah (cc) gazabı hak edenleri daha bu dünya da dahi cezalandırdığı  (çeşitli doğa olaylarıyla sel, yıldırım, deprem, haşere, hastalık vs… cezalandırdığı, Müslümanların eliyle cezalandırdığı ve kâfirleri birbirine düşürerek cezalandırdığı) gibi, ahirette de ebedi cezaya çarptıracaktır. Tebliğci bu iki gerçeği de muhataplarının önüne açık seçik bir şekilde sermesi gerekir. Çünkü peygamberlerin temel görevlerinin bir boyutu da insanoğlunu bekleyen bu iki gerçeği (cezalandırılacağı ya da mükâfatlandırılacağı) açıkça gözler önüne sermektir.

    “Şüphe yok ki Biz seni hak ile (müminleri) müjdeleyici (inkâr edenleri) korkutucu olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmazsın.”  ( Bakara 19 )

     “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanlar sen onunla (Kuran ile)uyar. Onların O’ndan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Olur ki sakınırlar.”  ( Enam 51 )

     “De ki: Ben sizi ancak vahiy ile korkutuyor ve uyarıyorum. Hâlbuki sağırlar uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.” ( Enbiya 48 )

 

  1. h) Tebliğde yanlışlara “yerinde ve zamanında” tavır konulmalıdır

Tüm bu yöntemler ve aşamalardan sonra tebliğci tüm hakikatleri ortaya koymalıdır. Kişi ya da kişiler islamın değerleri ile alay ettiklerinde ya da hakikatkeri gizlemeye çalıştıklarında diliyle gereken cevabı vermeli, değilse o ortamı terk etmelidir. Muhatap tebliğcinin şahsına rencide edici sözler söylediğinde buna tahammül edebilir. Ama alay ve hakaretin boyutu Allah’ın ayetlerine, İslam’ın temel değerlerine yönelmeye başlarsa buna asla tahammül edemez, bunu sineye çekemez. En azından o topluluğu (protesto manasına) terk etmesi gerekir.

   “O (Allah) Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber olmayın, yoksa sizde onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”  ( Nisa 140 )

Şimdi, “Her doğru her yerde söylenmez…” elastiki-her tarafa çekilecek lafı nereye koyacağız… Ve bir örnek. F. Gülen, “Ben Peygamberi Hıristiyan din adamlarının yanında dile getiremiyor ve onların; “Baba-oğul-kutsal ruh” üçlemesine itiraz edemiyorum” sözünü nereye koyacaksınız? (ikindi yağmurları, adlı kitabından). 

 

I)Tebliğde  ölümüne ve inadına ısrarcı / azimli olmak

“Onlardan bir topluluk: “Allah’ın kendilerini helak etmek veya şiddetli bir azaba uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediğinde “Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler, diye” dediler. (Araf. 164)

 

Tebliğin son aşaması; doğruları savunmada ısrarlı olmak, ölümüne hakikati savunmak ve başa gelenlere Allah (cc) için sabretmektir. Sonuç alamıyorum diye sahadan asla çekilmemelidir. Davanın “temsil ve tebliğ”de son aşaması budur. Bu son aşamayı ortaya koyamayanlar İslam’ın evrensel bir görevi olan; “İslam dinini tüm insanlığa sunma boyutu olan “ KITAL” aşamasına gelemezler. Allah (cc) o kişi ve topluluklara bu aşamalara ulaşmayı nasip etmez. Böyle kişi ve topluluklar varlıklarını hissettiremeden silik bir şekilde yaşayıp giderler. Bunlardan ne insanlık ve ne de tarih bahseder. Tarihi yapan / tarih yazan insanlar, “tavır” adına kayda değer bir şey ortaya koyan insanlardır. Kur’an’ın üçte bir bölümünün fazlası (yarıya yakını) “tavır”dan bahseder. Yani, tarihi yapanlardan / tarihi yazanlardan… Kur’an’da, tavır konusunda ön plana çıkan peygamberlerden ve “Ashab” lardan çokça örnekler vardır. Bunlardan en öne çıkanlardan birisi Hz. İbrahim (as)dır. Hatta öyle ki bu din Hz. İbrahim’le özdeşleşmiştir. Bu dine (İslam’a) “İbrahim’in dini” denmiştir.

   “Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir.”  ( Bakara 130 )

   “De ki: Allah doğru söylemiştir. O halde Hanif olarak İbrahim’in dinine uyunuz. O müşriklerden değildi.”  ( Ali İmran 95 )

   “İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in Hanif dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir? Allah İbrahim’i dost edinmişti.”  ( Nisa 125 )

  “Tebliğde yöntem ve aşamaları” ayetler ışığında üç ana başlık altında toplayabiliriz

 Birinci Yöntem ve Aşama

Güzellikte, hikmetle tebliğ etmek ve söz dinlemiyorsa yanından güzellikle ayrılmak. Muhataba hoş görülü davranma, muhataba acıyarak yaklaşma ve muhatabın her türlü hırçınlığına karşı sabırlı olmaktır. Mesela şu ayetler buna örnektir:

Ona yumuşak söz söyle. Belki öğüt alır yahut korkar.” ( Tevbe: 44 )

Müşriklerin sözlerine katlan onlardan güzellikle ayrıl.” ( Müzzemmil: 10 )

Sen onlara aldırış bile etme güzel bir bağışlama ile bağışla.” Hicr: 85 )

Kalpleri azim ve kararlılıkla doldurulmuş bütün peygamberler gibi her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı sabırlı ve dirençli ol. Zorluklara katlan. Onlar için azabın çarçabuk gelmesini isteme.” ( Ahkaf: 35 )

Kuran’ı yalan sayanı bana bırak. Kendini üzme.” ( Kalem:44 )

Müminlere karşı alçak gönüllü ol.” (Hicr: 88 )

Rabbinin rızasını isteyerek sabah akşam dua edenlerle birlikte candan sebat et: Dünya hayatının süsünü isteyerek yüzünü onlardan çevirme.” (Kehf: 28 )

Resulüm sen af yolunu tut. İyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf: 199 )

Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zariyat: 58 )

Kuran’la öğüt ver.” ( Kaf: 45 )

Örnek aldığımız bu ayetler, tebliğin birinci aşamasını belirlemektedir. Bununla ilgili pek çok örnek tavrı Nebevi tebliğin Mekke sürecinde görmekteyiz.

İkinci Yöntem ve Aşama

Tebliğde ikinci aşama safların ayrılması, müşriklerin söylem ve eylemlerinden uzak durulması, onlardan beri olunduğunun ilan edilmesi ve “emr olunduğu gibi dosdoğru olma” direncinin gösterilmesidir. Onların meydan okumalarına, tehditlerine ve tüm dayatmalarına boyun eğmeden imanın inşasına ölümüne de olsa devam edilmelidir. Tehdit ve sindirme eylemlerinden çekinerek geri adım atılmamalı ve özellikle baskıcı kafirler Allah’ın azabıyla korkutulmalıdır. Tüm bunlar tebliğin yöntem ve aşaması olarak Mekke’de uzunca bir süre sürdürüldü. Yüce irade / Allah (c.c.) bu uzun süreçte müminleri iyice eğitmiş oldu.  Bu alanla ilgilide bir hayli ayeti kerime vardır. Biz sadece bir kısmını verebileceğiz. 

Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: Ben kendimi Allah’a teslim etmişimdir. Bana uyanlarda. Kendilerine kitap verilenlerle ümmilere de ki: Sizde İslam’a girdiniz mi? Eğer İslam’a girdilerse muhakkak hidayet bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse artık sana düşen ancak tebliğdir. Allah kulları çok iyi görendir.” ( Ali İmran: 20 )

Deki: Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda adil olan bir kelimeye geliniz, kimimiz kimimizi Allah’tan başka Rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse Bizim gerçekten Müslümanlar oluğumuza şahit olun deyin.” ( Ali İmran: 64 )

Deki: Ey Kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni gereği gibi uygulamadıkça (din namına doğru) bir şeye sahip olamazsınız. Andolsun ki Rabbimden sana indirilen onlardan çoğunun küfür ve tuğyanlarını elbette artıracaktır. O halde artık o kâfirler topluluğuna üzülme!” ( Maide: 68 )

Deki: Kimin şahitliği en büyüktür? Deki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Şu Kuran bana onunla sizi ve her kime ulaşıyorsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Acaba Allah ile birlikte başka ilahların varlığına gerçekten siz mi şahitlik edersiniz? Deki: Ben (buna) şahadet etmem. Deki: O, ancak tek bir ilahtır ve ben muhakkak sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.”

Deki: Hiç şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, muvahhit olan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden olmadı.

Deki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.

Onun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum. Ve ben Müslümanların ilkiyim.

Deki: Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka Rab arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Günahkâr hiçbir nefis başkasının günahını yüklenemez. Nihayet dönüşümüz ancak Rabbinizedir. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” ( Enam: 14-18 )

Artık sende beraberindeki Tevbe edenlerde emr olunduğu gibi dosdoğru ol. Ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı çok iyi görür.

Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş dokunur. Zaten sizin Allah’tan başka yardımcılarınızda yoktur. Sonra size yardımcıda olunmaz.” ( Enam: 161…)

Deki: Ey kâfirler! Ben sizin ibadet etmekte olduklarınıza tapmam. Sizde benim ibadet ettiğime tapanlar değilsiniz. Sizin ibadet ettiklerinize tapacak da değilim.Sizde benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz. Sizin dininiz sizin olsun, benim dinimde benim.” ( Kafirun: 1-6.) Ayrıca; Enam 135, Taha, 70-172, yunus, 79-82, araf 115-126 Şuara 57-73. .. bakılabilir.

Üçüncü Yöntem ve aşama

Tebliğde “yöntem ve aşama” son olarak; “Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir”. (Enfal. 39) İnsanlık içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmet”in (Ali İmran. 110) insanlığa sunacağı en önemli ve nihayi kulluk görevi budur. Çünkü insanlık fitnenin ( Yani batıl- zorba güçlerin, batıl din ve ideolojilerin dayatmaları) altında yaşatılarak Tevhid İslamını tanıyamamakta / Allah’ın hak dinine ulaşamamaktadırlar. İşte insanlık içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmet olan Muhammed ümmeti; Allah’ın kullarını Allah’ın diniyle tanıştırma / Allah’ın diniyle buluşturma işi olan “fitneyi ortadan kaldırma” yükümlülüklerini CİHAD-KITAL eylemleri ile yerine getirdikten sonra din seçme tercihi ile insanları baş başa bırakır. “Dinde zorlama yoktur… Bakara. 256” ayetinin gereği işte o zaman devreye girer.

 

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu