Yazılar

Makale: Hz. Nuh (a.s.) Kısasında Yoldaki İşaretler

Allah, bizim kurtuluşumuzun ilke ve prensiplerini içerisinde barındıran yüce kitabı Kur’an-i Kerim’de, birçok peygamberin kıssasını gündemimize taşımaktadır. Allah’ın bu kıssaları gündeme getirmesi tabi ki boşuna veya tarih bilgimizi artırmak için değildir. Rabbani davetin örnek şahsiyetleri olmaları hasebiyle Peygamberlerin mücadele örnekliğini öğrenmemiz, buralardan Rabbani davetin nasıl yapılması gerektiğinin usul ve metotlarını tespit etmemiz için bu kıssalar Kur’an’da gündemimize getirilmektedir. İşte Rabbimizin kitabında, biz Müslümanların gündemine taşıdığı kıssalardan bir tanesi de Nuh (a.s)’ın kıssasıdır. Nuh (a.s) kıssasında, biz Müslümanlar için çokça yol işaretleri söz konusudur. Bu işaretleri tespit etmek ve İslâmî mücadelemizi bu yol işaretlerini esas alarak sürdürmemiz gerekmektedir. Nuh (a.s.)’ın kıssasında bizlerin gündemine getirilen yol işaretlerinin bir kısmı şu şekildedir:

1) Tarihin her döneminde, Allah’ın dini olan İslâm’ı insanlara ulaştırmakla görevli olan tüm peygamberlerin ortak daveti her zaman; Allah’tan başka ilâhın olmadığı hakikat ilkesi üzerine olmuştur. İnsanlık tarihine baktığımızda insanların genel olarak bu konuda bir sapma yaşadıklarını görmekteyiz. Yani bir yaratıcı olarak Allah’ı kabul ettikleri halde, O’na ait olan birtakım özellikleri Allah’tan başka varlıklara vererek bu varlıkların ilâhi bir güce sahip olduklarına inanmışlardır. İnsanların ilâhi dinden ve düzenden sapmalarının sebebi hep bu şekilde olduğu için de İslâm dininin en fazla üzerinde durduğu konu her zaman tevhid, yani Allah’ın tek ilâh olduğu hakikati olmuştur. Kimi toplumlarda heykeller, kimi toplumlarda bazı hayvanlar, kimi toplumlarda peygamber veya evliya denilen insanlar, kimi toplumlarda ise siyasi liderler, kimi toplumlarda da para ve güce dayanan hususlar ve ayrıca da soyut şeyler ile somut bazı varlıklar Allah’ın haricinde ilâh olarak kabul edilmiştir. Nuh (a.s.)’ın kavmi de bu noktada hak yoldan saparak, Allah’a ortak koşmak olarak tanımlayacağımız şirkin içine sürüklendikleri için Nuh (a.s.)’ın da dâvetinin bu şekilde başladığını görüyoruz. Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Hâla sakınmaz mısınız? dedi.” (Mü’minûn, 23)

2) Putçuluğun mucitleri Nuh (a.s.)’ın kavmidir. İnsanlar tarihi süreç içerisinden nice soyut veya somut varlıkları tanrılaştırdıklarını ve onlara taptıkları bir vakıa olarak söz konusu olmuştur. Dünyada var oluş amacını unutan ve kendisini yaratan Rabbiyle kurması gereken gerçek ilişkiyi kurmayan insanlar, şeytanların da saptırmasıyla nice zamanlar hak yoldan ayrılarak batıl inançları ve yaşam tarzlarını benimsemiştir. Nuh (a.s.)’ın peygamber olarak gönderildiği kavmi de daha önce hak yol üzere yaşam sürerken daha sonraları Allah ile kurmaları gereken ilişkiyi kurmayarak, şeytanların kendilerine nice yanlışları güzel göstererek benimsetmesi ve dünyada var oluş amaçlarını unutmaları neticesinde, daha önceleri kendilerini hakkı ve hakikati hatırlatsınlar diye sâlih kimselerin resimlerini veya heykellerini yapmış ve nesiller geçtikçe bu heykellerin yapılış amacı unutulmuş ve yavaş yavaş bu heykellere tapınılmaya başlamışlardır. Böylece de insanlık tarihinin ilk putçuluk inancı ortaya çıkmış ve bir daha insanların gündeminden bir türlü çıkmamıştır. Günümüzde putçuluğa meydan okuyan ve onu en net şekilde reddeden bir din olan İslâm’a mensubiyetleri olan insanlar bile putçuluktan tamamen kendilerini koruyabilmiş değillerdir. Yine nice inanç ve düşünce sahipleri heykelleri kutsama, onlara tazimde bulunma şeklinde putçuluğu sürdürdüklerini görmekteyiz.

Şunu da ifade etmek gerekir ki putçuluk, sadece bir insan suretinde yapılan heykele tapmak değildir. En doğru manasıyla put: kişinin hayatının merkezine koyduğu şeydir. Bazen kendi nefsi, bazen para, bazen kadın, bazen mal-mülk, bazen yöneticiler vb. somut şeyler olduğu gibi bazen korku, bazen aşırı sevgi gibi soyut olan hususlarda olabilmektedir. Kişinin hayatının merkezine koyarak en fazla değer verdiği varlık, onun putudur. Dolayısıyla Nuh (a.s.)’ın peygamber olarak gönderildiği kavminin ortaya çıkardığı heykellere tapınma inancı faklı versiyonlarıyla da olsa günümüzde hâlen devam ettirilmektedir. Günümüzde Nuh (a.s.)’ın izinden giderek putçuluğu reddeden tevhid ehli insanlar bulunduğu gibi Nuh (a.s.)’ın kavmi gibi putçuluğu sürdüren, onların izinden giden insanlar da maalesef söz konusudur.

3) İslamî hareketin ve İslamî davetin temel ekseni, bütün çağlarda hep aynı olmuştur. Buda; yanız Allah’a kulluk ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak ilkesi üzere olmuştur. Bütün boyutlarıyla ibadeti/kulluğu yalnızca Allah’a mahsus kılmak, Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlerin davetlerinin ortak yönünü teşkil etmektedir. Kulluk, Allah’a teslimiyet göstererek ibadet etmek demektir. Yani yaratıcımız olan Allah’ın biz kullar için belirlediği her ne kural ve kaide varsa ona gönülden uymamız/itaat etmemiz kulluğun ta kendisidir. Yoksa kulluk, sadece belli başlı ritüel olan ibadetleri yapmak değildir. Hayatımızın tüm alanlarında belirleyici olarak Allah’ı kabul etmek ve bunu uygulayarak hayatımızla ispat etmek kulların en önde gelen görevleridir ve insanlar da zaten bu amaç için yaratılmışlardır; “Ben insanları ve cinlere ancak bana kulluk/ibadet yapsınlar diye yarattım” (Zariyat, 56) Nuh (a.s)’da diğer bütün peygamberler gibi bu hakikati insanların gündemine getirerek davetine başlamıştır. “Andolsun ki, Nuh’u kavmine gönderdik ve o: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka bir ilah yoktur. Hâla sakınmaz mısınız? dedi.” (Mü’minûn, 23)

4) Nuh (a.s) ve diğer bütün peygamberler toplumlarını Allah’ın azabıyla korkutmuşlar, dolayısıyla toplumları ile Allah’ı karşı karşıya getirmeye çalışmışlardır. Tebliğ ve davette öne çıkarılması gereken iki yöntem müjdelemek ve korkutmaktır. Rabbani eğitim modelini uygulayan tüm peygamberler gönderildikleri kavimleri bir taraftan Allah’a, Allah’ın istediği şekilde kulluk yaptıkları taktirde kendilerini bekleyen mükafatlarla müjdeledikleri gibi Allah’ın buyruklarını yerine getirmedikleri durumda ise karşı karşıya kalacakları azapla korkutmuşlardır. Dolayısıyla Nuh (a.s.)’da peygamber olarak gönderildiği kavmi uyarmış, Allah’a iman ederek Allah’ı razı edecek bir hayat yaşamadıkları durumda kendilerini bekleyen azapla onları korkutmuştur. “Ben, size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum.” (Hud, 26)

5) Peygamberler ancak kendilerine itaat edilsin diye gönderilmişlerdir. Kendirine peygamber gönderilen toplumun tüm bireyleri, yöneticisinden tutunda toplumun en alt katmanına kadar bütün insanlar mutlaka peygambere itaat etmelidir. Peygamberlerin Allah’tan getirdikleri emir ve yasaklara tam bir teslimiyetle itaat edilmeden kişinin mü’min olması mümkün değildir. Peygamberlerin Allah’tan getirdikleri ilkelerin bütününe teslim olarak itaat etmemek, “zamana uymuyor”, “onlar o zamandı”, “buralar içtihadi alanlardır” diyerek reddetmek veya bir kenara bırakmak bir mü’minin yapabileceği şey değildir. Böyle bir yaklaşım kişiyi İslâm dairesinin dışarısına çıkartır. Mü’minin yapacağı iş peygamberin Allah’tan getirmiş olduğu buyruklarının tamamına “başım, gözüm üzerine” diyerek hayatı peygamberin getirmiş olduğu buyruklara göre yaşamak olmalıdır. “… Allah’a kulluk edin; O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (Nuh, 3.)

6) Peygamberlere ve Rabbani davetçilere değil de bunların karşısında yer alanlara her ne sebeple olursa olsun; ister mal elde etmek, ister makam sahibi olmak, ister şan ve şeref elde etmek gibi sebeplerle itaat edenler, Allah’ın azabını hak ederler. İnsanlar için her zaman; bir taraftan hakka davet eden Rabbanî dâvetçiler olduğu gibi şer’e dâvet eden şeytanlar da olacaktır. Rabbani dâvetçiler insanları bir taraftan Allah’a kulluk yapmaya, dünyada var oluş maksatlarına uygun bir hayat yaşamaya dâvet ederlerken şeytanlar da insanları her daim Allah’a isyan etmeye, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, kan dökmeye, fitne ve fesat meydana getirmeye, peygamberlerin karşısında durarak onu yalanlamaya dâvet ederler. İnsan için apaçık bir düşman olan şeytan ve onun yeryüzündeki temsilcisi olan iki ayaklı şeytanlara uymak insanın hem dünyasını helak edeceği gibi hem de ahirette kaybedenlerden olmasına sebebiyet verir. “Nuh: Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular.” (Nuh, 21)

7) Nuh (a.s.) örneğinde olduğu gibi bütün peygamberlere ilk karşı çıkan kendi kavimlerinin önde gelen, toplumu yöneten ve yönlendiren insanları olmuştur. Toplumların öncülüğünü yapan ve bundan menfaat elde eden kimseler, Nebevî davetin karşısında durarak ilk düşmanlık yapan insanlar olmuşlardır. Kur’an’ın mele ve mütref dediği bu kimseler, peygamberlerin getirdiği dâvetin kendi çıkar ve menfaatlerine zarar vereceğini bildiklerinden her zaman peygamberin karşısında durarak onlarla kıyasıya bir mücadelenin içerisine gitmişlerdir. Sömürdükleri ve yönettikleri toplum üzerinden haksız kazanç ve itibar elde ettiklerinden dolayı, İslâmî dâvetin buna izin vermeyeceğini bildiklerinden İslâm dâvetine yanaşmadıkları gibi halkların da Müslüman olmalarına karşı çıkmışlardır. Peygamberler hakkında kara propaganda yaparak, çeşitli manipülasyon yöntemleri uygulayarak halkları peygamberlere iman etmekten uzak tutmaya çalışmışlardır. Halkların Müslüman olarak peygamberlere iman etmesi her zaman bu insanların korkulu rüyası olmuştur. Halkların Müslüman olması, halk üzerindeki oluşturduklarını iktidarlarına son vereceği için her türlü yöntemi kullanarak peygamberlerle mücadele etmişler ve halkları peygamberlere karşı düşman yapmaya çalışmışlardır. Peygamberler de toplumu yönlendiren bu azgın kâfirler dururken halkı hiçbir zaman karşılarına almamaya özen göstermiş, mücadelelerini hep toplumları yöneten etkin ve yetkin güçlerle sürdürmüşlerdir. “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki” (Nuh, 27)

8) Nuh (a.s.) kavminin önde gelenleri Nebevi daveti reddedişleri ve bu davetin karşısında antitezleri olarak öne sürdükleri hususlar bize göstermektedir ki bu insanlar hak daveti kabul etmemeye şartlandıkları için bu şekilde antitezler ileri sürmüşlerdir. Bunlar “Sizde bizim gibi bir insansınız, Sana basit insanlar iman etmiş, bizden bir üstünlüğünüz de yok, Sizleri yalancılardan sanıyoruz” (Hud, 27) Bu kimselerin peygamberlerin davetini dikkate alarak onun yanlışlığını ispatlamak yerine, topu taca atar şekilde gerekçeler öne sürdüklerini müşahede etmekteyiz. Bütün bu ithamların hak davetin batıl olduğunu ispatlamak için değil de halkları kendi saflarında tutmak gayesiyle bu itirazlarda bulunduklarını görmekteyiz. Bu zihniyete sahip olanlara göre insanın insana itaat etmesi doğru değilmiş! Oysaki kendileri de insanlar ve halkın kendilerine itaat etmesini istemektedirler. Yine toplumsal statüsü olmayan kimselerin iman etmesi bir inancın batıl olduğunun bir ispatıymış! Başkaları hakkında içlerinden taşıdıkları zanlarının da belirleyici olduğunu görmekteyiz. Oysa, Nuh (a.s.) yaptığı dâvetin ve kendilerinden istediği hakikatlerle bu söylenenin hiç mi hiçbir alakası yoktur. Nuh (a.s.) onlara; “şu yanlışları terk edin, şu doğru olan şeyleri yapın” diyor, onlar; “sen neden insansın” diyorlar. Bu şekilde konuyu akıl ve îzanla alakası olmayan bir boyuta taşıyarak dâvete icabet etmedikleri gibi halkları da manipüle ederek peygambere iman etmelerini engelliyorlar.

9) Peygamber gönderilen hemen her toplumun yaptığı gibi Nuh (a.s.) peygamber olarak gönderildiği toplumda, Hz. Nuh (a.s.)’ı peygamberliğini kabul etmemesinin en temel gerekçesi olarak Nuh (a.s.)’ın getirdiği dâvetin “atalarının dinine” uygun olmadığı gerekçesini öne sürmektedirler. Hak davetin karşısında kendilerinin öne sürdükleri antitezlerin en önemlisi her zaman bu olmuştur. Tarihin her döneminde kutsallaştırılan geçmişlerin din anlayışları, hak davetçilerinin en önemli engeli olarak karşımızda durmaktadır. Kimi toplumlar kafir olan atalarının izinden gitmeyi esas görür ve hak daveti kabule bu sebeplerle yanaşmazken, kendilerini dine nispet eden nice kimseler de geçmiş zamanlarda yaşayan alim, hoca, şeyh vb. şahsiyetlerin din anlayışlarını dinin esası haline getirerek bunları Kur’an ve Sahih Sünnetin önüne geçirip hak daveti bu gerekçelerle reddettiklerini görmekteyiz. “…Hem biz geçmiş atalarınızdan da bunu işitmiş değiliz.” (Mü’minun, 24.) Atalar dinini esas alanlar ve insanları bu algıya göre değerlendirenler, Hz. Nuh (a.s.) örneğinde olduğu gibi hak davetçilerini sapmışlık ile itham ettiklerini görmekteyiz. Kendileri Kur’an ve sünnette karşılığı bulunan dini bir kenara koyarak sapan ve böylece de atalarının izinden gitmeyi esas görerek hak yoldan ayrılan kimseler, hak yolun yolcusu olan kimseleri sapmışlıkla itham etmektedirler. Bu durum zaten kaçınılmaz olarak böyle bir sonucu doğurmaktadır. Eğer bu insanlar, kendilerini sapmış, Kur’an ve sünneti esas alan Müslümanları da doğru yolda görseler o zaman Müslüman olmamaları kendileri için çok büyük bir çelişki olurdu. Vicdanen ve toplum nazarında böyle bir çelişkiye düşmemek için kendilerini doğru yolda Müslümanları ise yanlış yolda olarak görmek zorundalar. Bu sebeple Nuh (a.s.)’ın kavmi de Nuh (a.s.) ve ona tabi olan Müslümanları yanlış yolda kendilerini ise doğru yolda olduklarını iddia ediyorlardı. “Kavminin önde gelenleri: «Gerçekte biz seni açıkça bir ‘şaşırmışlık ve sapmışlık’ içinde görmekteyiz» dediler.” (A’raf, 60)

10) Nuh (a.s.) ve hak davanın temsilcileri olan tüm peygamberler, insanları iman etmeleri için zorlamamış, bu konuda insanlara baskı yapmamışlarıdır. Hak davetin bütünüyle insanların gündemine taşımış, kabul ve reddetmede insanları kendi iradeleriyle baş başa bırakmışlardır. Peygamberlerin görevi ne pahasına olursa olsun insanları Müslüman yapmak değil, İslâm’ı onların gündemine getirerek onları kendi nefisleriyle baş başa bırakmak olmuştur. İçerisine sürüklendikleri bataklıktan kurtuluşun nasıl mümkün olacağını tüm çıplaklığıyla onların gündemine getirmiş, kendilerine uzatılan bu rahmet elini tutmak veya içerisinde bulundukları çıkmazların içinde kalmayı tercih etme kararını vermeyi kendilerine bırakmışlardır. Bunun sebebi, kendileri ikna olarak veya peygamberin daveti ve kendi inançlarını mukayese ederek doğruyu seçmeyen kimseleri siz zorlayarak Müslüman yapamazsınız da ondan. Her türlü zorlama insanı Müslüman değil, diliyle Müslüman olduğunu söylese de kalbiyle kafir yapar. Bu kimselere din dilinde “münafık” denilmektedir. Dolaysıyla görmekteyiz ki bizlerin görevi insanları zorla Müslüman yapmak değil, İslâmî dâveti tüm açıklığıyla ve anlaşılır şekilde muhataplarımızın gündemine getirmek ve onları ifadeleriyle baş başa bırakmaktır.  Nuh… “Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?”  (Hud, 28)

11) Nuh (a.s.), toplumuna hak daveti ulaştırma ve onları ikaz etme mücadelesi karşılığında herhangi bir dünyalık ücret beklentisi içerisine girmemiş, yaptığı mücadelenin karşılığını yalnız Alemlerin Rabbi olan Allah’tan beklemiştir. Yapılan veya yapılacak olan Rabbani davetin karşılığı olarak ücret talep etmek, dünyalık bir çıkar beklentisi içerisine girmek Nebevî çizgiye terstir. Yüce ve ulvi değerlerin, dünyalık olarak bir karşılıkları yoktur. Onların karşılığı ancak, Allah’ın hazırlamış olduğu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir hayalin kuşatamayacağı nimetler olan cennet nimetleridir. Bu şekilde ulvi olan ücret bırakılıp da dünyanın basit ve kalıcı olmayan, ayrıca Kur’an’da “semenen kâlilen/az bir karşılık” olarak ifadesini bulan şeyler olur mu? Hangi aklı başında bir tüccar, bu tür bir alış-verişi kabul eder? Daha çok ve daha kalıcı olan dururken daha az ve kalıcı olmayan şeyleri kim tercih eder? Bu sebepten dolayıdır ki tüm peygamberler, yaptıkları dâvet karşılığında gönderildikleri kavimlerden bir ücret talep etmemişlerdir. Zaten sizlerin yaptığınız dâvet karşısında ücret talep etmeniz, insanların sizin amacınızla ilgili kuşkular taşımalarına sebebiyet verir. Dâvetin içeriğiyle sizi anlamaya çalışmaz, dünyalık kazanmak için gayret gösteren birisi olarak sizi değerlendirmelerine sebebiyet verir. “Ey kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir” (Hud, 29)

12) Nuh (a.s.) kendisine karşı çıkan toplumun önde gelen insanlarının durum tespitini yaparak onlara üzerlerinde bulundukları bu durumun doğru olmadığını ifade etmiştir. Rabbani davetin temsilcileri de tıpkı Nuh (a.s.) gibi kendilerine karşı çıkan kitlelerin konum tespitini yaprak bunları insanlara ifşa etmeli ve mücadelelerinde bu minvali görmezden gelmemelidirler. Eğer dâvetçiler, özelliklede kendilerine karşı çıkan ve mücadele içerisine giren kimselerin konum tespitini iyi yapamaz ve bunu toplum nazarında ortaya koyamazsa bu mücadelenin başarıya ulaşma şansıda o oranda azalmış olur. Genellikle statükoyu elinde bulunduran zümreler, kendilerine menfaat sağladığı için nice yanlışları kabul ederek hayatlarını buna göre tanzim ederler. Herhangi bir bilgiye dayanmadan ve hakikat bilgisine ters olan nice inanç ve düşünceyi bünyelerinde taşırlar. İşte hak dâvetçilerin bu hususu gözden kaçırmadan, bu kimselerin toplum üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmak, toplumu yanlış yönlendirdiklerini gündeme taşıyarak halkları bilinçlendirmek gerekmektedir. Halklar bu gibi kimselerin etkisi altındayken İslâmî dâvete gönüllerini açmaları söz konusu olamaz. Bunun içindir ki Kur’an, Allah, tâğutu inkar etmeden Allah’a imanın söz konusu olamayacağını Bakara Sûresi 256. âyetinde ifade etmektedir. Buda bize; toplumun itibar ettiği, kendilerinin peşinden gittiği zümrelerin toplumları nasıl sömürdüğünü, aldattığını, helake sürüklediğini tüm çıplaklığıyla toplumların gündemine getirerek ifşa etmemiz gerektiğini, eğer bunu başardığımız taktirde bunun bir sonucu olarak insanları dinin hakikatleriyle yüzleştirmemizin mümkün olacağını bildirmektedir. Nuh (a.s.), İslâmî dâvete karşı çıkan, insanlar ile dâvet arasında engel oluşturan zümrelerin konum analizini yaparak ifşa etmeye çalıştığını görmekteyiz. “…ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.” (Hud, 29)

13) Davetin muhataplarının iman etmemek için öne sürdükleri meşru olmayan istekleri hak davetçileri tarafından kabul edilemez. İman etme karşılığında, hak davetin sahiplerinden taviz verme, daveti yumuşatma, ilkelerden ödün verme vb. gibi talepleri Nebevi davetin sahipleri tarafından kabul edilmemelidir. Hemen tüm peygamberlerin kavimleri, peygamberlerden birtakım tavizler koparmaya çalışmışlardır. Taviz koparmaya çalışmalarının sebebi ise, daha büyük tavizler vererek dâveti mecrasından saptırmak, iman etmemek için bir gerekçe bulmak gibi sebeplerdir. Eğer hak dâvanın müntesipleri, dâvalarından taviz verme girişiminde bulunurlarsa, o dâvanın Allah’ın dâvası olmadığı, dâvetçinin kendi dâvası olduğu, bunundan dolayı da dâva üzerinde tasarruf etmek hakkını kendinde gördüğü toplum nazarında ispat edilmiş olacağından, bu durum dâvanın hak bir dâva olduğu gerçeğini de ortadan kaldırır. Peygamberler kendilerinin oluşturdukları bir dâvanın temsilcisi değildirler. Onlar Allah’ın dâvasını, Allah’ın istediği şekilde insanların gündemine taşımak ve bu uğurda her türlü zorluğu göze alarak gayret ve çaba göstermeleri gereken, bunun neticesinde hangi tür bedeller ödenecekse o bedelleri ödemeye hazır olan insanlardır. Bu hakikatten dolayıdır ki tüm peygamberler kendilerinden istenen hiçbir tavize yanaşmadan mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Nuh (a.s.)’da kavminin kendisiyle uzlaşmak için istedikleri tavizlerin hiçbirisine yanaşmamış, mücadelesini Rabbanî metotla sürdürmüştür. Kendisine iman eden halk kesimlerini yanından uzaklaştırma tavizi istendiğinde bunu kabul edemeyeceğini, bunu kabul ettiği taktirde Allah’ın buyruklarının dışına çıkacağını ve bunun da kendisini Allah’ın azabına uğratacağını ilan ediyordu. “Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah’tan (onun azabından) kim korur?” (Hud, 30)

14) Kafirlerin meşru olamayan talepleri yerine getirildiğinde, Allah’ın azabının geleceği ifade ediliyor. Sınırlarını Allah’ın belirlediği bu dinin hiçbir ilkesi kendilerini bu dinin mensubu olarak gören kimseler tarafından pazarlık konusu edilemez, görmezden gelinemez. Böyle yapıldığı taktirde bu davetin Rabbani olma niteliği ortadan kalkar ve bunu yapanlar Allah’ın azabına duçar olurlar. Ne peygamberler nede Allah’ın dininin temsilcisi olan hiçbir Müslümanın Allah’ın dini üzerinde belirleyici olmak gibi bir yetkileri yoktur. Tüm peygamberler Allah’ın dinine, Allah’ın istediği gibi itaat ederek görevlerini yapmak zorunda oldukları gibi tüm Müslümanlar da Allah’ın kendilerinden istediği sorumlulukları Allah’ın istediği şekilde yerine getirmek zorundadırlar. Allah’ın hükümleri arasında önemli-önemsiz, olmasa da olur mantığıyla hareket ederek tasarrufta bulunamazlar. Gelinen noktada nice Müslüman olduğunu iddia eden kimselerin veya zümrelerin; Allah’ın dini üzerinde belirleyici olma hakkını kendilerinde görerek, bazı hükümleri önemsizleştirdiklerini, dinde olmayan nice konuları da dinin konusu halinde getirme hakkını kendilerinde gördüklerine tanıklık ediyoruz. Böyle bir durumu bazen sözde Müslümanların veya İslâm’ın maslahatı gereği de yaptıklarını söylemektedirler. Biz kullara düşen şey; Allah’ın hükümlerini Allah’ın istediği şekilde yerine getirme gayreti içerisinde olmaktır. Onları çeşitli sebeplerden dolayı pazarlık konusu haline getirmek değildir. “Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah’tan (onun azabından) kim korur?” Hud, 30

15) Peygamberler, Allah tarafından peygamber olduklarından dolayı bütün yetkiler ile donatılmamış, Allah’ın gözetimi altında sınırlı yetkiler kendilerine verilmiştir. Allah kendisine ait olan hiçbir yetkisini Peygamber dahi olsa bir insana vermemiş, bütün yetkileri kendi zatına tahsis etmiştir. Bugün kendilerinde birtakım yetkiler olduğunu iddia eden kimselerin (insanlara şefaat ederek hak ettikleri ilâhî cezadan kurtarmak; falan cemaate mensup olunduğunda sorgusuz cennete gideceği; bazı kimselerin gaybı bildiği; yine insanlar darda kaldıklarında bazı kimselerin insanların imdadına yetişerek kendilerine yardım edeceği vb.) bu iddiaları Allah’a iftiradır, kabul edilemez. Allah, kendi nezdinde en yüce ve sevimli kullar oldukları halde peygamberlere bile vermediği birtakım yetkileri, peygamber olmayan insanlara verdiğini iddia etmek ne akılla ne de gerçek din anlayışıyla bağdaşan bir yaklaşımdır. Bu tür yetkileri olduğu iddia edilen kimseler kendilerini peygamberden de daha üstün bir konuma çıkararak (her ne kadar söylemeseler de) ilâhî vasıflara sahip olduklarını iddia etmiş olmaktadırlar. Oysa, ulu’l-azm peygamberlerden olan Nuh (a.s.) bile bir insan olduğunu, insan üstü birtakım güçlerinin ve yetkilerinin olmadığını açık-seçik ifade etmektedir. “Ben size: “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum, gaybı da bilmem. “Ben bir meleğim” de demiyorum, sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, “Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir” diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir.” (Hud, 31)

16) Nuh (a.s.), kavminin kendisinden istedikleri talepler neticesinde, kavmini Allah ile karşı karşıya getirmiş ve bütün yetkilerin Allah’ın elinde olduğunu hatırlatmıştır. Kendisinin bir uyarıcıdan başka bir yetkisinin olmadığını defaatle ifade etmiştir. Tüm peygamberler, toplumları ile Allah’ı karşı karşıya getirerek uyarılarını yapmış, getirdikleri dinin Allah’ın dini olduğunu ifade etmiş, kendilerinin dinin üzerinde herhangi bir yetki ve belirleyici olmak haklarının olmadığını söyleyerek toplumlarına dâveti götürmüşlerdir. Bu şekilde hareket ederek insanlar nezdinde oluşabilecek; Allah’ı ve dini kullanarak menfaat ve çıkar elde etmek isteyen birisi olduğu yönünde insanların zihinlerinde oluşabilecek anlayışlara kapı aralamışlardır. Çünkü tarihin birçok döneminde Allah’ı ve dini kullanarak insanlar nezdinde meşruiyet elde etmek ve bunun üzerinden de menfaat elde etmek isteyen insanlar her zaman olmuştur. Nuh (a.s.), yaptığı dâvete olumlu karşılık vermeyerek yaptıkları zulme devam ettikleri taktirde başlarına geleceğini vaat ettiği azabın, kendisinin ortaya attığı bir iddia olmadığını bilakis Allah’ın vadettiği azap olduğunu ve o azabın ancak Allah’ın dilemesiyle ve yine Allah’ın istediği zaman başlarına geleceğini söyleyerek bu gerçeğe vurgu yapıyordu. “(Nuh) dedi ki: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz.” (Hud, 33)

17) İnsanları hidayete ve dalalete sevk etme yetkisi peygamberlere verilmemiş, bütünüyle Allah’ın elinde olduğu, Allah dilediğini hak ettiği için hidayete, dilediğini de hak ettiği için delalete ulaştıracağını ifade edilmiştir. Allah, yaratmış olduğu kullarına irade vererek doğruyu veya yanlışı seçme serbestiyeti vermiştir. İnsanoğlu, Allah’ın kendisine verdiği bu hak sebebiyle ister Allah’a, Allah’ın istediği şekilde kulluk yaparak cenneti, isterse de Allah’ın buyruklarını dikkate almadan yaşayacağı bir hayatın neticesi olarak cehennem hayatını tercih eder. Bu konuda tüm yetkiler insanların elindedir. Allah, hiçbir kimseyi kendisini cehenneme götürecek bir hayat yaşamaya zorlamadığı gibi zorla cennete götürecek bir hayat yaşamaya da kimseyi zorlamamıştır. İmtihan gereği bu konuda tüm yetkileri insanın eline vermiş, insana sadece kendisini cennete götürecek yolu göstererek teklifte bulunmuştur. Allah’ın gönderdiği teklifi reddederek cehennem yolunu kendisine yaşam tarzı hâline getiren ve o yolda direnen bir kimseyi Allah cehennem yolunda kalmasına rıza gösterdiği gibi cennet yolunu kendisine yaşam tarzı haline getirerek hayatını bu şekilde yaşama çabası içine giren kullarına da cennet yolunda kalmasına rıza göstermiştir. Bu konuda kendisi insanların zorlamadığı gibi hiçbir kimseye de insanları zorla hidayete veya delalete sevk etme hakkı ve yetkisi vermiştir. Peygamberler bile insanları hidayete ulaştırma veya hidayetten uzaklaştırma gibi bir yetkileri ve güçleri olmayan insanlardır. Bu hakikat Nuh (a.s.) tarafından kavmine hatırlatılmıştır. “…Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, (siz azgınlığı tercih ediyorsanız) ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez.….” Hud 34

18) Azmış ve sapıklığı bir yaşam biçimi haline getirmiş topluma, daveti ulaştıran peygamber dahi olsa, yaptığı öğüt fayda vermez. Eğer insan hakikati arıyorsa bu kimselere yapılan öğüt fayda verir. Fakat eğer insan kendisini en doğru yolda görüyor ve yaşamış olduğu hayatı kendisi için en doğru yaşam tarzı olarak kabul ediyorsa ve ayrıca da kendisini müstağni görüyorsa bu kimse, kendisine yapılan öğütlere kulaklarını ve kalbini kapatacaktır. İnsanlık tarihinin önümüze bir hakikat olarak serdiği bu ibret levhaları bize göstermektedir ki Hak davetin müntesipleri öğüt verdiği toplumları iyi analiz etmeli, herkesin iman etmeme ihtimali olduğunu unutmadan, eforunu öğüde açık insanlara yönlendirmeli. Müslüman, kendisi her türlü öğüde açık olması gerektiği gibi dâvet götürdüğü insanlar içinde yapılan öğüde kulak veren, kendisini müstağni görmeyen ve hakikat arayışı içinde olan insanları dâvet ve tebliğde önceliklemelidir. Öğüde kulaklarını kapatan ve kendisini müstağni gören insanlarla sürekli uğraşmasının zaman israfı ve akıntıya kürek çekmek olduğunu bilmeli ve bu şekilde yapılan dâvetin neticesinin olmayacağını bilmelidir. Nuh (a.s.), hakka ve hakikate kulaklarını ve gönüllerini kapatan kavmine söylediği ve Kur’an’ın bizim gündemimize Nuh (a.s.)’ın diliyle getirdiği gibi cahiliyye yaşantısını kendisine en doğru yaşam biçimi olarak gören ve her türlü öğüde kendisini kapatan kimselere yapılan öğüt fayda vermeyecektir. “…ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez.….” (Hud, 34)

19) Hiçbir insan, diğer bir insanın iyiliklerinden de yaptığı kötülüklerden de sorumlu tutulamaz. İslâm’da günahlar şahsidir. Bir çocuk hiçbir dahli olmadığı halde babasının ve annesinin yaptığı hatadan sorumlu tutulamayacağı gibi hiçbir anne ve babada çocuğunun yaptığı hatadan dolayı sorumlu tutulamaz. Anne-baba için gündeme getirdiğimiz bu hakikat tüm insanlar içinde böyledir. Fakat, yapılan hatalarda eğer kişinin bir dahli varsa, hatayı yapanlar gibi o da günah yüklenmiş olur. İnsanları haramların içerisine sürükleyen, küfür ve şirk anlayışlarını topluma empoze eden kimseler, insanların bu sebeple yaptıkları günahlara sebep olacaklarından dolayı vebal yüklenmiş, sapmalarına sebebiyet verdikleri kişilerin günahlarını da artı olarak yüklenmiş olacaklardır. Şunu da ifade edelim ki saptırdıkları insanların veballeri yüklenmeleri sapan kimselerin günah yüklenmedikleri anlamına gelmemektedir. Böyle durumda doğru yoldan sapan kimselerin günahlarında hiçbir eksiklik olmadan, saptıran kimseler de aynı günahın yüklenmesi söz konusu olmaktadır. Bütün bunlarla birlikte hiçbir kimse kendi dahli olmayan günahlarından dolayı sorumlu tutulamaz. Yine bir kimse, bir başkasının yaptığı hatandan sorumlu olmadığı gibi işlemediği bir günahın cezasını hak etmemektedir. Bu yönüyle günahlar, şahsidir. “…De ki: Eğer onu uydurduysam günahım bana aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz günahtan uzağım.” (Hud, 35)

20) Allah’ın azabı veya ölüm gelene kadar insanların iman edeceklerinden ümit kesmek, Nebevî hareket metoduna ters bir davranıştır. Haklarında bir hüküm bulunmayan kimselerin iman etme ihtimalleri her zaman söz konusudur. Nebevî hareket mensupları, ısrarlı bir şekilde dâveti sürdürmekten sorumlu olduklarını unutmadan, muhataplarının iman etmeleri noktasında ümitlerini kesmeden rahmet ve merhameti esas alan bir yöntemle dâvet yapmaktan sorumlu olduklarını bilmeli, dâvet sorumluluklarında yılgınlığa yer vermelidirler. Dinin onlardan istediği sorumluluğun; rahmet ve merhameti esas alan bir dâvet olduğunu bilmeli, neticenin ise bireylerin tercihleri ve Allah’ın muvaffakiyet vermesi neticesinde olduğunu unutmamalıdırlar. Nuh (a.s), uzunca diyeceğimiz bir zaman dilimi toplumunun iman etmeyeceklerine dair kendisine vahiy gelene kadar davetini sürdürmüş ve ancak vahiy geldikten sonra kavminin iman etmesinden ümidini kesmiştir. “Nuh’a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme.” Hud,36

21) Allah’ın bütün buyrukları sorgulanmaz ancak iman edilerek hayata aktarılır. Sorgulamak iman eden bir kimsenin tavrı değil, inkâr eden bir kimsenin tutumudur. Mü’min kimse Allah’ın buyruklarına teslim olarak onları gücü nispetinde uygulamaya çalışmalıdır. Bizler beşer olduğumuz için birçok alan bizim için gayb olmaktadır. Bizler birçok olayın arka planını bilemiyoruz. Allah ise yaratıcısı olduğu için tüm gizlilikleri bilendir. Allah kulları için hüküm koyarken de insanların maslahatına olacak fakat kulların emrin muhtevasını kavrayamadıkları hükümler söz konusu olabilmektedir. Kulları için hayırdan başka bir şey murat etmeyecek olan Allah’a iman etmenin getirdiği güvenle kul, Allah’ın emirlerini Allah’ın istediği şekilde yerine getirmelidir. Denizin olmadığı bir yerde gemi yapma emri olan Nuh (a.s.), Rabbinden aldığı emri sorgulamadan, kuşkuya kapılmadan yerine getirerek biz iman eden kimselere Allah’ın emirlerine karşı nasıl tavır takınmamız gerektiğini ortaya koyarak bize örnek olmuştur. “Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklardır!” (Hud, 37)

22) Allah, Nebevî davetin reddeden bütün toplumları cezalandırır. Cezanın mahiyeti farklı da olsa mutlaka bu böyledir. Allah, hiçbir topluma torpil geçmez. İnkâr eden toplumların bir kısmını tufan gibi bir cezaya cezalandırdığı gibi bazen de maddi ve manevi şekillerde cezalandırmaktadır. Tufan gibi toplumu tümüyle helak eden bir olayla cezalandırılmayan toplumlar da farklı bir şekilde cezalandırılmışlardır. Bazen manevi cezalar maddi cezalardan daha büyük felaketlere söz konusu olabilmektedir. Öyle günahlar vardır ki bu günahları işleyen kimseler yaptıkları günahların karşılığını görecekleri zaman daha önce ölmedikleri, daha uzun yaşayarak cezalarının daha fazla olmasından dolayı pişmanlık duyacaklardır. İnkâr ve küfürde direnmekte Nuh (a.s.)’ın kavminin gösterdiği tavrı ortaya koyan bir kimse cezalandırırken aynı tavrı ortaya koyan bir başka kimsenin cezalandırılmaması söz konusu değildir. Bu şekilde olan toplumların helak edilmemeleri haşa Allah’ın bazı toplumlara torpil yaptığı veya cezalandırmada bazı kimseler ayrıcalık tanındığı anlamına gelmemektedir. Allah, cezaları tehir eder fakat alsa ihmal etmez ve bu konuda kulları arasında zerre kadar zulmetmez. Allah’u Teâlâ, Nuh (a.s.)’ın nebevî dâvetini reddeden ve küfürde ısrarcı olan kimselerin kesinkes cezaya uğrayacaklarını, inkâr ve küfürlerinin karşılığını mutlaka göreceklerini ifade etmektedir. “…Onlar mutlaka boğulacaklardır!” Hud, 37

23) Kâfirler hikmetini kavrayamadıkları, Allah’ın emirlerini yerine getiren mü’minler ile alay ediyorlar. Allah’ın dinini Allah’ın istediği şekilde yaşayan Mü’minler ile, yalnızca Allah’ın emirlerini yerine getirdikleri için alan eden zihniyetler her dönemde çıkmaktadır. İslâm ve İslâmî değerlere bağlı yaşamaya çalışan Müslümanlarla alay eden zihniyetler tarihin her döneminde boy göstermişlerdir. Kendi yaşadıkları rezil ve insan onuruna yakışmayacak yaşamlarını görmezlikten gelerek onurlu bir hayatı yaşamaya çalışan ve kulluğu başkalarına değil de ancak Allah’a yapmaya çalışan Müslümanlarla alay ettikleri söz konusu olabilmektedir. Maddenin veya kendi nefislerinin kulu ve kölesi olan kimseler bir tek Allah’a kulluk etmek isteyen ve hayatını Allah’ın koyduğu hükümlere göre yaşamaya çalışan Müslümanları alay konusu haline getirebilmektedirler. Eşyanın veya kutsallaştırdıkları liderlerinin kulu ve kölesi olanlar Allah’tan başkasının uluhiyet ve rububiyetini reddederek yalnız Allah’ın uluhiyet ve rububiyetine inanan onurlu Müslümanları alay konusu haline getirebilmektedirler. Mü’min kişi, bu gibi kimselerin alaylarına aldırış etmeden Rabbinin kendisine emrettiği hususları yerine getirmeye çalışmalıdır. Nuh (a.s.) ve ona iman eden bir avuç Müslüman, kafirlerin kendilerini kınama ve alay konusu haline getirdikleri halde Allah’ın emirlerini yerine getirmenin onuruyla hareket ederek sorumluluklarından kaçmamış ve neticede kendileriyle alay eden kimselerin başına gelen o elim azabı daha dünyadayken müşahede etmişlerdir. “Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı.…” (Hud, 38)

24) İslami hareket ve onun müntesiplerine mukavemet eden ve onlar ile alay eden kimselerin bu yaptıkları yanlarına kâr olarak kalmayacak, asıl hayat olan kıyamet sonrası hayatta yaptıklarının aynısıyla cezalandırılacaklardır. Dünya mükafatları ile uhrevi mükafatlar bir olmadığı gibi dünya cezasıyla da ahiret cezası bir değildir. Ahirette karşılaşılacak mükafatlar ve cezalar daha şiddetli ve daha büyük olacaktır. Ahiretin hem mükafatları daha büyük olacak hem de azabı dünya azabından kat kat fazla olacaktır. Kimi zaman kâfirler, güçlü oldukları için mü’minleri alay konusu haline getirdikleri gibi onları cezalandırma, Rabbimiz Allah’tır dedikleri için intikam almaya kalkışarak onlara cezalar verebilmektedirler. Şu yaşadığımız dünya hayatı bir imtihan sahası olduğu için ve bazen de Allah iman eden kullarının imanlarından samimi olup olmadıklarını belirlemek için ve ayrıca da mü’minlerin Allah için canlarının vazgeçip geçemeyeceklerini de görmek için Müslümanlar üzerinde kâfirlere güç ve kuvvet vermiştir. Kafirler, İslâmî düşünceye fikirsel olarak karşı çıkmadıkları için şiddet kullanarak Müslümanları imanlarından döndürmeye çalışmışlardır. Böyle bir durum Allah’ı kullarını imtihan etmek içindir. İmanlarında samimi olup olmadıklarını görmek içindir. Mü’minler, küfürle mücadelede ilahi adaletin mutlaka tecelli edeceğini bilerek zorluklara karşı onurlu bir duruş sergilemelidirler. Bilmelidirler ki asıl ceza yeri olan ahirette, kendileri kurtulanlardan olacak, kafirler ise asıl hüsranı yaşayan, asıl kaybı yaşana ve bunun neticesinde Allah’ın kendilerine hazırladığı o alim ve aşağılayıcı azabı tadacaklardır. “Nuh, Dedi ki: “Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz!” (Hud, 38)

25) İslami mücadelede başarı, çok fazla insanı hidayet ile tanıştırmakta değil, davet görevinin Allah’ın istediği şekilde yapıp yapmadığımızla orantılıdır. Kafa sayısı ve elde edilen imkanlar hiçbir zaman başarıda ölçü olamaz. Her ne kadar pragmatist anlayışa göre başarı; hedeflenen dünyevî hedefe ulaşıp ulaşmamakla orantılıdır. Bu anlayışa göre, bir hedef için yola çıkan kimse eğer o hedefine ulaştıysa başarılı, ulaşamadıysa başarısızdır. Bu anlayışın İslâm nazarında hiçbir geçerliliği yoktur. İslâm dâvası öyle bir dâvadır ki kaybedeni asla olmayan bir dâvadır. Allah’ın gösterdiği gibi bir hedefe yürüyen bir Müslüman, kendi üstüne düşen sorumlulukları tümüyle yerine getirerek mücadele ediyorsa hedefine ulaşsa de ulaşamasa da kazananlardan olacaktır. Ya dünyada zafer elde ederek kazanacak, ya da şehadet gibi bir payeye ulaşarak ahirette tümüyle kazananlardan olacaktır. Kaybettiği gibi görünen yerde bile kişiye kazandıran bir dâvadır İslâm dâvası! Nuh (a.s.) çok uzun bir zaman dilimi ve her türlü tebliğ yöntemi kullanarak halkına dâvet götürdüğü halde O’na çok az kimse iman etmişti. İslâm nazarında Nuh (a.s), kazananlardan olmuştu. Çünkü üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş ve bunun bir neticesi olarak da kavmine isabet eden helakten kurtulmuştu.  “…Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.”  Hud, 40

26) Allah’ın azabından kurtulan veya kafirler ile mücadelede başarı elde eden Mü’minler, kendilerinden geçerek, zaferin coşkusuna kapılarak, gurur ve kibir gösterisi yaparak, eğlence ortamları oluşturarak değil, ancak Allah’a kendilerini azaptan kurtardığı ve kendilerine başarı nasip ettiği için tevazu içerisinde şükretmeli ve Rablerini zikretmelidirler. Bunun sebebi, başarılarının arkasında bu başarıyı kendilerine nasip eden Allah Azze ve Celle olduğu içindir. Müslüman bir kimse bilir ki, eğer Allah kendilerine yardımını göndermez ve zafer nasip etmezse kendi gayretleriyle başarıya ulaşmaları mümkün değildir. Başarının arkasında Allah olduğu bir durumda da kişinin başarıyı kendinde görerek nefsine pay biçmesi nasıl mümkün olur ki? Allah’ın Rasûlü, hicri 8. yılda Mekke’yi feth etmiş, sırf Allah’ın dinine insanları çağırdığı için doğup büyüdüğü memleketi kendisine dar eden ve inancının gereklerini yerine gitme noktasında izin vermeyerek baskı uygulayan ve bunun neticesinde Medine’ye hicret etmek zorunda bırakılmış, Medine’ye hicret ettikten sonra kendisiyle yıllarca savaşan ve başta amcası olmak üzere birçok arkadaş ve dostunu bu savaşlarda kaybeden Efendimiz, Mekke’yi feth ettiğinde büyük bir zafer kazandığı halde, büyük bir zafer kazanan bir komutan edasıyla değil, sanki bir suç işlemiş kişinin tavrıyla Mekke’ye girmiş, dili ve kalbi hep Allah’a şükür ve tevbe ifadeleriyle meşgul olmuştur. Nedeni ise; Efendimiz biliyordu ki kendisine Mekke’yi feth edebilecek bir gücü veren, ancak alemlerin Rabbi olan Allah idi. Nuh (a.s.) ve O’na iman eden kimseleri o azgın kavmin yaşayacağı akıbetten kurtaran Allah, kendilerine ilahi yardım geldiğinde nasıl hareket etmeleri gerektiğini onlara, onların örnekliği üzerinden de bize öğretmiştir. “(Nuh) dedi ki: “Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Hud, 41)

27) Allah’ın azabına kimlerin duçar olacağı Nuh (a.s.)’a bırakılmadığı gibi, hiçbir beşere de bırakılmamıştır. Bugün yanlış şefaat anlayışıyla veya bazı mistik yaklaşımların iddia ettikleri gibi bazı insanların bu işte yetkilerinin olduğu yaklaşımı kesinlikle yanlış bir anlayıştır ve reddedilmelidir. Kendilerine şeyh, evliya gibi sıfatlar verilen kimselerin kendi müritlerini cehennem azabından kurtararak cennete götürecekleri iddia edilmektedir. Hatta bu anlayışa sahip olan kendisine hoca denilen bir zatın, “meleklerin -hak ettiği için- cehenneme götürdükleri bir mürid, eğer Nakşibendi tarikatının Hâlidiye kolundan olduğunu söylemesi durumunda meleklerin cehenneme götürmekten vazgeçerek cennete götüreceklerini” iddia etmişti. Bu inancın müntesiplerine göre bir kimse işlediği amellerden daha çok, mensup olduğu tarikat sebebiyle cenneti veya cehennemi hak etmektedirler. Yine bu anlayışa göre; mahşerde, şeyhlerin müritlerini abalarının altına alarak cennete götüreceklerini ifade etmektedirler. Şunu çok rahat ifade edebiliriz ki, eğer bir kimse dünyada iman ve bunun neticesinde işlediği ameller neticesinde Allah’ın rahmetini kazandıracak bir hayat yaşayarak cenneti hak edemediği bir durumda, hiçbir kimse onu cennete koyamaz. Allah böyle kimseleri cezalandıracağını vadetmiştir. Yine bir kimse inancı ve yaptığı ameller neticesinde cehennemi hak etmişse, bu kimseyi de kimse Allah’ın azabından kurtararak cennete götüremez. Şunu tekrar ifade edelim ki Allah’ın, peygamberlerine bile vermediği bir yetkinin, peygamber olmayan kullarına verildiğine inanmak herhalde makul kabul edilebilecek bir inanç değildir. Bu konuda tek yetkili merci Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c)’tır. Nuh (a.s.) gibi ulul-azm peygamberlerden olan ve Allah’ın “senin aileni kurtaracağız” sözüne istinaden Allah’ın azabını hak edecek bir inanç ve amel sahibi olan oğlunun cezalandırılmaması noktasında istekte bulununca Allah tarafından uyarılarak, cezayı hak edecek bir inanç ve amel ortaya koyanlar kim olursa olsunlar mutlaka cezalandırılacakları ifade edilmiş ve bu şekilde talepte bulunduğu için de Nuh (a.s.) uyarılmıştır. “Nuh Rabbine duâ edip dedi ki: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin.” (Hud, 45)

28) Peygamberlerde bizim gibi beşerdirler. Bütün insanlar gibi onlara da vahyin inmediği konularda hata yapabilirler. Nuh (a.s.), azabı hak edecek bir hayat yaşayan ve kafirlerin inançlarını benimseyen oğlu için “aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!” emrinden yola çıkarak “O benim ailemdendir” diyerek, oğlunun iman etmediğini dikkate almadı, oğlunun ailesinden olduğu yaklaşımından hareketle ve belki de bir ümitle Allah’tan oğlu hakkında istekte bulunuyor. Oysaki Allah adil-i mutlaktır. Oğlu da diğer iman etmeyerek azaba duçar olan insanlar ile aynı suçu işlemişti. Diğer insanlara isabet eden azabın oğluna da isabet etmesi adil-i mutlak olan Allah’ın adaletinin gereğiydi. Nuh (a.s) bu gerçeği unutarak Rabbinden istekte bulunuyor. Allah’ın hiçbir kimseye bu konuda ayrıcalık tanımayacağı gerçeğini hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu hakikati Rabbimiz, Nuh (a.s.)’ın oğlu için bulunduğu talebe verdiği cevapla şu şekilde bizim gündemimize getirmektedir; “Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” (Hud, 46)

29) Allah’ın hükmü konusunda duygusal olarak hareket edilmemeli, Allah’ın hükmü kişinin aleyhine de olsa içten bir bağlılık ile teslim olunmalıdır. Allah’ın hak edenlere verdiği ceza konusunda da duygusal davranarak bu cezayı hak edenlere acımaması gerekir. Bir kimse hak etmediği bir cezayla karşı karşıya kalırsa bu kimse için tabi ki insan üzülür. Fakat kendisine daha önce, yaptığı taktirde ceza göreceği söylenmiş ve yaptığı hatada cezayı hak ettirecek bir suçsa, bu durumda olan kimselere acımak merhamet değildir. Bu kimseler hak ettikleri şeyin karşılığını hak ettikleri biçimde almışlardır. Hele bir de adil-i mutlak olan Allah bir kimseye yaptıklarının karşılığı olarak bir ceza vermişse o durumda bir Müslümanın hiç mi hiç acımaması gerekir. Böyle bir durumda bizim tek üzüleceğimiz bir durum vardır o da böyle kimselerin hidayetle tanışmadan, kendilerine yazık etmeleri olmalıdır. Yine ayrıca, böyle kimseleri yapageldikleri yanlışlardan uzaklaştırmak için bizler üzerimize düşen sorumlulukları hakkıyla yerine getirip getirmediğimiz meselesi olmalıdır. Başta şirk olmak üzere zulme bulaşmış toplumların başına gelen musibet ve belalardan dolayı üzülmek mazlumlara yapılmış bir hakarettir. Allah, Nuh (a.s.)’ın zalim kavminin karşı karşıya kaldığı azaptan dolayı duygusal hareket etmeyelim diye şu ifadelerle bize hitap etmektedir; “…O zalimler topluluğunun canı cehenneme!” denildi.” (Hud, 44)

30) Allah ancak kişileri yaptıkları ameller ile ödüllendirir ve cezalandırır. Hiç kimse ne babasından nede hacı dedesinden dolayı ödüllendirilmeyeceği gibi kötü baba ve dededen veya içinden yaşadığı toplumdan dolayı da cezalandırmaz. Ödül ve cezada Allah’ın kriter olarak dikkate aldığı husus, kişinin sahih imanı ve bu imanına uygun hareket edip etmediği hususudur. Allah’ın bunun dışında başka bir kıstası yoktur. Yani kişileri iman ve amellerinden dolayı değil de müntesibi olduğu kavimden dolayı mükafatlandırıp veya cezalandırmaz. Yine, kişiyi babasından veya atalarından dolayı cezalandırıp veya ödüllendirmez. Yine içinde bulunduğu mezhep, meşrep, cemaat ve gruptan dolayı ödüllendirip veya azaplandırmaz. Bu hakikati Allah, Kur’an-ı Kerim’de Nuh ve Lût (a.s.)’ların hanımları ve yine Nuh (a.s.)’ın helak olan oğlu üzerinden öğretmekte ve ayrıca da kendisinin insanlar için iman ve önder seçildiği ifade edilen İbrâhim (a.s.)’ın çocukları içinde aynı talepte bulunması neticesinde Allah’ın verdiği cevapta görmekteyiz. Allah’u Teâlâ İbrâhim (a.s.)’ verdiği cevapta şu şekilde buyurur; “Benim ahdim zalimlere ulaşmaz” (Bakara, 124) Nuh (a.s.)’da peygamber olduğu halde oğlunu boğulmaktan kurtaramadığı gerçeği yine Kur’an’ın bize bu konuyla ilgili bildirdiği bir başka örnektir.

31) Peygamber ailesine mensup olmak insanı dinde üstün bir dereceye çıkartmıyor. Nuh (a.s.)’ın oğlunun tercih ettiği inanç ve bu inanca uygun davranışlarından dolayı helak edilen toplumla birlikte helak olduğu örneğinden de görmekteyiz ki, peygamber gibi bir babaya sahip olduğu halde cehennem ehlinden olmak söz konusu olduğu gibi, Firavun gibi bir kocaya sahip olduğu halde cennette gitmekte söz konusu olabilmektedir. Peygamber bir babaya sahip olduğu halde üstün bir mevkie gelemediği gerçeği ortada olduğu halde, ne yazık ki bugün bazı inanlar, babalarının attıkları sudan dolayı kendilerini diğer insanlardan üstün görmektedirler. Irkçılık ve Ulusçuluk anlayışları işte böyle bir anlayış üzerine oturmaktadır. Bu anlayış, babalarının attığı o pis suyun diğerlerinkinden daha üstün olduğu tezine dayanmaktadır. Oysaki İslam’da insanlar toplumun en hakir gördüğü bir sınıfına sahip olsa, iman edip takva sahibi olduğu oranda diğer insanlardan üstün olabilmektedirler.

32) Allah’ın azabından kurtuluş asla mümkün değildir. Kâfir olan insanların Allah’ın azabından kurtulacakları yönünde ki zanların doğru olma ihtimalinin söz konusu olmayacağı gibi Nuh (a.s)’ın oğlu gibi azaptan kurtulacak yerlerin olabileceği anlayışları da kesinlikle yanlıştır. Günümüzde, insanların kıyamet azabından kurtulmak için uzayda başka gezegen aramaları kendilerini Allah’ın azabından kurtaramaz. Allah’ın ilâhi adaleti gereği olan hükmü geldiği zaman insan her nerede olursa olsun ve hangi durumda olursa olsun, o hükmün gereğinden kurtulamaz. Allah bir konuda hüküm verdiği zaman, o hükmün kapsamına giren tüm insanlar o hükmün kapsamından kurtulamazlar. İnsanların kendilerini Allah’ın hükmünün kapsamı dışında tutabilecekleri yönündeki zanları kendilerine pişmanlıktan başka bir kazanç sağlamayacaktır. Konuyla ilgili olarak Allah Azze ve Celle şu şekilde buyurur; “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” (Nisâ, 78) “Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi.” (Hud, 43)

33) Allah’ın çeşitli orduları vardır. Dilediği zaman kafir toplumlara karşı mü’min kullarına bu ordularıyla yardım eder. Her şeyin yaratıcısı Allah olduğundan ve Allah’ın her şeye gücü yettirebilme kudretine sahip olmasından dolayı, dilediği zaman dilediği varlıkları mazlum ve müstahzaf kullarının yardımına göndererek zalimlerden intikam aldığı orduları olarak kullanmaktadır. Genel olarak Allah zalim kullarını mazlum veya Müslüman kullarıyla cezalandırmak istemektedir. Fakat insan kullarının buna güçlerinin yetmediği bir durumda o zaman insan dışındaki diğer ordularını devreye koymaktadır. Tarihin tanıklığıyla ve Kur’an’ın da gündeme getirmesiyle biliyoruz ki Allah, inkara şartlanmış ve zulmü kendilerine bir yaşam tarzı haline getirmiş toplumlardan yarattığı çeşitli varlıkları askeri olarak kullanarak intikam almıştır. Kur’an’da gündeme geldiği şekliyle bu ordular; Tufan olan su, insanları diz üstü çökerterek yok eden ses, deprem, rüzgâr, kuşlar, meleklerdir ve tabi ki insanlardır. İnsanlık tarihinden ilk sapmayı yaşayan ve zulmü kendilerine bir yaşam tarzı haline getiren toplum Nuh (a.s.)’ın kavmi de Allah’ın ordularından olan yağmur/su ordusuyla helak edilmiştir. Nuh (a.s.) ve iman edenlerin sayısı çok az olduğundan ve o kavmin yaptığı zulmü engelleyecek güçleri de olmadığından, Allah diğer ordularını devreye koymuş, normalde insanlar için bir rahmet olan suyu onların helak olmaları için bir sebep kılmıştır. “(Nihayet) “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!” denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine yerleşti. Ve: “O zalimler topluluğunun canı cehenneme!” denildi.” Hud, 44

34) Allah’ın emirlerini ve verdiği hükümleri sorgulamak veya kabullenmemek, kişiyi cehalet bataklıklarına sürükler. Cehalet, kişinin Hakkı olduğu şekilde bilmemesidir. Yine eksik bilmesi, yanlış bilmesi de cehalettir. İslâm’a göre cehalet, kişinin bilgisiz olması değil, hakkı ve hakikati doğru bilmemesi, Allah’ı hakkıyla tanıyamaması ve O’na hakkıyla kulluk yapmamasıdır. Allah’ı hakkıyla tanıyıp kulluk yapmasından dolayı, Allah’ın sahip olduğu birtakım sıfatları Allah’tan başkasına vermesi ve kulluğu da bu şeylere yapmasıdır. Kur’an genel manada kişinin bilgisiz olmasını değil, çok bildiği halde yanlış bilerek hakka ve hakikatlere düşmanlık yapmasını cehalet olarak görür. Bu sebepledir ki Efendimiz, bir toplumu yönetecek kadar bilgi birikimi olan Amr ibn Hişam’a “cahillerin atası” anlamında “Ebû Cehil” künyesini vermiştir. Günümüzde de bilgileri sebebiyle kendilerine Prof. Dr. gibi unvanlar verildiği halde Kur’an’ın cehalet dediği bataklığın dibine kadar sürüklenmiş insanlar söz konusudur. Dolayısıyla İslâm’a göre cehalet Allah’ı hakkıyla tanımamak, O’nun insanlar için koyduğu ölçülere uymamak anlamına gelmektedir. Allah’ın insanlar için koymuş olduğu ölçüleri sorgulamak, karşı gelmek kişiyi cahiller sınıfına sokar. Çünkü adil-i mutlak olan Allah, hiçbir zaman adaletin dışında bir hüküm vermez. Allah’ı verdiği hükümlerde sorgulamak veya doğru hüküm vermediğini düşünmek O’na zulüm isnat etmek manasına gelir ki, buda insanı cehalet bataklığına sürükler. Allah’u Teâlâ, Nuh (a.s.)’ın oğlunu, sahip olduğu inancı ve yaptığı davranışlar sebebiyle aynı inancı ve davranışlara sahip olan kafir kavimle birlikte helak olmasına hükmetmiştir. Nuh (a.s.) ise, oğlunun cezalandırılmamasını istediğinde Allah’u Teâlâ O’nu bu konuda uyararak oğlu hakkındaki verdiği hükmün adaletin kendisi olduğunu, helak olan kavimle aynı inancı ve davranışları sergilediğini ve bunun neticesinde olarak da helak olduğunu hatırlatarak verdiği hükme rıza göstermesini, yoksa verdiği hükmü sorguladığı taktirde cahillerden olacağını kendisine bildirmiştir. “…Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” (Hud, 46)

35) Mü’minler bir hata yaptıkların da yaptıkları bu hatalarda ısrar etmez, hatalarından hemen dönerek Rablerine tövbe ederler. Müslüman, hata yapmayan kimse değil, düştüğü hatada ısrar etmeyen kimsedir. İnsan, beşer olması hasebiyle kendisini tümüyle hatalardan kuruması mümkün değildir. Küçük veya büyük hatalara düşmesi insan için her zaman söz konusu olabilmektedir. Bu sebeple İslâm insanın hataya düşmemesi noktasında uyarılarda bulunmuş ve ona bu konuda yol göstermiş fakat hataya düştüğü zaman nasıl hareket etmesi gerektiğini de öğretmiştir. İslâm, kişinin hataya düştüğü durumda hatada ısrar etmeden hemen hatadan vazgeçerek Allah’tan bağışlanma dilemesini istemiştir. Bu şekilde olan kullarını Allah’u Teâlâ Kur’an’da övmüştür. Allah’ın dinini en güzel ve mükemmel şekilde yaşayan peygamberler de kimi zaman ve özelikle de vahyin olmadığı konularda bazen hata yapmışlardır. Yaptıklarının hata olduğunu öğrendiklerinde veya Allah tarafından kendilerine bildirildiğinde hatalarında ısrar etmemiş, hemen tevbe ederek kendilerini düzeltmiş ve bu konuda bizlere güzel örneklik oluşturmuşlardır.  Nuh (a.s.)’da hata etmiştir fakat yaptığı hata kendisine bildirildiği zaman o hatasında ısrar etmemiş, hemen Rabbine tevbe etmiştir. “Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!” (Hud, 47)

36) İnsanın işlediği ve Allah’ın da affına uğramayan günahlar, kişi için iki dünyada da zarar ve ziyan sebebi olur. Allah’ın haram kıldığı ve kullarını sakındırdığı günahlar, kişinin manevi dünyasına zarar verip tahribatlar oluşturduğu gibi bazı günahlar da insanın diğer insanlarla arasındaki ilişkilere büyük çapta zarar verir. Manevi dünyası iflas eden insandan daha büyük zarar gören bir kimse yoktur. Kişiyi ayakta tutan ve kulluğunu güzel şekilde yapmasına sebebiyet veren husus kişinin manevi dünyasının güçlü ve sağlam olmasından geçmektedir. İman sorunu yaşayan veya kalp hastalıklarına müptela olmuş bir kimse, bu yönüyle kendisini düzeltmediği durumda davranışları da düzgün olmayacaktır. Kalbine araz olan hastalıklar onun dış dünyasına da sirayet edecek, bu dünya hayatını Allah’ın istediği şekilde başarılı olarak tamamlayamayacaktır. Bütün bu sebeplerden dolayı kişi tüm günahlardan kendisini koruyarak hayatını sürdürmeli, hatalara düştüğü durumda da hatada ısrar etmeyerek kendini hemen düzeltme yoluna gitmelidir. Bir kimse için asıl zarar ve ziyan hatada ısrar etmek ve bağışlanmak için günahlarından dönerek Rablerine yönelmemek, işlediği bu hatalarla Allah’ın huzuruna gitmektir. İnsanın yaşayacağı asıl zararın bu dünyada yaşadığı maddi kayıplar olmadığını asıl kayıpların hesap gününde Allah’ın huzurunda yaşayacağı kayıplar olduğunu unutmaması gerekir. Bu hakikat Nuh (a.s)’ın diliyle Kur’an’da şu şekilde gündeme getirilir; “…Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!” (Hud, 47)

37) Nuh (a.s.) kavminden gelen tehditlere aldırış etmeden kendisini tehdit eden kavmine meydan okumuştur. İslami hareket mensupları da hak davayı sürdürürken toplumdan kendilerine yöneltilen tehditlere aldırış etmeden, yılmadan ve toplumun tehditlerine karşı Allah’a güvenip dayanması gerekir. İslâmî hareket mensupları bilmelidirler ki hak dâvayı savundukları durumda, bâtıl ehli her daim kendilerine düşmanlık edecek, tehdit edecek hatta belki de işkence ve ölümlerle karşı karşıya kalacaklardır. Müslümanlar bir taraftan bu gibi durumlara hazır olacak bir taraftan da tehditlere boyun eğmeden mücadelesine devam edeceklerdir. Bâtıl ehli onları dünyada karşı karşıya kalacakları hususlarla tehdit ettiklerinde Müslümanlar ise onlara ilâhi cezayla tehdit etmelidirler. Bütün peygamberler, gönderildiği toplumlarda toplumları yöneten şımarık aristokratlar tarafından ölüm ve işkence gibi hususlarla tehdit edilmişlerdir. Fakat peygamberler kendilerine yapılan bu tehditlere aldırış etmeden mücadelelerini sürdürmüş, onlara boyun eğmemişlerdir. Kur’an-ı Kerim Nuh (a.s.) üzerinden de bu konuyu bizim gündemimize getirmiş, kavminin kendisine yaptığı tehditleri ve Nuh (a.s.)’ın da onların karşısında eğilmeden, taviz vermeden ve korkmadan mücadelesine devam ettiğini gündeme getirmiş hatta kendisinin de onları, karşı bir tavır olarak nasıl tehdit ettiğini gündeme getirmiş ve bize örnek göstermiştir. “Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin.” (Yunus, 71) “Dediler ki: Ey Nuh! (Bu dâvâdan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!” (Şuara, 116)

38) Hak dâvet toplum tarafından kabul görmese, kişi tek başına da kalsa, Allah’ın kendisinden istediği şekilde Allah’a teslim olmalı ve kulluğunu sürdürmelidir. Müslümanın asıl görevinin hakkıyla kulluk yapmakla birlikte İslâmî dâveti başkalarına da taşımak, onlarında kurtuluşlarına vesile olmaktır. İnsanlar İslâm’a gelmiyorlar diye kulluğunda ve sorumluluklarında gevşeklik göstermez, kulluğunu bu sebeple asla ihmal edemez. Herkesin cenneti tercih etme hakkı olduğunu bildiği gibi herkesin cehennemi tercih etmek hakkının da olduğunu bilir. Başka insanlar cennet yolunu tercih etmiyorlar diye oda “uydum kalabalığa” diyerek cennet yolundan ayrılamaz. Tek başına da kalsa, doğru bildiği istikamette bıkmadan, usanmadan, tereddüt etmeden yürür ve asla geri adım atmaz. O Rabbine karşı teslimiyeti esas alan, Allah’a, Allah’ın istediği şekilde kulluk yaparak Müslüman ismine layık olmaya çalışır. Bu şekilde Allah’ın emirlerine teslimiyet göstermek Nuh (a.s)’da dahil bütün peygamberlerin ortak özelliğidir. “…Ben, Müslümanlardan olmakla emrolundum.” (Yunus, 72)

39) Allah, hak davanın müntesiplerini destekleyerek yeryüzünde hakım kılar. Bunun sebebi, yeryüzünden barış, istikrar ve huzurun olabilmesi ve insanların kulluk imtihanlarını herhangi bir müdahaleyle karşılaşmadan sürdürebilmeleri için dünyada Müslümanların hâkim olması, insanları Allah’ın belirlediği hükümlere göre yönetmeleri gerekmektedir. Bunun için hak davanın mensuplarının, yer yüzüne varis olmak istiyorlarsa, Hz. Nuh (a.s) ve kendisine iman edenler gibi kendi kavimlerine karşı bütün görevlerini yerine getirip, kavimlerinden kendilerine gelen her türlü zorlamalara karşı geri adım atmayarak sabreden bir duruşu sergilemeleri gerekir. Yine yeryüzünde adâleti tahsis etmek için tüm gayretlerini ortaya koymalı, kulluk sorumluluklarını ihlaslı bir şekilde yaparak Allah’ın rızasına ve yardımına muvaffak olmaya çalışmalıdırlar. Bizim sorumluluğumuz her ne pahasına olursa olsun inşaların yönetimini ele geçirmek değil, Allah’a Allah’ın istediği şekilde kulluk yapmaktır. Eğer bizler kulluğumuzu hakkıyla yerine getirir ve güzel bir örneklik ortaya koyabilirsek o zaman Allah dünyada hakimiyet nimetini de bizlere nasip eder. Eğer biz Allah’ı razı edecek bir hayat yaşadığımız için Allah, bir lütuf olarak dünya hakimiyeti bize nasip etmezse biz hangi yol ve yöntemi denersek deneyelim, hangi güç ve kuvveti hazırlarsak hazırlayalım bu hedefe ulaşmamız mümkün olmayacaktır. Ulaşsak bile bu durum bizi cennete taşımayacak, günümüzdeki nice batıl devlet gibi başımızın belası haline gelecektir. Allah’ın koyduğu hükümler belirli olmayacak, çıkarlar, konjonktür gibi hususlar belirleyici olacak, beşerin ürettiği kanunlarla insanları bir karanlıktan diğer bir karanlığa sürükleyecek, İslâm’ın aydınlığına bir türlü ulaşamayacağızdır. Nuh (a.s.) ve O’na iman edenler gibi Allah’a kulluğumuzu Allah’ın istediği şekilde yaparsak, Allah ancak o zaman bizlere de ahiret güzellikleri yanında dünya güzelliklerini de nasip eder. “…Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık….” (Yunus, 73)

40) Hak davanın davetçileri kendi toplumları içerisinde güvenilir kimseler olmalıdırlar. Nuh (a.s.)’da diğer bütün peygamberler gibi, kendi kavmi içerisinde güvenilir bir kimseydi. Kavmi tarafından onun bu yönüyle alakalı bir eleştiri gelmemiştir. Müslüman dava adamları buna çok dikkat etmelidir. “Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.” (Şuara, 107) Peygamberlerin, başka toplumlar içerisinden değil de kendi kavimleri içerisinden seçilmesinin en temel sebebi de bu olsa gerekir. Allah, peygamberleri kendi toplumları içerisinde her türlü olumlu özellikleri ile toplum tarafından bilinen kimseler arasında seçmiş ve onları kavimlerine nispet ederek “kardeşleri” diyerek nitelendirmiştir. Bütün bunlar bize göstermektedir ki toplumların kendilerini tanıdığı ve emin/güvenilir olan dâvetçilerin topluma götürdükleri dâvetin çok daha etkili olduğu, bunun tam tersi olan güvenilir olmayan dâvetçilerin ise topluma götürdükleri dâvetin etkili olma şansının olmadığını nebevî dâvet üzerinden görmüş oluyoruz. Dolayısıyla topluma götürdüğümüz dâvetin karşılık bulmasını istiyorsak öncelikle toplumun bizden emin olacağı bir kimliğe sahip olmamız gerekiyor. Şunu hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor ki dâvetin kendisi ne kadar mükemmel olursa olsun eğer onu temsil eden kimseler emin ve güzel örneklik ortaya koyamıyorlarsa böyle bir dâvetin başarılı olma olasılığı yoktur. Tüm peygamberler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ilk iman edenlere baktığımızda, hemen hepsinin kendisine karşı duydukları güvenden dolayı İslâmî dâvete icabet ederek Müslüman olduklarını görmekteyiz. inşaAllah Allah’ın rahmetine nail olmuştur Ahmed Kalkan hocamızın da dediği gibi; çok güzel bir yemeği, üstü-başı pislik içinde, çok kötü kokan bir garson servis etse, bu yemek iştahla yenir mi?” diyordu. Yani, yemeğin güzel olması kadar onu servis eden garsonun da temiz olması önemlidir. Allah, insanların dünya ve ahiret saadetlerini sağlayacak bir nizama insanları çağırmaları için toplumun tanıdığı, dâveti en güzel şekilde temsil edecek ve toplum tarafından güvenilir kabul edilen kimseleri seçerek onları peygamber olarak göndermiştir. “Hani onlara kardeşleri Nuh: «Sakınmaz mısınız?» demişti.” (Şuara, 106)

41) Müslüman dâva adamı, yılmadan ve pes etmeden, kısa vadeli değil, zamanını Allah’a bırakarak kendi üzerine düşen görevleri yerine getirmekten sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Kısa vade de başarı ve Allah’ın yardımı gelmediği zaman, davayı sorgulamak ve pes etmek, farklı kulvarlara yönelmek, yılgınlık göstererek bireyselleşmek gibi hak dâvaya ihanet diyeceğimiz yaklaşımlara düşmemeye dikkat edilmelidir. O bilmelidir ki dâvasını sürdürürken yoluna birçok engeller çıkacaktır. Ona düşen şey, o engelleri yoldan kaldırarak yoluna devam etmek olmalı, engeller ortadan kalkıncaya kadar o yolda kalmaya sabretmelidir. Yoldaki engellerin, kısa vadede aşılamaması onu farklı yollara tevessül etmeye itmemeli, yolun doğru ve cennete götüren bir yol olduğu konusunda şüpheye düşmemelidir. Yol işaretlerini Allah’ın kitabında ve gönderdiği peygamberlerin kıssalarında bizim istifademize sunduğu yolu terk ederek “kestirmeden giderim” veya “bu yol daha az riskli” diyerek Kur’an ve sünnette karşılığı bulunmayan veya zorlama yorumlarla âyet ve hadisler bağlamlarından koparılarak zannî bir takım deliller üzerinden hareket edilerek seçilen yolun kendisini istikamet üzere tutmayacağını bilmeli, gitmek istediği asıl hedefi olan Allah’ın rızası, cennete ve dünyada Allah’ın hükümlerinin belirleyici olması hedefine bu şekilde varamayacağını anlamalıdır. İslâmî mücadele 950 yıl da sürse Müslüman dâva adamları, dâvalarını sürdürmekte bir yılgınlık göstermemeleri gerekir ki, başarı ve Allah’ın yardımına nail olunabilsinler. “Andolsun, biz Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik, içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulme devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi. Böylece biz onu ve gemi halkını kurtardık ve bunu alemlere bir ayet (kendisinden ders çıkarılacak bir olay) kılmış olduk.” (Ankebut, 14)

42) Kur’an-ı Kerim’de Peygamberleri, mü’minler için takip edilmeleri gereken en güzel örnek şahsiyetler olarak gösterdiği gibi Allah iman etmeyen peygamberlerin eşlerini de takip edilmemesi gereken ve ancak kâfir kadınlar için birer örnek olduklarını ifade etmektedir. Bunun sebebi bu kadınlar davetin bütün boyutlarıyla hak olduğunu bildikleri halde iman etmeye yanaşmamalarından kaynaklanmaktadır. Yine bu kadınların diğer insanların iman etmemesi için çok ciddi bir gayret ortaya koyarak, onların iman etmemelerinin sebebi oldukları için de bu duruma düşmüşlerdir. Bu tür bir yaklaşım kendilerini kafir kadınların örneği konumuna düşürmüştür. Peygamberin en yakınında bulunduğu halde ve peygamberin hak bir dâvetçi olduğunu bildikleri halde çeşitli sebeplerden dolayı iman etmemeleri, diğer insanların da dâvetten yüz çevirmelerine sebebiyet vermiştir. Bundan dolayı Allah, peygamberleri mü’minler için örnek olarak gösterirken, iman etmeyerek tarafını kâfirlerden yana belirleyen peygamber eşlerini de tüm kâfir kadınlar için bir numune olarak zikretmektedir. Kur’an, Nuh ve Lût (a.s.)’ların eşlerini bu yönüyle gündeme getirerek bunların eşleri olan peygamberin dâvasına ihanet ettiklerini zikredilerek bunun bir neticesi olarak azaba uğrayacakları ifade edilmektedir. “Allah, inkâr edenlere, Nuh’un eşini ve Lut’un eşini örnek verdi. İkisi de, kullarımızdan salih olan iki kulumuzun nikâhları altındaydı; ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah’tan gelen hiçbir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: ‘Ateşe diğer girenlerle birlikte girin!’ denildi.” (Tahrim, 10)

43) Rabbani davet bütün boyutları ile her türlü meşru yöntem kullanılarak topluma ulaştırılmalıdır. Nuh (a.s.) bunun en mükemmel örneklerinden birisidir. Mesajı toplumun bütün katmanlarına ulaştırmak için her türlü vasıtayı kullanmış, özel tebliğ yaptığı gibi açık tebliğ de yapmıştır. Birebir tebliğ yaptığı gibi genel dâvet de yapmıştır. Gece insanları Allah’ın dinine dâvet ettiği gibi gündüz de anlatmış fakat kavmi iman etmeye yanaşmamış. “Dedi ki: «Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum.” (Nuh, 5) «Sonra ben onları açıktan açığa da davet ettim. Sonra, onlarla hem açıktan açığa hem de gizli gizli konuştum.” (Nuh, 8-9) Nuh (a.s.) bu şekilde çok boyutlu bir şekilde daveti toplumun gündemine getirdiği halde kavminin O’na verdiği tepki ise şu şekilde olmuştur; “Doğrusu ben, senin onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip direttiler.” (Nuh, 7) Peygamberlerin onların dünya ve ahiret saadetini içerisinde bulunduran dâvetine tahammülleri olmayan kafirler, dâvete her muhatap olduklarında tepkilerinde her geçen gün daha da ileriye gitmişler, dâvete muhatap olmamak için her türlü vasıtaya başvurmuşlardır. Oysa aşığın olduğu bir yerde aşıktan kaçmak, ışığın varlığını reddetmek ne kadar ahmakça bir durumsa bu kimselerin kendilerini dünya ve ahiretin aydınlığına ulaştıracak İslâmî dâvete kulaklarını tıkamaları, gözlerini kapatmaları da aynen bunun gibi akılı selim bir kimsenin kabul edemeyeceği ahmakça bir duruştur.

44) Tüm peygamberler gibi Nuh (a.s) da insanları hak olan bir sisteme/dine çağırmasına karşılık, gönderildiği kavmin önde gelen liderleri ise toplumu batıl değerlere ve sistemlere çağırıyordu. Peygamberler, insanları, kendilerine hem dünyada hem de ahirette saadet getirecek bir sisteme olan Allah’ın dinine dâvet ederken, kavminin şımarık ileri gelenleri ise insanları dünyada karanlıkların içerisine sürükleyecek ve ahiretlerini cehennem çukurlarından bir çukura itecek olan hayata insanları çağırıyorlardı. Günümüzde de İslâmî davetin karşısında duran ve insanları başta demokrasi, laiklik, kapitalizm vb. batıl din ve anlayışlara çağıran insanlar da Nuh (a.s) kavminin yaptığı şeyin aynısını yapmaktadırlar. Bu ideolojilere insanları çağıranlar, toplumları bir karanlıktan diğer bir karanlığın içerisine sürüklüyorlar, aydınlık bir gelecek olan İslâm’ın aydınlığına ulaşmalarına fırsat vermiyorlar. Ellerinde bulunan tüm imkanları kullanarak insanları bu batıl dinlerine ve ideolojilerine davet ediyorlar. “Ve dediler ki: -Kendi ilahlarınızı bırakmayın; bırakmayın ne Vedd’i, ne Suva’ı, ne Yeğus’u, ne Ye’ûk’u ve ne de Nesr’i.” (Nuh, 23)

45) Allah gönderdiği hak davetçiye iman eden kimseleri, kafir kavme karşı mutlaka üstün kılarak destekler ve onları ortaya koydukları ve hakkını verdikleri bu mücadelelerinin sonunda kafir kavmin zulmünden kurtararak, onları yeryüzüne varis kılar. Allah, Nuh (a.s) ve onun davetini kabul eden kimseleri o zalim toplumdan kurtarmıştı. Kafir kavim suda boğulurken, Nuh (a.s) ve iman eden kimseler gemiye binerek kurtulmuşlardı. Allah her dönemde kendi dinine yardım eden kimseleri, ilâhi yardımıyla Nuh’un gemisi gibi gemilere bindirerek kurtarır! Önemli olan bu gemilere binecek liyakati göstermemizdir. Kulluğunu bütün boyutlarıyla Rabbinin kendisinden istediği gibi yapan kimseleri, Allah hem kendi katından hem de onlardan sonra gelen insanlar arasında güzellikler ile yad edilmesini sağlar. “Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık. Bütün âlemler içinde Nuh’a selam olsun. İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.” (Saffat, 78-81) Hem Allah’ın katında hem de vefat ettikten sonra insanlar nezdinde iyiliklerimizle yad edilmek istiyorsak o zaman Allah’a, Allah’ın istediği şekilde kulluk etmeli ve Allah’ın dâvasının kutlu bir neferi olarak ölüm gelene kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz.

Nuh’a (a.s.) ve O’nun yoldaki işaretlerini takip eden kimselere selam olsun.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu