Yazılar

Makale: DÜŞÜNCEYİ DİNE YAMAYARAK MEŞRULAŞTIRMA

İnsanoğlu için yapılan bir tanımlamada; “insan düşünen hayvandır/canlıdır” denilir. Bu tanımlamada öne çıkan husus insanda var olan “düşünme” özelliğidir. Yani bu tanımlamada insanın “düşünme” yeteneğiyle diğer canlılardan farklı olduğu ifade edilmektedir. İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliklerden bir tanesi düşünebilme becerisidir. Düşüncenin sadır olduğu yer ise akıldır. Akıl, insanın eşyayı ve olayları anlamlandırabilmesine yarayan bir kuvvettir. Diğer canlılarda kısmı olarak bulunan akıl, insanoğlunda ise daha kâmil manada bulunmaktadır. İnsanoğlu akıl sayesinde her şeyi anlayamasa da hayatta kendisine lazım olacak hemen her şeyi anlamlandırabilmektedir.

İnsanda potansiyel olarak var olan akıl, bir takım kabiliyetlere doğuştan fıtri olarak sahipken, bir takım kazanımlarını da daha sonrada elde etmektedir. Akıl, -akıl özürlüleri hariç- her insanda potansiyel olarak doğuştan vardır. Fakat bu akıl, olayları anlayacak ve anlamlandıracak kabiliyette değildir. Akıl, bu özelliği sonradan kazanmaktadır. Dolayısıyla akıl, kendinde bulunan potansiyel sayesinde gelişebilen bir özelliğe sahiptir. İnsan aklı ve aklının işlevi olan düşüncesi, başta en yakın çevresi olmak üzere içinde yaşadığı toplumdan ve daha genel manadan müşahede ettiği şeylerden etkilenmektedir. Hemen hiçbir kimse yoktur ki bu etkileşime muhatap olmasın. Akıl, işlevini yürütürken doğru kabul ettiği doneler üzerinden hareket ederek doğru ve yanlış tanımlamaları yapar. Yani insan, çevresinden de etkilenerek doğru ve yanlış kabul ettiği bir takım ilkeleri söz konusu olur ve olayları tanımlarken bu ilkeler üzerinden hareketle sonuca ulaşır.

Gelinen noktada görmekteyiz ki insanların farklı dinler, inançlar, ideolojiler vb. gibi farklı anlayışlara sahip olmalarının arkasında bu gerçeklik söz konusudur. İnsanlık tarihine baktığımızda insanoğlunun birçok dini inanışı doğru görerek sahiplendiğine tanıklık ediyoruz. Bu hakikati görmek için Kur’an’ı okumamız bile bize konuyla ilgili çok fazla malumat vermeye yeterli gelecektir. Gerek tarihi hakikatler gerekse de yaşayarak tecrübe ettiğimiz gerçekler bize göstermektedir ki; insan denen varlık, düşünsel olarak karşı karşıya kaldığı olaylardan etkilenmektedir. Doğru ve yanlışın neler olduğuna karar verdiği donelerini etkileşimler sonuncunda sonradan kazandığını ve bu doneler üzerinden doğru ve yanlış sonuçlarına ulaştığını görmekteyiz.

Akıl, bu özelliği sayesinde mutlak manada hakikati kendi başına bulması mümkün değildir. Örneğin seküler paradigmanın etkilediği bir akla, tesettürsüzlüğün yanlışlığını kabul ettirebilmeniz mümkün değildir. Yine kadın ve erkeğin rızasının olduğu bir durumda evli olmayan bir kadın ve erkeğin birlikte olmalarının yanlışlığını anlatamazsınız. Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat buna gerek olmadığı kanaatindeyim. Bu hakikat, akıl sahibi insanın gözlerini alamayacağı kadar açık ve net bir şekilde ortadadır. Aklın kendi başına mutlak hakikati bulmasının mümkün olmayışından dolayıdır ki Allah, tarihin birçok döneminde peygamberler ve kitaplar göndererek insanoğlunu karşı karşıya kaldıkları dehlizlerde bırakmamıştır. Akıl denen potansiyel kuvvete sahip oldukları halde içerisine düştükleri karanlıklardan onları kurtarmak için kitaplar ve peygamberler göndermiştir.

Yukarıda isnanoğlu için yaptığımız tahliller, tabi ki Müslümanlar içinde söz konusu olmaktadır. Yani, aklî olarak karşı karşıya kalınan durumlardan sadece gayr-i müslimler değil, Müslümanlar da etkilenmekte, hayatı ve olayları bu etkileşimler sonucu elde ettikleri doğrular üzerinden yorumlamaktadırlar. Hatta kutsal metin olan Kur’an’ı yorumlarken bile bu etkileşimlerin belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Kur’an’ı temel referans alan Müslümanlar arasında, tarihten günümüze sayısızca fraksiyonun olması de bu hakikati delili niteliğindedir. Farklı mezhebi ve fikri akımların ortaya çıkmasının temel sebebi, düşüncelerine itibar edilen âlimlerin farklı ilim geleneklerinden gelmeleri, içerisinde yaşadıkları toplumun algı seviyeleri, duygu dünyalarına etki eden Müslümanların karşı karşıya kaldıkları durumlar gibi nice hususların onları etkilediğini bilmekteyiz. Yine, aklî gelişim zamanlarında almış oldukları usûlî eğitimlerin de belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar tefsir usûl ilminde; “Kur’an’ın birden çok manaya gelme ihtimali olan âyetler barındırmasının” da bu hususa etkisinin olduğu söylense de biz bunu yok saymamakla birlikte asıl meselenin Kur’an’ın bu özelliğinden ziyade, insanların aklî olarak etkileşime muhatap olmalarının daha belirleyici olduğunu düşünüyoruz.

Bu hususları gündeme getirdikten sonra asıl meselemize gelebiliriz. Tarihte Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin başına gelen, din adamlarının kendi düşüncelerini dine ve kutsal kitaba mal etme gayretlerinin veya doğru bir din anlayışını ortaya koyarak Allah’a yaklaşma çabalarının bir benzerinin Müslümanların tarihinde de söz konusu olduğunu görmekteyiz. Hemen birçok fraksiyon, Kur’an ve sünnetten anladıkları yorumlarının dinin kendisi olarak telakki ettiklerini, kendileri gibi düşünmeyen kimseleri doğru yoldan sapmakla itham ettiklerini görmekteyiz. Kur’an’da ve sünnette kat’i bir şekilde hükmü bulunmayan konularda kendi vardıkları sonuçların adeta dinin de konuyla ilgili nihai hükmü olduğu üzerinden hareket edildiğini ve bunun bir neticesi olarak da kendi ulaştıkları neticeye ulaşmayan veya farklı delillerden dolayı farklı neticeye ulaşanları adeta din dışı ilan etme çabalarına tanıklık ediyoruz. Müslümanların tarihine baktığımızda bu hususun çokça örneklerine rastlamak mümkündür. Ehl-i Sünnet ile muhaliflerinin ihtilaf ettiği konuların çoğunda bunu görmekteyiz. Hadis rivayetlerinin dinde kat’i bir hüküm bildirip bildirmeyeceği, büyük günah işleyen kimsenin durumu, kıyamet alametlerinin neler olduğu, ehli kıblenin kimler olduğu ve tekfir edilip edilmeyeceği, Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı, kabir azabının mümkün olup olmadığı, şefaatin mahiyeti, Allah’ın el, yüz, göz gibi sıfatlarının mahiyeti, cehennemden çıkış olup olmayacağı, Allah’ın cennette görülüp görülmeyeceği gibi nice konunun böyle konular olduğunu söyleyebiliriz. Yine fıkıh manada ulaşılan birçok sonucunda bu şekilde olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; abdest alırken ayakların yıkanması mı yoksa mesh mi yapılması gerektiği, zina edenlere yüz sopa mı yoksa recm cezasının mı uygulanacağı, kadına dokunmanın abdesti bozup bozmadığı, namazı terk edenlere uygulanacak cezanın mahiyeti, dinden çıkan mürtetlere verilecek cezanın ne olacağı gibi nice konu da bu mahiyettedir.

Günümüzde de Müslümanların zihin dünyalarını meşgul eden birçok konunun bu mahiyette olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle tevhidî Müslümanların gündemlerini çok meşgul eden konuların bir kaçını örnek verecek olursak; İslâm şeriatinin uygulanmadığı toplumlarda yaşayan halkların durumu, gayr-i İslâmî devletin okullarına çocukları göndermenin hükmü, yine gayr-i İslâmî devlete askerlik yapanların durumu, büyük veya küçük şirkte cehaletin mazeret olup olmayacağı, yine gayr-i İslâmî devlette görev alanların hükümlerinin ne olduğu, tâğutun kimler olduğu gibi nice konular bu nitelikte olan konulardır. Müslümanların bu konuda ulaştıkları sonuçlar, daha önce usûlî olarak doğru kabul ettikleri ilkeler üzerinden ulaştıkları sonuçlardır. Kur’an’ı yorumlarken veya anlamaya çalışırken sahip oldukları paradigmanın belirleyici olduğunu görmekteyiz. Söz gelimi gayr-i İslâmî bir devletin okullarına çocukları göndermenin hükmü konusunda bir kısım Müslümanlar; gayr-i İslâmî sistemleri reddetmek, onlarla olan tüm ilişkileri koparmak, imkân olduğunda onlarla savaşmak için fırsat beklemek gibi anlayış üzerinden hareket ederek yani velâ ve berâ akidesi üzerinden sonuca varmakta, bunu küfür olmadığını savunanlar da konuyla ilgili Kur’an ve sünnetten delaleti kat’i bir hüküm bulunmamasından dolayı farklı sonuçlara gittiklerini görmekteyiz. Bu gibi hususlarda karşılaşılan durum ise daha çok Kur’an ve Sünnette hem delaleti hem de subuti kat’i bir delil bulunduğu için sonuca gitmek yerine, her taife kendilerinin dinden anladıkları “doğruları” dinin kendisiymiş gibi kabul etmekte ve kendisinin ulaştığı sonuçlara ulaşmayanları ötekileştirmeye gitmekte, hatta sapık, delâlet ehli, kâfir olarak nitelemektedirler. Hatta muhaliflerini “düşüncelerini Kur’an’a söyletiyorlar” iddiasında bulunanlar bile, Kur’an’da konuya delâleti kat’i bir nas olmadığı halde ulaştıkları düşünceleri “en doğru” “Kur’an’î hakikat” gibi nitelemelerde bulunabilmektedirler. Muhaliflerine yaptıkları “düşüncelerini Kur’an’a söyletiyorlar” suçlamaların aynısını kendileri de farkında olarak veya olmayarak yapmaktadırlar. Neticede kullanılan bu dil ve üslup, hem düşüncede çelişkiyi hem de Müslümanlar arasında bölünmeyi ve parçalanmayı beraberinde getirmektedir. Hemen her taife, kendisini gibi düşünmeyen diğer taifeleri ötekileştirmekte, gönül dünyalarında; doğru yolda olmayan kimseler olarak kabul ederek ilişkilerini bu sonuç üzerinden belirlemektedirler.

Oysa, Kur’an ve Sahih sünnetin delâleti kat’i bir şekilde hükme bağlamadığı konularda kişilerin sahip olduğu düşünceler, beşeri düşüncedir ve bu düşünceler dine mal edilmeyeceği gibi mutlak doğrular olarak görülerek bu doğrular üzerinden hareket edilmesi de yanlış olacaktır. “Bizim dinden anladığımız bu” demek yerine “din bunlardan ibarettir” demek arasında, yürümekle aşılamayacak kadar çok mesafenin olduğunu artık kavramamız gerekmektedir. Kişiler, Kur’an ve sünnetten anladıkları doğruları dine yayamama cinayetine bir son vermelidirler. Bunun Allah’a ve dine iftira olabileceğini, Allah’ın halis dininde olamayan şeyi ona katma olacağını, Allah’ın dininde söz hakkını kendinde görerek doğru ve yanlış belirleme yetkisini kendinde görme anlamına geleceğini artık kavramamız gerekmektedir.

Artık şunun farkına varmalıyız ki, Kur’an’ı, sünneti ve diğer metinleri anlamaya çalışırken kullandığımız akıl, etkilenebilen, doğruyu ve yanlışı tespit ederek kullandığı donelerini, yaşadığı etkileşimlerin sonucu olarak elde etmektedir. Müslüman olarak doğruyu ve yanlışı tespit ederken kullandığımız donelerin çoğunluğu tabi ki Kur’an ve Sünnette dayanmaktadır. Lakin tümünün Kur’an ve sünnete dayandığı söylenemez. Hatta Kur’an ve sünnete dayandığını iddia ettiklerimiz bile çoğunlukla sahip olduğumuz “din anlayışına” dayanmaktadır. Yani, mezhebi ve fikri anlayışlardan arınmış değildir. Dolayısıyla bu şekilde olan doğrularımızı dinin kendisi olarak kabul ederek dine yamamamız, bu algılar üzerinden doğru ve yanlış sonuçlarına ulaşmamız içerisinde birçok problemi bulunduran bir yaklaşımdır. Bu şekilde hareket edilmesinin Müslümanların hayatlarına yansıyan en önemli problemli yönü ise, vahdetin önünde çok ciddi bir engel olması, Müslümanları kâfirlerin karşısında suyun üzerindeki çer-çöp durumuna düşmesine sebebiyet vermesidir. Fikri ve düşünsel ayrılıkların tarihi süreç içerisinde Müslümanların hayatlarında nelere mal olduğunu görmeli ve yaşanan bu acı tecrübelerden dersler çıkarmamız gerekmektedir. Tarihi süreç içerisinde yaşadığımız bu acı tecrübelerin sebebinin yukarıda gündeme getirdiğimiz husus olduğunu asla unutmamamız gerekmektedir. Şunu da ifade edelim ki, dini anlamaya çalışırken ulaştığımız doğru ve yanlış tanımlamalarının veya bir başkalarının bu konularda vardıkları sonuçların doğru mu ve yanlış mı olduğunu gerçek manada öğreneceğimiz yerin kıyamet gününde Allah’ın aramızda hükmederek vereceği karar olduğunu da unutmamamız gerekir. Aramızdaki Kur’an ve sünnetteki delâleti kat’i naslara dayanamayan bazı ihtilafların mutlak hükmünün öğrenileceği yerin ilâhî mahkeme olduğunu bilmeliyiz. Burada yazımızı tamamlarken İmam Ebû Hanife’ye atfedilen bir sözle bitirmek istiyorum; “Benim doğrularım yanlış ihtimali olan doğrulardır. Bir başkasının yanlışları da doğru olma ihtimali olan yanlışlardır.”

Kur’an ve sahih sünnette hükmü bulunmayan konularda, İmam Ebû Hanife’nin de gündeme getirdiği bilinçle hareket eden tüm Müslümanlara selam olsun.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir




Enter Captcha Here :

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu