Yazılar

Makale: HUD (A.S.) HAYATINDAN YOLDAKİ İŞARETLER

Hamd, Alemlerin Rabbi olan, kâniat üzerinde tek tasarruf sahibi olan, mülkünde ortağı bulunmayan Allah’a, salât ve selam Efendimize, O’nun ailesine, ashabına ve O’nun ve tüm peygamberlerin yolunun yolcusu olan bütün mü’minlerin üzerine olsun.

Allah’ın insanlar arasından seçerek, insanlara önder ve model kıldığı peygamberlerin hayat pratikleri biz müminler için çok önem arz etmektedir. Allah’ın insanlık ailesinin hayatına son bir müdahale ederek yol göstermek için gönderdiği son kitap olan ve maksadı asla tarih bilgisi vermek olamayan Kur’an-ı Kerim’in neredeyse üçte biri Peygamber kıssalarından oluşmaktadır. Kur’an’ın, kıssalara bu kadar fazla yer vermesinin sebebi bizlere tarihi bilgiler sunmak değildir. Bu kıssaların Kur’an’da gündeme getirilmesinin ana gayesi, Allah’a ve O’nun dinene iman eden mü’minlere, İslâmî mücadelenin tarihi seyrini bildirmek, bu mücadele için ortaya konulan gayretleri göstermek, İslâmî mücadelenin yoldaki işaretlerini bildirmek, peygamberlerin dâvetlerini kabul etmeyerek onlara düşmanlık eden kafirlerin akıbetleri üzerinden iman etmeyenlere mesaj vermek, zikredilen bu kıssalar vesilesiyle iman edenlerin kalplerini pekiştirerek sabretmelerini sağlamak ve ortaya koydukları mücadelenin neticesinde kazananların kendileri olacağının müjdesini vermek olduğunu söyleyebiliriz. Bizler, Kur’an’da gündemimize getirilen Peygamber kıssalarını iyi tahlil etmeli, burada Rabbimizin bizler için belirlediği yoldaki işaretleri tespit ederek, İslâmî mücadeleyi bu işaretler çerçevesinde sürdürmemiz gerekmektedir.

Kur’an’ın bizim gündemimize taşıdığı Peygamber kıssalarından bir tanesi de Hud (a.s) ile Ad kavmi arasında geçen mücadeledir. Nuh (a.s.)’ın uzun yıllar süren ve neticede Allah’ın yardımıyla iman edenlerle birlikte kurtulduğu ve iman etmeyen tüm kafirlerin ise helak edilesinden sonra tarihin kaydettiği kıssaların ilki Hud (a.s)’ın hayat mücadelesidir. Hud (a.s.)’ın ile Ad Kavminin hayat mücadelesinde karşımıza çıkan ve bizim tespit etmeye çalıştığımız yoldaki işaretlerden bir kısmı şunlardır:

1) Allah, her topluma kendi içlerinden birisini peygamber olarak göndermiştir. Kendi toplumu içerisinde fıtratını bozmamış, küfür ve şirk bataklığına bulaşmamış kimseleri seçerek, onları toplumlarına elçi olarak görevlendirmiştir. Peygamberlerin kendi kavimleri içerisinden seçilmesinin temel sebebi olarak da şunları söyleyebiliriz: Topluma yabancı olmayan, aksine toplumun kendisini tanıdıkları kimseler olmaları, toplum tarafından dürüst kişiliğinin ve kimliğinin biliniyor olması, yine kendilerine her konuda güvenilecek kimseler olmaları, toplumun müptela olduğu her türlü yozlaşmalardan kendilerini koruyarak uzak durmuş olmaları ve aynı zamanda kendi içerisinde yaşadığı toplumu hem kendisinin yeteri kadar tanıyor olmaları hem de toplumların kendisini tanımaları gibi hususlar olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca şunu da ifade etmek gerekir ki Allah, Hud (a.s.)’ı, peygamber olarak gönderildiği Ad kavmine nispet ederek “kardeşleri” olduğunu ifade etmektedir. Kardeşlik kelimesi, bünyesinde anlam olarak sıcak ve yakın bir ilişki ve duyguyu barındıran bir kelimdir. Ötekileştirmeyi değil, kucaklamayı anlam dünyasında barındıran bir kelimedir. Bu sebepledir ki Hud (a.s.) kavmine merhametle yaklaşmış, haklarındaki azap emri gelinceye kadar sabır ve merhametle onlara dâveti götürmeye devam etmiştir.  “Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u peygamber olarak gönderdik….” (A’raf, 65)

2) Her peygamberin ortaya koyduğu mücadele örnekliğinde olduğu gibi Hud (a.s)’ın mücadelesinde de dâvetinin özünü; kulluk edilecek tek mercinin ve ilahın yalnız Allah olduğunun kabul edilmesi ilkesinin oluşturduğunu görmekteyiz. Bu kutlu davetin topluma verdiği mesaj ise; insanın yeryüzündeki asıl maksadının yalnız Allah’a ibadet etmek olduğunu hatırlatmak, hayatı bütün boyutlarıyla yalnız Allah’a has kılarak ibadetini bütünüyle Allah’a yapması gerektiğini, zihinlere ve kalplere kazımak olmuştur. Hayatın bir bütün olduğunu ve bu bağları birbirinden koparmadan, hayatı bütün alanlarıyla Allah’ın emrine uygun şekilde yaşamak gerektiğini haykırmışlardır. Yine, kendisine mutlak manada itaat edilerek emrine girilecek otoritenin Allah olduğunu, Allah’a ait olan hiçbir hakkın Allah’tan başkasına verilmemesi gerektiğini hatırlatmışlardır. Yine dinin temel düsturu olan Allah’a kulluk emrinin hiçbir şekilde geri plana atmadan, ne halkın dediği gibi; “çalışmakta bir ibadettir” yaklaşımıyla ne de kendilerini İslamî harekete nispet eden kimselerin dediği gibi; “hizmet için gerektiğinde Allah’ın çeşitli emirleri terk edilebilir” anlayışları bâtıl odluğunu, bu gibi mesnetsiz yaklaşımların doğru olmadığını da ortaya koymaktadır.

Şunu da ifade etmek gerekir ki ibadetin yalnızca Allah’a yapılması gerektiği gibi, hangi ibadetlerin öncelikli ve ne zaman yapılması gerektiği hususları da tek ilah olan Allah’ın belirleyeceği şekilde yapılmalıdır. Tek ilâh olan Allah’ın dinine iman ettiğini söyleyen bir kimse, Allah’ın emirleri üzerinde tasarrufta bulunma hakkını kendisinde göremez, aksine Allah’a, Allah’ın istediği şekilde kulluk yapma çabası içerisinde olur. Hud (a.s.)’da insanları sadece Allah’a kulluk yapmaya dâvet etmiştir. Burada şunu da yine ifade edelim ki ibadet sadece namaz, oruç, hac, kurban gibi hususlar değil, bir kimsenin Allah’ın kendi hayatı için belirlediği ölçüleri gözeterek yaptığı tüm davranış ve sözlerdir. Eğer kişi, hayatı yaşarken Allah’a itaat ediyorsa kulluğu da Allah’a yapıyor demektir. Yok Allah’tan başkasına, Allah’a rağmen itaat ediyorsa o zamanda ona kulluk ediyor demektir. “….Onlara, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur.” (A’raf, 65)

3) Bir toplumun ve bireyin, Allah’ın peygamberlerini ve peygamberleri ile gönderdiği buyruklarını dikkate almalarının bir şarta bağlı olduğunu, o şartın da takva olduğunu görmekteyiz. Allah’tan, O’na yaraşır şekilde sakınmak olarak ifade edebileceğimiz takva burada, ibadetin yalnız Allah’a yapılması ve Allah’ın bir tek ilah olarak kabul edilmesinin şartı olarak gündeme getirilmektedir. Allah’a karşı sakınma bilinci olmayan kimselerin peygamberlerin hak davetlerine olumlu cevap vermeyecekleri de burada zımnen ifade edilmektedir. Hayatlarında Allah’ın dikkate olmayanlar, O’nu bir otorite olarak kabul etmeyenler, nasıl peygamberin Allah’tan getirmiş oldukları buyrukları dikkate alsınlar? Allah’ı dikkate almayan bir kimse nasıl O’nun buyruklarını dikkate alsın? Dolayısıyla biz bu ifadeden anlıyoruz ki Ad kavmi, Allah’ın bir yaratıcı olarak dikkate alıyor, fakat tek ilah olarak kabul etmiyorlardı. Allah’ı yaratıcı olarak kabul etmemek İslâm’ın kabul ettiği bir inanç değil, aynı zamanda hayat üzerinde kendisine itaat edilerek kulluğun ancak kendisine yapılması gereken bir varlık olarak da kabul edilmesi gerekmektedir. İşte bu anlayışın oluşmasının ilk şartı da bir yaratıcı olan Allah’tan sakınma bilincinin oluşmasıdır. O’nun sevgisini yitirme endişesi ve azabına uğrama korkusunun kişide bulunmasıdır. Bu konunun ehemmiyetinden dolayıdır ki tüm peygamberler gibi Hud (a.s.)’da, kavmine Allah’tan sakınan kimseler iseler Allah’a itaat etmeleri gerektiğini hatırlatmıştır. Allah’ı dikkate alıyoruz dedikleri halde O’nun kendileri için belirlediği ölçülere dikkate almayan ve O’na ait olan nice vasıfları başkalarına verenlerin samimi olmadıklarını böylece gündeme getirmiştir. “….Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” dedi.” (A’raf, 65)

4) Hud (a.s)’ın Hak davetinin karşısına, daha önce Nuh (a.s.)’ın örnekliğinde olduğu gibi yine toplumunun önde gelen, mele ve mütref kesiminden olan kimseler çıkmışlardır. Toplumun aristokrat kesimi, Hud (a.s) davetinin kendi dünyevî çıkarlarına uygun olmadığından, dâvetin karşı bir duruş sergileyerek hem kendileri ilahi daveti reddetmiş hem de halkların kabul etmemesi için halkı yönlendirmişlerdir. Burada şu iki önemli husus ön palan çıkmaktadır. Birincisi: Hak davetçileri olan peygamberler, davetlerini toplumu yöneten kimseler dahil, toplumun her kesimine ulaştırmıştır. İkincisi: Yönetici kadroların halklar üzerinde çok büyük etkilerinin olduğu ve halkların iman etmelerinin önünde ki en büyük engelin onlar olduğu gerçeğidir. Toplumlar, bu kimselerin kendilerine uygulayacakları baskılardan korktukları için peygamberlerin dâvetine icabet etmemiş, bu mücadelede kendilerinden korktukları yöneticilerden yana tavır geliştirmişlerdir.

Bunun bir örneğini de Hz. Muhammed (s.a.s.)’ın hak dâvetine gönüllerini açtıkları halde Mekke’nin oligarşik liderlerinden korktukları için Medine’ye hicret edemeyen, Mekke feth edildiği gün iki bin civarında insanın Müslüman olduğunu ilan etmesi örneğinde görmekteyiz. Dolayısıyla Efendimiz, Mekke’yi askeri olarak feth etmeden önce Mekkelilerin kalplerini çoktan fethetmişti. Mekke fethedilip de insanların kendilerinden korktuklarından dolayı imanlarını açığa çıkaramadıkları lider kadro ortadan çıkınca, İslâm’a koştular. Şunu da ifade edelim ki İslâm, savaşı böyle durumlarda meşru görmüştür. İnanç özgürlüğünün olmadığı, toplumun bir kesiminin diğer bir kesimine inanç dayattığı bir durumda böyle bir topluma karşı savaş yapılması İslâm’ın meşru gördüğü bir durumdur. İnanç dayatılması ve inanç özgürlüğünün bulunmaması toplumda zulmün açığa çıkması demektir. İnandıkları dini, bir başkasının hak ve hukukuna saygısızlık yapmadan yaşayabilmek tüm insanların hakkıdır. Bu hak gasp edildiği durumda orada zulüm var demektir. Zulmü ortadan kaldırmak ise İslâm dinin gönderiliş maksatlarından bir tanesidir. “Kavminin ileri gelenlerinden inkar edenler dediler ki…..”  (A’raf, 66)

5) Halkı sömüren ve yönlendiren elit kitle, hak davet karşısında hiçbir makul gerekçe ortaya koymadan Allah’ın elçilerine birtakım isnatlarda bulunmuşlardır. Her elçinin hayatında bu isnatlar farklı da olsa, genel niteliği hep şu şekilde olduğunu gözlemlemekteyiz: Elit zümrelerin, hak davetin karşısında durmalarını toplumum nezdinde makul ve meşru bir gerekçeye dayandırma gayretleri yatmaktadır. Halkların üzerindeki hakimiyetlerini sürdürmek, halkın Allah’ın elçilerine iman etmelerinin önünde durmak ve dolayısıyla da mevcut çıkarlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmak gibi risklerden dolayı bu yolu tercih etmişlerdir. Dâveti, muhteva ve içerik yönüyle eleştiremeyen veya bâtıllığını ispat edemeyen bu zümre, çamur at izi kalsın misali toplumu davetçiden uzak tutmak ve dâvete muhatap olmamalarını sağlamak adına böyle bir gayretin içine girdiklerini görmekteyiz. Genel olarak bu isnatlar, sihirbaz, mecnun, şair, yalancı, akılsız gibi tamamen karalamaya yönelik olduğunu, dâvetçinin toplum nazarındaki konumunu zayıflatmaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Bu isnatlar, Hud (a.s) yönelik şu şekilde olmuştur; “…..Şüphesiz, biz seni akıl kıtlığı içinde görüyoruz. Biz senin mutlaka yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz.”  (A’raf, 66)

6) Kâfirlerin, vahye dayanan hak dine karşı tavırların da şu hususu gözlemlemekteyiz; kendi inanç ve mantıklarına uymayan hakikatleri anlama gayreti göstermeden reddetmektedirler. Kendi mantıklarına veya inançları veya geleneklerine uymayan ilahi hakikatlerin insana kazandıracağı kazanımları görmezlikten gelerek, kör bir saplantının içerisine girerek İslâm’ı reddettiklerini görmekteyiz. Bu da bize, kafir zümrelerin hak ve hakikatlere karşı nasıl bir tutum sergilediklerini göstermektedir. Kendilerini aydın, akıllı, çağdaş vb. nitelemelerinin gerçeği yansıtmadığını, aksine koyu bir taassubun içerisine saptandıklarını görmekteyiz. Gününüzde de İslamî değerlerin ve İslamî bir hayatın çağın gereklerine uygun olmadığı, dolayısıyla da akıl ve mantıkla kabul edilmesinin mümkün olmadığını gibi bir gerekçenin arkasına sığınarak İslâm’ın reddedilmesi gerektiğini söyleyen kimselerin varlığına tanıklık ediyoruz. Bu kimselere göre İslamî değerleri savunmak ve bunların uygulanmasını istemek akılla bağdaşmayan, ancak akıllı olmayan insanların kabul edeceği bir yaklaşım olduğu ifade edilmektedirler. İslâmî değerlerin yerine hâkim kılmaya çalıştıkları hususların mahiyetini iyice tahlil ederek kavramadan, İslâm’ın gerçekleştirmek istediği gayeleri görmezlikten gelerek veya en azından kavrama gayreti gösterilmeden hareket ettiklerini görmekteyiz. Ne akılla ne de İslâm’ın değerleriyle bağdaşmayan anlayışları toplum üzerinde hâkim kılmaya çalışanlar, kendilerinin içerisine sürüklendikleri çıkmazı görmemezlikten gelerek İslâm’a saldırdıklarını görmekteyiz. İnsan aklının mutlak manada doğruyu bulmasının mümkün olmadığı gerçeğini, insanlık tarihiyle yaşıt olan pratiklerden görmemiz gerektiği halde ne yazıktır ki gözlerimizi tarihimize de kapatarak hareket etmekte, kavrama kapasitesi kısıtlı olan, etkileşimlere açık olan veya en azından kendisini etkileşimlerden tümüyle koruması mümkün olmayan aklın verilerini esas görme yanlışlığına insanlık olarak düşebiliyoruz. Oysa insanlık tarihine baktığımızda insanlar vahiyden yüz çevirerek doğruyu tespit ederek kendilerini yanlışlardan tümüyle koruyabilmiş değillerdir. Tam aksine vahiyden yüz çevirdikleri oranda yanlışların ve aklın bile bayağı gördüğün çıkmazların/çirkinliklerin içerisine sürüklenmişlerdir. İşin garip tarafı aklın bile kabul etmesinin mümkün olmadığı yanlışların içerisine sürüklenen zümreler kendilerine içlerine düştükleri çıkmazları hatırlatan kimseleri akılsızlıkla itham etmişler, karşı çıkışlarını bu söylemler üzerinden yürütmüşlerdir. Bakın putperestlik gibi aklın bile kabul etmesinin mümkün olamayacağı akılsızlıkları yapanlar, Hud (a.s.)’a ne şekilde ithamda bulunuyorlar; “…..”Şüphesiz, biz seni akıl kıtlığı içinde görüyoruz. Biz senin mutlaka yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz.” (A’raf, 66)

7) Hud (a.s) kavmi, kendilerinin içerisinde bulundukları ve Allah’ın dinini yalanlama gibi tutumlarını görmezden gelerek, hak davetçisi olan Hud (a.s)’a yalan isnat ediyorlardı. Toplumlar üzerinde egemenliklerini tesis eden müstekbirler, kendi egemenliklerini tehlikeye sokacak her türlü yaklaşıma karşı tavır almış, bu yaklaşımların halk nazarında taban bulmasına fırsat vermemeye çalışmışlardır. Bunun sebebi, kendi egemenliklerinin sorgulandığı bir durumda halklar üzerinden elde etmiş oldukları çıkarlarının sekteye uğraması ve halkları istedikleri gibi yönetmek ve yönlendiremeyecekleri korkuları olmuştur. Tüm peygamberler ve İslâm dâvasının müntesipleri insanların egemenliğini değil de Allah’ın dininin egemenliğini gündeme getirdikleri için toplumları yöneten oligarşik liderler tarafından her zaman çeşitli baskılara muhatap tutulmuşlardır. Allah’ın dininin egemenliğini savunan ve tüm insanların faydasına olacak ilâhi hükümlerin toplumlar üzerinde belirleyici olması gerekeni gündeme getiren Peygamberler ve Onların yollarını takip eden İslâm davetçilerinin öncelikli olarak kaşı kaşıya kaldıkları durumun; çeşitli iftiralara muhatap tutulmaları şekilde olduğunu görmekteyiz. Başta, yalancı olmak üzere; sihirbaz, mecnun, akıl kıtlığı yaşayan gibi nice iftiralara uğratılmışlardır. Toplumları yöneten zümrelerin bu şekilde hareket etmelerinin sebebi, dâvetçiler üzerinde töhmet oluşturarak halkaları onlardan uzak tutmaya çalışmak istemeleridir. Bu insanlar çok iyi biliyorlardı ki eğer davetin kendisi veya dâvetçi üzerinde oluşturacakları töhmetler, halkları hem davetten hem de davetçinin kendisinden uzak tutacak, en azından onlara kuşkuyla bakmalarını sağlayacaktı. Böylece de kendileri istedikleri şekilde halkları manipüle edecek ve toplum üzerinden elde etmiş oldukları menfaatlerini sürdüreceklerdi. Bu yapmaya çalıştıkları şey bize şunu göstermektedir: Bu insanlar, asıl yalanın, Allah’ı ve Allah’ın insanlardan istediği hayatın yaşanması gerçeğini yalanlamak olduğunu göremeyerek, bunun yerine kendi hevalarından kaynaklanan bir hayatın yaşaması yönündeki iddialarının olduğunu fark edemeyerek veya etseler bile elde etmiş oldukları faydalardan dolayı bunu itiraf ederek hakikate kalplerini ve gönüllerini açarak yanaşmadıklarını böylece de hak dâveti yalanlamaya devam ederek dâvete karşı bir duruş sergilediklerini görmekteyiz. “….Biz senin mutlaka yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz.” (A’raf, 66)

8) Ad Kavminin ileri gelenleri, Hud (a.s)’ın hak davetini reddederek kendisi hakkında; “senin yalancılardan birisi olduğunu inanıyoruz” gibi gerçeği yansıtmayan ithamlarda bulunmuş, bu iddialarına karşı Hud (a.s.), sessiz kalmayarak, bu konuda kendisine yönelik yapılan itham ve karalamaların gerçeği yansıtmadığını ifade ederek kendisini savunduğunu görmekteyiz. Buda bize; hak davetçilerin kendisine karşı yapılan asılsız ithamlara karşı çıkarak, bu ithamların asılsız olduğunu kamuoyuna duyurması gerektiğini göstermektedir. Dâvet ettiğimiz inancın batıl olduğunu ortaya koyamayan kimseler, bunu davetçinin kimliği üzerinden yapmaya kalkacakların dolayı davetçiler bu konuya çok dikkat etmelidirler. Yusuf (a.s) gibi hapisten kurtulma gibi bir durumla karşı karşıya kalsa bile, kamuoyu tarafından da suçsuz olduğunun ortaya çıkmasını sağlamalıdır. Çünkü toplum nazarında yara almış olan kimliğiniz, her zaman insanların size kuşkuyla yaklaşmalarına sebebiyet verir. İnsanlar gelen olarak söylenen söze değil, söyleyen kininin kimliğine ve kişiliğine bakmaktadırlar. Bu durum sosyolojik bir olgu olarak da karşımızda durmaktadır. Yani, toplumlar tarafından benimsenen kimselerin, toplum üzerinde etki oluşturmaları her zaman daha mümkün olmaktadır. Bunun tersi olan insanlar ise halk tabiriyle “ağzıyla balık bile tutsa” sözüne itibar edilmediğini görmekteyiz. Toplumları ellerinde oynatan zalim müstekbirler bu durumu bildikleri için tarihin her döneminde İslâm dâvetçileri üzerinde töhmet oluşturmak istemişlerdir. Müslümanlara düşen şey de zalimlerin bu şekilde hareket ederek hem kendileri ve hem de temsilcisi oldukları dâvetlerini toplum nazarından itibarsızlaştırmak isteyeceklerini, böylesi bir durumda kalmaları halinde toplum vicdanında kendilerine atılan bu ithamların gerçek olmadığını ortaya koymaları gerektiğini bilerek hareket etmeleri gerekmektedir. Yani kendilerine atılan ithamlara sesiz kalarak veya kendini temize çıkaracak şekilde karşı bir duruş sergilememek dâvaya da bir yönüyle ihanet olmaktadır. Çünkü kişi, kendisine yönelik oluşturulan ithamlara karşı çıkmadığı zaman, bu ithamları kabul etmiş olarak görülür. Böylece de toplum nazarında ki kimliği, kuşkuyla yaklaşılan birisi olarak kabul edilir. Böyle bir davetçinin getirdiği davete de kimse icabet etmez. Bu sebepledir ki kendirine karalama maksadıyla yapılan tüm ithamlar peygamberler reddetmiş toplum nazarında kendileri temize çıkaracak bir duruş sergilemişlerdir. “Hûd şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende akıl kıtlığı yok…..” (A’raf, 67)

9) İslâmî davetin söylemini amacından saptırarak, insanların dikkatini davetçi üzerinde oluşturmak istedikleri ithamlara çekmek isteyenlere karşı Hud (a.s)’ın, insanların dikkatlerini tekrar İslamî davetin ana eksenine çektiğini görmekteyiz. Hak davetin hiçbir şekilde yanlışlığını ispatlayamayan bâtıl ehli, her dönemde davetçiler üzerinde şüpheler uyandırarak kitleleri İslâm davetçilerinden uzak tutarak kendi saflarında tutma gayreti içinde olmuşlardır. İslam davetçileri, batıl ehlinin bu sinsi yaklaşımlarını bilerek hareket etmeli, hem kedi kişiliği üzerinde oluşturmaya kalkıştıkları şüpheleri izale etmeli, hem de davetin ana eksenini gölgeleyecek bir durum ortaya çıktığında insanların dikkatini hemen ana meseleye çekmeye çalışmalıdırlar. İslâmî dâvetin ana eksenini her zaman tevhid akidesi oluşturur. Bu akideyi insanlara yalın haliyle ulaştırmak için peygamberler gönderilmiştir. Dolayısıyla tüm peygamberler yüklendikleri misyon gereği, toplumlarına ve kendileriyle mücadeleye girişen müstekbir kadrolara, başka bir maksatlarının olmadığını, ancak Allah’ın kendi üzerlerine yüklediği peygamberlik görevini yerine getirmeye çalıştıklarını, gayelerinin toplumların hem dünya hem de ahiret kurtuluşuna ulaştırmak olduğunu hatırlatmışlardır. Müstekbirlerin, Peygamberler ve İslâm dâvetçileri hakkında muhatap oldukları toplum nazarında oluşturmak istedikleri olumsuz algılar üzerinden değil, Allah’ın kendilerine yüklediği misyon üzerinden bir tanımlamayı esasa görerek bu misyonlarını ön planda tutarak sürekli buraya vurgu yapıklarını görmekteyiz. “…..Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” (A’raf 67)

10) Yine, Hud (a.s)’ın, insanların zihinlerinde oluşabilecek “Bu söyledikleri kendi fikri midir?” veya “acaba Allah’a iftira mı atıyor vb.” düşüncelerinin izalesi için gündeme taşıdığı ve kendisine itaat etmelerini istediği hakikatlerin, Allah’ın vahiyle bildirdiklerinden ibaret olduğunu hatırlattığını görüyoruz. Tüm peygamberler gibi Hud (a.s.)’da gündeme getirdiği hususların beşerî yaklaşımların ürünü değil, ancak ve ancak Allah’ın kendisine vahyettiği hakikatler olduğunu hatırlatmıştır. İslâm dininin kaynağının, peygamberden bile sudur eden beşerî doğrular olmadığını, din üzerinde belirleyici olmaya hakkının ancak ve ancak Allah’ın olduğunu hiçbir şüpheye ver vermeyecek şekilde ilan etmişlerdir. Dinin kaynağı konusunda oluşacak bir kuşku ister istemez insanları o dinden uzak durmalarına, en azından kuşkuyla yaklaşmalarına sebebiyet verir. Bu sebeple dinin sahibi Allah’tır ve bu yönüyle peygamberler de dahil hiçbir ortağı yoktur. Peygamberler ancak Allah’ın buyruklarını örnekleyerek insanlara model olur ve insanların anlamakta zorluk çektikleri meseleleri açıklarlar. Yine, vahiyde detaylandırılmayan/kapalı kalan meselelerin detaylarını açıklarlar. Yoksa peygamberlerin de din üzerinde hüküm koyma, helal ve haram belirleme yönüyle bir yetkileri yoktur. Onlar da Allah’ın dinine tabi olmak, tüm insanlar gibi Allah’ın koyduğu ölçülere uymak zorundadırlar. İslâm davetçilerinin en temel görevi, Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiklerini, Allah’ın bildirdiği şekilde insanların gündemine taşımaları olmalıdır. İslâm dâvetçileri, kendi doğruları, içinde yaşadıkları toplumun kültürel olarak doğru kabul ettikleri algılar, beşer ürünü olarak üretilen doğrular değil vahyin hakikatleri esas görerek, vahyi insanların gündeminde taşınmalıdırlar. Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır ki üretilen doğrular, ancak ve ancak Kur’an’ın temel referanslarıyla örtüştüğü durumda kabul edilebilirler. Bu sebepler İslâm davetçilerine düşen husus; insanların gündemine her daim vahyin belirlediği ilke ve ölçüleri taşımak, insanlar ile Allah’ın karşı karşıya getirmek olmalıdır. “Rabbimin vahyettiklerini size tebliğ ediyorum.” (A’raf, 68)

11) Yine, davetçinin kimliğinin en önemli özelliklerinden bir tanesi Hud (a.s) örnekliği üzerinden yeniden gündeme getirilmekte ve davetçinin güvenir olması gerektiği hatırlatılmaktadır. Davanın rabbani olmasının yanında, bu davetin taşıyıcısının da güvenilir olması olmazsa olmazdır. Allah’tan aldığı vahyi hiçbir şekilde değiştirmeden insanlara aktarması konusunda güvenilir olması, peygamberlerin en önemli sıfatlarından bir tanesidir. Peygamberler güvenilir oldukları gibi onların yolunun yolcuları olan İslâm dâvetçileri de güvenilir olmak zorundadırlar. İslâm dâvetçileri, Allah adına yalan söylememek konusunda insanların kendilerine güvendiği insanlar olmaları gerektiği gibi insanlar arası ilişkilerde de kendilerinden emin olma yönüyle güvenilir olmaları gerekmektedir. İnsanların canları, malları ve namusları konusunda güvenilir kabul etmedikleri kimselerin toplum üzerinde olumlu anlamda bir etkilerinin oluşması söz konusu olmayacaktır. Kişi, canı noktasında güvenmediği kimsenin inancını nasıl benimseyebilir? Yine malı konusunda kendisine güvenemediği birisinin dinini nasıl hak din olarak kabul edebilir? Yine namusu konusunda kendisinden emin olmadığı birisiyle nasıl sağlıklı bir ilişki içerisine girebilir? Bu sebeple İslâm dâvetçileri her şeyden önce güvenilir kimseler olmalıdırlar. Toplum tarafından güvenilir olarak kabul edilmeyen kişilerin oluşturdukları problemler İslâmî dâveti menfi anlamda etkileyeceği, Kur’an’ın gündemimize, peygamberler örnekliği üzerinden getirdiği bu hakikatlerinden anlaşılmaktadır. “Ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” (A’raf, 68)

12) Davetçinin/peygamberin insan olmasın hasebiyle daveti kabule yanaşmayanlara Hud (a.s), bu yaklaşımın doğru olmadığını ortaya koyduktan sonra, Allah’ın, kendileri üzerindeki nimetlerini hatırlatarak, kendilerine bu nimetleri verenin Allah olduğunu, dolayısıyla da Allah’tan gelen daveti kabul ederek ibadeti yalnız Allah’a yapmaları gerektiğini hatırlattığını görüyoruz. Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri nankörlük ederek Allah’tan bilmeyenlere bu nimetlerin Allah’tan olduğunu hatırlatmak, risaletin önemli bir yönünü teşkil etmektedir. Hele de, kendilerine bu nimetleri Allah verdiği halde, Allah’tan başkasında bilmek çok büyük bir nankörlüktür. Nimetleri vereni tanımak ve nimetlerin şükrünü hakkıyla yerine getirmek için çabalamak insanın en önemli vazifesiyken, Allah’ın verdiği nimetlerle şımaran, teşekkürü Allah’tan başkasına yaparak onları yücelten insanlara nankör değil de ne denir? İnsanoğlu, kendisine küçükte olsa bir iyiliği dokunan insana karşı minnet duygusu taşırken, kendisine sayısızca nimet veren Allah’a karşı teşekkür bilinci içerisinde hareket etmemekte, aksine Allah’ın kendisine ikram ettiği nimetleri üzerinden Allah’a isyan olacak davranışlar sergilemektedir. Sahip olduğu hemen her şey Allah’a aitken, Allah’ın lütfettiği nimetler olmadığında, zamanın çok kısa bir dilimi olan bir “saniye” bile hayatta kalması mümkün değilken, maalesef insanoğlu kendisine bu kadar nimetler veren yaratıcısına şükür etmemekte, Allah’ın kendisine verdiği nimetler üzerinden Allah’a isyan edebilmektedir. Peygamberler ve İslâm dâvetçileri, toplumlara bu hakikati anlatmalı, nimetleri verenin Allah olduğunu, şükrün/kulluğun da ancak Allah’a yapılması gerektiğini hatırlatmalıdırlar. Bu konuda toplumu uyarmak ve gerçeğin ne olduğunu topluma bildirmek, Peygamberlerin ana gönderiliş sebebi olarak karşımızda durmakta ve dolayısıyla İslâm davetçilerine bu yönüyle görevleri hatırlatılmaktadır. “…Hatırlayın ki, Allah sizi Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve sizi yaratılış itibariyle daha güçlü kıldı…” (A’raf, 69); “Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Şuara 132-134)

13) Dünya ve Ahirette kurtulanlardan olmak ancak ve ancak Allah’ın verdiği nimetleri, bütünüyle Allah’tan geldiğini kabul etmek ve verilen bu nimetlerin şükrünü eda etmeye gayret etmekle gerçekleşebilir. Müslüman bir dâvetçi hem kendisi için hem de muhatapları için asıl kurtuluşun ancak Alemlerin Rabbi olan Allah’ın nimetlerine karşı şükür üzere olan bir hayat yaşamakla mümkün olduğunu bilmeli ve muhataplarına bu hakikati bildirmelidir. Şükür bilinci şunu gerekli kılmaktadır: Allah’ın kullarına nasip ettiği her bir nimet, o nimetin şükrünü ancak Allah’ın istediği istikamette kullandığı zaman eda etmiş olur. Sözgelimi Allah’ın verdiği mal nimetinin şükrü, sadece dille “Allah’ım sana şükürler oldun” demekle yerine getirilmiş olmaz. Malın şükür; ancak o malı Allah yolunda kullanmakla gerçekleşir. Allah’ın malla ilgili belirlediği hudutları gözeterek hareket edildiği zaman ancak o malın şükrünü yerine getirmiş olur. İlmin şükür, o ilmi Allah’ın yolunda başka insanlarla paylaşmakla olur. Allah’ın verdiği güç ve kudretin şükrü; güç ve kuvveti zayıf insanları kollamak için kullanmakla olur. Zamanın şükrü; mümkün olduğu kadar o zamanı Allah’ın dinini yüceltmek için kullanmakla olur. Şükür bilincine, kendimizden daha fazla nimet verilen kimselere bakmakla değil, bizlerden daha az nimetleri sahip olan kimselere bakmakla ulaşabiliriz. Bu şekilde hareket etmemiz bizi kanaatkar olmaya ve dolayısıyla da şükür ehlinden olma vasfını elde etmeye götürür. “…Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.” (A’raf, 69)

14) Hud (a.s)’ın davetini reddeden oligarşik sınıf, davetçinin insan olmasını ileri sürerek, bir insana itaat edildiği taktirde insanların yoldan sapacaklarını iddia ediyorlar. Aslında bu ifade bir itiraf niteliği taşıyor. Allah bu hakikati, o hakkı inkâr eden kimselerin dilinden söyletiyor. Toplumdan kendileri için istedikleri itaati, kendileri gibi bir insan olan Hud (a.s) için doğru görmüyorlar. Kendileri beşer oldukları halde halkın kendilerine itaat etmelerini isterken, Hud (a.s) da kendileri gibi bir beşer olduğu halde ona itaat edilmesini doğru görmüyorlar. Evet Hud (a.s.) aynı zamanda bir peygamber değil de sadece kendileri gibi bir insan olsaydı ve O’na mutlak manada itaat etselerdi dedikleri gibi büsbütün sapmış olurlardı. Beşer olan insanların Allah’ın buyruklarını dikkate almadan ne kendilerini nede başkalarını doğru yola ulaştırma gibi bir meziyetleri olamaz. Bu sebeple din, hiçbir beşere mutlak itaati caiz görmemiş, bunu ancak Allah’a ve Rasûlüne itaat ettikleri sürece itaat etmeyi meşru kılmıştır. Evet bir beşere, mutlak bir itaat dinin doğru görmediği bir yaklaşımdır. Dinin Efendimizin diliyle gündeme getirdiği bir esası şu şekilde olduğunu unutmamak gerekir: “Allah’a isyan olacak bir konuda hiçbir beşere itaat yoktur”. Mutlak itaat, ancak Allah’a ve Allah’ın gözetiminde olduğu için Peygamberlere yapılır. Bu gerçek Kur’an ve Sahih Sünnette apaçık ortada olduğu halde, kendilerini bu dine nispet eden nice, Alim! Şeyh! Hoca! Yönetici! vb. kabul edilen kimselerin, bağlılarından mutlak itaati istediklerini görmekteyiz. “…O da ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğiniz şeylerden yiyor, içtiğiniz şeylerden içiyor. Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz mutlaka ziyana uğrarsınız.” (Muminun 33-34)

15) Hud (a.s), kavmimin atalarının süreç içerisinde uydurarak din haline getirdikleri inanç ve ritüelleri gündemleştirmiş ve bunların batıl olduğunu ortaya koymuştur. Din, yalnızca sınırlarını Allah’ın belirleyerek ilke ve prensiplerini ortaya koyduğu nizamın adıdır. Kişilerin kendi yorum ve anlayışlarıyla ortaya attıkları hususlar dinin kendisi değildir. Bu yorum ve düşünceler, dinin temel kaynaklarından referans aldıkları ölçüde muteber kabul edilirler. Dinin temek kaynaklarından kendisine referans bulmayan inanç ve yorumlamaların, dinle yakından uzaktan bir alakası yoktur. Yoruma dayalı düşünceleri dinin aslı halene getirip, bunlarla insanların îmanlarını ve Müslümanlıklarını tespit etmek gibi bir yaklaşımın da bu eksende değerlendirilmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyoruz. Yani, bir kimsenin Müslüman olup olmadığı, yoruma dayalı olan meseleler üzerinden değil, dinin temel kaynağı olan Kur’an’ın sınırlarını çizdiği hakikatler üzerinden belirlenmelidir. Bu konuda mezhebi ve meşrebi doğrular üzerinden hareket edilerek sonuca varılmamalı, bunların birer yorumdan ibaret olduğu, yorumların ise Kur’an’dan bir referansı olmadığı durumda dinde hüccet olamayacakları bilinerek hareket edilmelidir. Müslümanların aralarında ki ayrılıkların ve sürtüşmelerin büyük bir kısmının yoruma açık olan konuların, dinin aslı gibi görülmesinden kaynaklandığını görmekteyiz. “Allah’ın, haklarında hiçbir delil indirmediği, yalnızca sizin ve babalarınızın uydurduğu birtakım isimler (düzmece tanrılar) hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?” (A’raf, 71)

16) Hud (a.s) kavmi arasında, ahiret hayatını reddeden bir inancın var olduğuna tanıklık etmekteyiz. Allah’ı inkâr etmedikleri halde, Ahiret hayatını inkâr eden bir inanca sahip olan insanlar günümüzde olduğu gibi Ad Kavminin örnekliğinde de karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde, Ahiret hayatını tümüyle reddeden kimseler olduğu gibi onu çok uzak görerek hayatlarını ahiret merkezli yaşamayan kimseler bir hayli fazladır. Muhataplarımızın birçoğunun bu anlayışa sahip olan insanlar olduğunu bilerek hareket etmeli, bu anlayışa sahip olan insanlar ile karşılaştığımızda Hud (a.s) gibi hareket etmeliyiz. Allah’a iman etmenin bir gereği olarak, dünya adlı bu imtihan sahasında insanların yapıp ettiklerinin ödülünü veya cezasını görecekleri ahiret hayatına da iman etmek gerekmektedir. Ahirete kesin bir şekilde iman edilmediği taktirde insanların kendilerini nefislerinin arzuladığı şeylerden alıkoymaları mümkün değildir. Eğer hesabını verilmeyecekse insan, neden kendisini arzu duyduğu şeylerden alıkoysun? Hele de içki, zina gibi bir başkasına da zarar vermeyecek veya bir başkasından kendisine zarar gelmeyecek durumlardan kendisini neden sakındırsın? Eğer ahiret hayatının varlığını kabul etmezseniz sizi nefisiniz arzuladığı şeylerden uzak tutacak başka bir unsur kalmaz. Hele de dünyada nefislerinin arzuladığı şekilde hareket eden insanların başına bu yaptıklarının bir cezası olarak bir takım olaylar gelmiyorsa, dünya hayatlarını zevk ve safa içerisinde yaşıyorlarsa, insanlar neden kendilerini bu tür arzulardan sakındırsınlar? Yine, eğer ahiret hayatı olmazsa, dünyada nice haksızlıklara maruz kalan insanlar nasıl bu zulümlere tahammül gösterebilirlerdi? Karşılaştıkları haksızlıkların karşılığını ahirette alacakları, kendilerine zulüm yapanların da ahirette hak ettikleri cezayı görecekleri inancı onları dünyada yaşamlarını sürdürebilmelerini imkân sunmaktadır. Dolayısıyla ahiret hayatını inkâr eden anlayışlar her dönemde söz konusu olabilmektedir. Ahireti inkâr problemi sadece günümüz insanının problemi değil, çok daha kadim bir sorundur. Allah’ın dini olan İslâm’ı tebliğ etmek için gelen tüm peygamberler, gönderildikleri kavimlerine ahiret hayatına iman etmeleri gerektiğini hatırlatmış ve dâvetlerinin merkezinde, bu inanç da yer almıştır. Lakin inkârda direnen ve ısrar eden nice zümreler peygamberlerin bu dâvetlerine icabet etmek yerine, düşmanca bir tavır geliştirerek ahiret hayatını da inkâr etme yolunu seçmişlerdir. “Halbuki bu size vaad olunan şey, ne kadar da uzak! Hayat, bu dünya hayatından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz.” (Mu’minun, 35-36)

17) Hud (a.s) kavmi birbirleriyle yarışmak, gösteriş yapmak, insanlara üstünlük taslamak ve dünyada ebedi kalmak arzularından dolayı yüksekçe yapıtlar inşa ediyorlardı. Dünyaya Allah’a kulluk yapmak için geldiğini unutarak, insanların içerisine saptandıkları bataklığa güzel bir örnektir Ad kavminin bu yaptığı. Ahiret diye bir derdi olamayan, dünyayı esas yurt olarak kabul eden kimseler, dünyada icat ettikleri ve ancak dünyada insanın işine yarayacak şeylerle meşgul olurlar. Bugün dünyanın süper devletlerinin teknolojik buluşlar için çok büyük bütçeler ayırarak, dünyanın geri kalan ülkelerine bu buluşlarıyla üstünlük taslamaları, Ad kavminin bu yaklaşımıyla ne kadarda benzeşiyor. Ahiret yok sayan insanların bu icatlarına hayran kalan ve inançlarını ve kültürel değerlerini bir kenara koyarak onların izinden giden sözde Müslümanlar bu hakikati niçin görmemektedirler? İslâm teknolojik ilerlemelere tabi ki karşı değildir, hatta bunu teşvik etmektedir. İnsanı dünyanın halifesi kılan bir yaratıcının, Allah’ın varlığının birer ayetleri olan teknolojik ilerlemeyi doğru görmeyerek tavsif etmemesi zaten düşünülemez. Müslümanlar ilk dönemde bu konuda belirli bir ilerleme kat ettilerse de genel itibariyle tarihi süreç içerisinde maalesef batılıların gerisinde kaldılar, hatta onlara bu konuda bağımlı duruma düştüler. Yeryüzünün halifeliğini yapmaya en layık insanlar olmamıza rağmen, maalesef tarihi sürece sarih oluşturulan din anlayışları Müslümanları bir taraftan saltanat kavgalarının içirişine iterken bir taraftan da mistik anlayışların ve fıkhî tartışmalarının hâkim olduğu bir anlayışın mahkûmu haline getirmiştir. Oysa din bizi, Allah’ın inanç ve davranışlarla ilgili belirlemiş olduğu sınırları gözeterek halifelik görevimizi de yerine getirmekle görevlendirmişti. Dünyada var olan tabiat ayetlerini yeteri kadar tanıyamayan birisi, Allah’ın semalarda ve atmosferdeki var olan ayetlerini kavrayamamış birisi, insanda bulunan biyolojik ayetleri anlayamamış birisi nasıl halifelik görevini yetine getirebilsin? Batılılar dünyayı merkeze alan seküler bir dünya görüşünü esas aldılar ve ahireti hayatlarının dışına ittiler. Bundan sebepledir ki dünyada insanların işlerini kolaylaştırsın diye icat ettikleri teknolojik buluşların birçoğu hem dünyayı ifsat etmekte hem de insanların kendileri müstağni görerek Allah’ı unutacak bir dünya görüşünün içerisine sürüklemektedir. Oysa teknoloji, Müslümanların ellerinde olsaydı veya teknolojik buluşları Müslümanlar yapsaydı şurası kesindir ki bu buluşlar bir taraftan insanların dünyada işlerini kolaylaştırırken bir taraftan da ahiretlerini ihmal etmeden yaşamlarını sürdürecekleri bir durum oluşurdu. Müslüman, insanın ahiretine fayda getirmeyecek şeylerle uğraşmaz veya bunlar ile uğraşırken Ahiretini ihmal edemez. “Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?” (Şuara, 128)

18) İnsanoğlunun genel bir eğilimi, Ad kavmi örnekliğinde karşımıza çıkmaktadır. İnsanoğlu bir gün öleceğini bildiği halde biriktirme ve daha fazla kazanma arzusunu içerisinde taşır. Şeytanın Âdem (a.s.)’ı yoldan saptırmak için kendisine fısıldadığı vesveselere baktığımız zaman, Âdem (a.s.)’a bu yoldan yanaşmaya çalıştığını görmekteyiz. İbis, iradeli bir varlık odluğundan, insanoğlundaki dünya sevgisi ve dünyaya tamah etme arzusunu bildiğinden atamız Âdem’i saptırmak için bu yolu kullanmıştır. Ahireti ve hesap vereceğini unutan insan ve toplumlar, dünyada ekonomik olarak daha fazla büyümek, daha rahat bir hayat yaşamak için gerektiğinde kendilerinden olmayan insanları sefalete mahkûm etmekte, hatta onları yok etmekten de geri durmamaktadırlar. Bugün dünya kaynaklarının %80’nini kullanan ve bundan dolayı da milyonlarca insanın ölmesine sebep olan ve dünya nüfusunun çok azını oluşturan o zâlim zihniyetin, Ad kavminin halefleri olduğunu bilmeli, tıpkı Ad kavminin başına gelen bir akıbetin kendilerinin de başına geleceğinin, Allah’ın mutlak adaletinin tecelli ederek hak ettikleri cezaya uğrayacaklarını bilmeliyiz. Allah’ın azabı geldiği zaman, kendilerini ebedi kılacaklarını düşündükleri güçlerinin kendilerini kurtaramayacağını göreceklerdir. Sahip oldukları teknolojik imkanların hiçbir anlam ifade etmeyeceğini, mağlup olmuş bir şekilde yaşamın ve ölümün getirdiği pişmanlıkları yaşayacaklardır. Müslüman, bilmelidir ki dünyada insanların sahip oldukları imkanların büyük bir kısmı kişi için kurtuluşun sebebi değil aksine nice pişmanlıkların sebebi haline gelecekleridir. Sahip olunun imkanlar kişinin gurur ve kibrini değil, aksine şükrünü, Allah’a olan bağlılığını artırmalıdır. Sahip olduğu imkanlara bakarak ahiretini heba etmemeli, dünya nimetlerini geçici, ahiret kurtuluşunun ise kalıcı olduğunu unutmamalı, Ad Kavminin düştüğü yanlışın içerisine düşmemelidir. “İçlerinde ebedi yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?” (Şuara, 129)

19) Ad kavmi, kendileri verilen dünyevi nimetlerin Allah’tan olduğunu unutarak kibirlenmiş ve kendilerinden daha güçlü bir gücün olmadığını iddia etmeye kakıştılar. Kendi acziyetini itiraf etmesi gereken birçok durumla karşı karşıya kalan insanoğlu, maalesef bunları görmemezlikten gelerek kendisini yenilmez bir güç olarak görebilmektedir. Günümüzde de Allah’ın kendilerine çeşitli şekilde dünyevi imkanlar verdiği nice topluluklar, kendilerine verilen bu nimetlerden dolayı kendilerini yenilmeyecek süper güçler olarak görmektedirler. Küçücük bir mikroptan kendisini koruyamayan, kanser dedikleri bir hastalığa dahi çare bulamayacak kadar aciz olan toplumlar, ne yaktır ki bu acziyetlerinin farkına vararak acziyetlerini itiraf etmeleri gerekirken tam aksine kendilerini her şeye muktedirlermiş gibi hareket etmektedirler. Dünya tarihine baktığımızda, nice bu şekilde iddialarda bulunan insanların tarih sahnesinde yerlerini almış olduklarını, fakat hiçte iddia ettikleri gibi olmadığını, onlardan günümüze sadece o gün ortaya koydukları iddialarının ne kadar bayağı ve asılsız olduğu gerçeği kalmıştır. Tarihe baktığımızda bu hakikat ayan beyan ortada olduğu halde, hala benzer yaklaşımlar içinde olan insanların var olduğuna tanıklık ediyoruz. Buda bize insanoğlunun, gelen manada hiç değişmediğini, tarihten hiç ders almadığını göstermektedir. Kendileri gibi iddialarda bulunan geçmişte yaşamış seleflerinin akıbetini bildikleri halde aynı yanlışın içerisine sürüklenebilmektedirler. Ayrıca, Kur’an’da Ad kavminin durumunu okuyan ve akıbetlerinin ne olduğunu bilen ya da bilmesi gereken nice Müslümanın, bu ülkeleri yenilemeyecek süper güçler olarak görmelerini ve Allah’ın gücünü unutuvermelerini nasıl anlamlandıracağız? “Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, “Bizden daha güçlü kim var?” demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.” Fussilet 15

20) Dünyada kibirlenerek kendilerini yenilmez bir güç olarak gören kimselerin ve toplumların cezası, ahirette verileceği gibi dünyada da avans cinsinden verilecektir. Allah’ın hakkı olan azamet sıfatını kendilerinde gören insan ve toplumlar, Allah’ın azametinin ne kadar büyük olduğunu Ahirette görecekleri gibi ölmeden önce dünyada da belirli oranda da olsa görecekleridir. Allah’ın yüce kudretinin farkında olmayanlar, çeşitli nesneleri yenilmeyecek kudretli varlıklar olarak görme yanlışlığına kendilerini kaptırabiliyorlar. Kimilerini kavimlerini; “Bir Türk bir dünyada bedel” gibi, veya takımlarını, ordularını, ekonomilerini, sahip oldukları bilim ve teknolojileri vb. güçlü ve kudretli görmeleri örneklerinde olduğu gibi. Allah’ın kudretini hakkıyla idrak edemeyip kendilerini kudretli sayan insan ve toplumlar, dünyada zillet ile cezalandırılırlar. “Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azâbı elbette daha rezil edicidir…” (Fussilet 16)

21) Dünyada, Allah’ın yardımına muhatap olmak için kişilerin ve toplumların Allah’ın gücü ve kudretini esas olan bir anlayışı benimsemeleri, bu güç ve kudret karşısında kendi acziyetini itiraf etmeleri gelmektedir. Müslümanlar, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar bu gücü kendilerine verenin Allah olduğunu unutmamalılar ve Allah’ın sonsuz anlamda bir güç ve kudrete sahip olduğunu bilmelidirler. Elde ettikleri başarıları kendilerinden değil, Allah’ın kendilerine bir ikramı olduğunu bilerek, Allah’a gereği gibi şükretmelidirler. Hz. Süleyman (a.s)’a, kendisinden başka kimseye verilmeyecek nimetleri Allah kendisine verdiğinde; “…Bu Rabbimin bir imtihanıdır. Acaba şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü?…” (Neml, 40) dediği gibi. Veya Hz. Peygamber (s.a.s)’ın, yıllarca kendilerine her türlü zulmü reva gören Mekke’yi feth ettiği zaman, Mekke’ye devesi üzerinde girerken kendisine bu fethi nasip eden Rabbine şükreden bir pozisyonda Mekke’ye girmesi örneğinde olduğu gibi. Çünkü Allah’ın yardımı ve inayeti olmasaydı kulunun yaptıkları başarıya ulaşmak için yeterli olmayacaktı. Dünyada ve ahirette kişinin kurtuluşa ulaşabilmesi, ancak ve amcak Allah’ın yardımıyla söz konusu olabilmektedir. Özet olarak ifade edelim ki Allah’ın yardımı olmadan kişinin ne dünyada ne de ahirette başarıya ulaşması mümkün değildir “…Onlara yardım da edilmez.” (Fussilet 16)

22) Hud (a.s) da, yaptığı davet ve gayretin karşılığında insanlardan bir ücret ve dünyalık beklenti içerisine girmemiştir. Yaptığı İslamî mücadeleyi bir çıkar sağlama aracına dönüştürmemiş, ortaya koyduğu fedakarlık ne oranda olursa olsun, bunun karşılığını sadece Alemlerin Rabbi olan Allah’tan beklemiştir. Allah ile insanların verecekleri ücreti karşılaştırıp, daha hayırlı olanı tercih etmiştir. Dinini ve mücadelesini çıkar sağlama aracı olarak görmemiştir. Müslüman dava adamları için burada çok önemli bir prensip vardır. Çünkü daveti ulaştırmakla görevli olan kimseler, yaptıkları davet karşılığında dünyevi beklenti içerisine girdiklerinde, muhataplar, davetçilerin kendi üzerlerinden çıkar sağlamak istediklerini düşünebilirler. Buda dâvetin lekelenmesini beraberinde getirir. Bugün ne yazıktır ki, nice din adamı! olarak kabul edilen kimseler, yaptıkları sözde İslamî faaliyetlerden dolayı insanlara el açabilmekte, hem kendi izzetini kaybetmekte hem de dâvasını bir çıkar aracına dönüştürmektedir. Bu konunun öneminden dolayıdır ki Rabbimiz, hemen tüm peygamberlerin örnekliği üzerinden konuyu gündeme getirerek, peygamberlerin izlerini takip etmesi gereken Müslümanları bu konuda uyarmaktadır. İnsanlardan gelebilecek basit dünyalıklara değil, Allah’ın vereceği hem daha kalıcı hem de kat kat fazlası olan ücretlere talip olunması gerektiğini gündemimize getirmektedir. “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.” (Şuara, 127)

23) Ad kavminin, Hud (a.s)’ın azap tehdidi ile alay ettiklerini görüyoruz. Allah’ın herhangi bir konuda ortaya koyduğu tehdidi ile alay eden kimselerin tavrı ile Ad kavminin tavrı aynıdır. Halk dilinde de kullanılan “adi”lerden (yani Ad kavmine mensup olmak) olanların tavrıdır bu tavır. Ad kavmini yalanlayarak alay ettikleri şey kuşatarak helak etmiştir. Allah’ın mutlak adaletinin bir gereği olarak, niceliği farklı da olsa kendi vaat ve vaidini yalanlayan ve alay eden kimseleri de helak beklemektedir. Kendi vaadini yalanlayarak alan eden Ak kavmini helak eden Allah, onların suçlarının aynısını işleyen başka kullarını cezalandırmaması O’nun adaletine uygun değildir. Lakin, niceliği ve zamanı farklı olsa da tevbe etmeyeler için cezalandırma kaçınılmaz olacaktır. Gelinen noktada, ne kadar da çok insan bu suçu işlemektedir! Hatta kendilerini İslâm’a nispet eden sözde Müslümanlar da Allah’ın çeşitli konularda verdiği vaatlerinin gerçek olduğu konusunda ardı arkası kesilmez kuşkular içerisinde olduklarına tanıklık ediyoruz. Başarıya ulaşmak için Allah’ın vaatlerine güvenmediklerinden dolayı, Allah’ın buyruklarını yerine getirmiyorlar, kendileri yol ve yöntem geliştirerek o şekilde hareket ediyorlar. Örneğin, İslâmî mücadelede nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda hemen tüm peygamberlerin örnekliğinde Allah Rabbanî bir yöntem ortaya koyarak o şekilde hareket etmemizi istediği halde, ne yazıktır ki Müslümanlar kendileri konjoktürel bir takım hususları göz önünde bulundurarak kendi yorumlarıyla bir takım usûller geliştirerek başarılı olmak için o minvalde hareket edilesi gerektiğini söylüyor ve mücadelelerini o şekilde sürdürüyorlar. Oysa bize düşen vazife, her konuda Allah’ın koyduğu ölçüler içerisinde hareket ederek kulluğumuzu sürdürmek, başarıyı ve zaferi Allah’ın vadettiği şekilde aceleci olmadan beklemektir. Bu konuda peygamberlerin izlerini takip etmek, mücadeleyi nebevî yöntemi esas alarak sürdürmektir. Allah’ın vadine güvenmeme, insanları daha başka yönelişlere itmektedir. Allah’ın gösterdiği şekilde hareket edildiğinde başarının mümkün olmadığına inanalar, başka yöntemler üreterek o yöntemlerle başarıyı yakalayacaklarına inanıyorlar. Ad kavmi de Hud (a.s.)’ın kendilerine yönelik yaptığı helak vaadini doğru görmeyerek, Hud (a.s.)’dan tehdit edildikleri azabın başlarına gelmesini istiyorlar. “Doğru söyleyenlerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler.” (Ahkaf, 22)

24) Allah’ın yardımına muhatap olamayacakların, Nebevî dâvetin karşında duran kimseler olduğu, Hud (a.s.)’ın kıssası üzerinden ifade edilmektedir. Allah, kâfir olan ve hakkın karşısında duran kimselere, dünyada da ahirette de yardım etmez. Peki kime yardım eder? Hud (a.s) örneğinde olduğu gibi, hakkın taraftarı olanlara, nebevî çizgiyi sürdürenlere ve Allah’a tabi olan kimselere O’nun yardımı gelir. “Allah, şu an neden kedilerini İslam’a nispet eden kimselere yardım etmiyor” diye bir soru sorulduğunda, bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: Ne yazıktır ki, genel manada nebevi çizgiyi sürdürmediklerinden, Hud (a.s)’ın örnekliğini esas alarak hareket etmediklerinden veya en azından Hud (a.s)’a tabi olarak, safını haktan taraf koyamadıkları için bariz bir şekilde Allah’ın yardımına muhatap olamıyorlar. Oysaki âdil-i mutlak olan Allah, Hud (a.s)’a ve ona tabi olan kimselere yardım ettiği gibi, o çizgiyi sürdüren kimselere de yardım edecektir elbet. Bu sebeple üzerinde bulunduğumuz çizgiyi, usul ve metodu gözden geçirmeli, tüm peygamberlerin üzerinde bulunduğu çizgi olup olmadığını değerlendirmeli, eğer Hud (a.s.)’ın hak çizgisi takip ediliyorsa, o yolda sebat ederek Allah’ın yardımının mutlaka geleceğini bilinciyle hareket edilmeli ve Allah’ın yardımı beklenmelidir. “…Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık…” A’raf, 72

25) Ad kavmi, Allah’ın kendilerini azap için gönderdiği “bulutu” kendilerine hayır/yağmur getiren bir bulut olarak gördüler. Allah’ı inkâr eden ve İslâmî daveti reddeden kimseler, kendileri için hayır olarak gördükleri nice olaylarda, aslında Allah’ın azabı olduğunu görememektedirler. Örneğin, sözün ona kendilerini İslâm’a nispet eden toplulukların, Batılıların aklı putlaştırarak ulaştığı şu anki yaşamlarının, aslında kendileri için bir yıkım olduğunu farkına varamadılar ve onların içine düştükleri buhranların peşine takıldılar. Evet belki Batılılar, teknolojik, siyasi, iktisadi, kültürel olarak birtakım kazanımlar elde ettiler, fakat kazanım olarak elde etmiş odlukları bu ilerlemenin Batılıları içinden çıkılması mümkün olmayan bataklıkların içerisine sürükledi. İnsandaki ırz ve namus ve dolayısıyla da Ailenin bittiği bir toplum olmanın getirdiği azabın farkında bile değiller. Kendilerine fayda getireceğini zannettikleri bu modern hayatın kendilerinden neleri götürdüğünün farkında bile olamadılar. Türkiye’de batı tarzı bir hayatın, laik bir devletin kendilerini uygar medeniyetler! seviyesine ulaştıracağını bekleyen zavallı kimseler, batı tarzı hayatın kendilerinden neleri götürdüğü hala anlayamadılar. Önekleri çoğaltmak mümkün fakat akleden bir kalp için konu tüm açıklığıyla ortadadır. Ad kavmi de Allah’ın kendilerini helak etmek için gönderdiği bulutu, kendilerine yağmur getiren bir bulut olarak görmüşlerdi. Oysaki o bulut, yağmur gibi bir rahmeti değil, içinde elim bir azabı taşıyan buluttu. “O azabı vâdilerine doğru yayılan bir bulut olarak gördüklerinde, “Bu bize yağmur getiren bir buluttur” dediler. Hûd, “Hayır, o sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir.” (Ahkaf , 24)

26) Rüzgâr, Allah’ın insanlar için yarattığı bir rahmettir. Allah’ın yaratıp insanları için yaşama elverişli kıldığı yeryüzünde bitkilerin üremesi ve yağmurların onlar vasıtasıyla çeşitli yerlere taşınma için Allah, rüzgârı var etmiştir. Bu şekilde hem insanların yağmur vesilesiyle suya ulaşmaları hem de tabiattaki işleyişin devam etmesi için Allah’ın rahmeti olan rüzgâr, Allah’ın dilemesiyle kendisinin bir askeri oluyor ve Allah, düşmanlarını onunla yok edebiliyor. Rahmetin müjdecisi olan rüzgâr, Allah’ın dilemesiyle azabın habercisi veya ta kendisi olabiliyor. Allah dilediği zaman yarattığı çeşitli varlıklarla, kendi yolunun yolcularını destekleyip, kafirleri ise onlarla helak edebiliyor. Müminler, kafirlerle olan mücadelelerinde kendi üzerlerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirdikleri zaman, güçlerinin tükendiği yerde Allah, yarattığı askerleriyle onlara yardım ediyor. Kimi zaman, su, kimi zaman deprem, kimi zaman ses, kimi zaman kuşlar vb. nice varlıklar Allah dilediği zaman Allah’ın askeri oluveriyor ve Allah düşmanlarından onlar vesilesiyle intikam alıyor. Azgınlaşan ve adilikte çığır açan Ad kavmi de Allah’ın askerlerinde bir asker olan rüzgârla helak ediliyorlar. Yaptıkları taşkınlıkların cezasını, onları kuşatan bir rüzgârla helak edilmekle ödemiş oldular. “… İçinde elem dolu azabın bulunduğu bir rüzgârdır” dedi.” (Ahkaf , 24)

27) Ad kavmi, işlediği cürümlerden dolayı helak ediliyor. Allah’ın gönderdiği azap, iman edenler hariç, bütün insanları yok ediyor. Kendilerini yenecek gücün olmadığını iddia edenler, peygamber ile alay edenler, peygamberin azap tehdidini alay konusu yapan kimseler, yaptıkları bu taşkınlığın bir karşılığı olarak helak ediliyorlar. Helakin yaşandığı yerde yalnız, kendilerinden sonra gelenler ibret alsınlar diye Ad kavminin kalıntıları bırakılıyor. Ad kavmimin yaşadığı helak üzerinden Rabbimiz, insanları bir mesaj vererek, aynı suçu işleyen kişilerin ve toplumlar aynı şekilde cezalandırılacağını ilahi fermanıyla ilan etmiş oluyor. Ad kavminin taşkınlıkları nasıl kendilerini helake sürüklediyse, aynı taşkınlığı yapan tarihin her dönemindeki toplumlarda cezayı hak etmiş olurlar. Helak çeşitleri farklı olsa da Allah’ın cezalandırmasında kayırma yoktur. Geçmiş ümmetlerin yaşadığı yerleri gezip dolaşarak buralardan ibret almamız bizlerden istenmektedir. Allah kendisine karşı suç işleyen kimseleri cezalandırır. Suçların en büyüğü, Allah’a karşı işlenen, Allah’ın hakkı olan bir hususu Allah’ın dışında bir varlığa vermek olarak ifade edebileceğimiz şirk cinsinden olan suçlardır. Şirk, kişi için hem dünyada hem de ahirette bir pişmanlık sebebidir. Ad kavmi de o pişmanlığı kendilerine getiren suçu işlemiş ve işledikleri bu suçta ısrar etmeleri neticesinde ilâhi azapla karşı karşıya kalmışlardı. “O, Rabbimin emriyle her şeyi yerle bir eder.” Derken evlerinden başka hiçbir şeyleri görünmez hâle geldiler. İşte biz, suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız. (Ahkaf , 25)

Hud (a.s.)’a ve O’na tabi olanlara ve onun yolunun yolcularına selam olsun! Allah’ın helaki de Ad kavmi gibi adilikler yaparak yeryüzünü ve toplumları ifsat eden insanlık düşmanı zalimlerin üzerine olsun! Kendi yaşadığı zaman diliminde, hakkıyla Hud (a.s.)’ın geride bıraktığı yol işaretlerini takip ederek zalim ak kavminin varislerinin karşısında duran, hakkın ve hakikatin yanında, her türlü zulmün ise karşısında yerini alan muvahhid mü’minlere selam olsun!

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu