Yazılar

Makale: ÂDEM (A.S.) KISSASINDA YOLDAKİ İŞARETLER

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selam da tüm peygamberlerle birlikte son Rasûl olan Hz. Muhammed (s.a.s.)’e, O’nun ailesine, ashabına ve O’nun yolunun yolcusu olan tüm mü’minlerin üzerine olsun.

İslâm, tarihin her döneminde Allah’ın insanlık için teşri kıldığı tek ve hak dinin adıdır. Bu dinin tek bir sahibi vardır, o da alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Allah dini üzerinde, kendinden başka bir otoritenin oluşmasına hiçbir zaman izin vermemiştir. Peygamberler bile, bu din üzerinde belirleyici değillerdir. Onların da Allah’ın kendileri aracılığıyla gönderdiği dine tabi olmak dışında bir statüleri yoktur. Peygamberlerin görevi, Allah’la birlikte din üzerinde otorite olmak değil, Allah’ın dinini modelleyerek insanlara taşımaktır. Dinin teoriye dayanan bilgilerini pratiğe aktararak insanlar için örneklik yapmaları peygamberlerin en önde gelen görevleridir. Bu sebeple tarihin her döneminde peygamberler ortaya koydukları İslâmî mücadelede, o dâvaya müntesip olacak kimseler için çokça yol işaretleri bırakmışlardır. Kur’an’ın, peygamber kıssalarını aktarmasının sebebinin tarihi malumat vermek veya Müslümanların tarih bilgilerini en üst düzeye çıkarmak için olmadığını herhalde biliriz. Peygamberler, Allah’ın tek dininin kendi dönemlerindeki temsilcileri oldukları için kendilerinden sonra gelecek kimseler için istifade edilecek çokça örneklikler ortaya koymuş ve Kur’an bu örneklikleri bünyesine alarak, kıyamete kadar tüm Müslümanlar için birer numune olarak zikretmiştir. Allah, İslâmî mücadelenin yol işaretlerini, onların yaşanmış örneklikleri üzerinden bize öğretmektedir. Biz de, gücümüz ve bilgimiz miktarınca peygamberlerin kıssalarındaki yol işaretlerini gündeme getirmeye çalışacağız. İnsanlık tarihinin kıssası ilk peygamber olan Âdem (a.s.) ile başlar; özellikle Âdem (a.s.) ile İblis kıssası üzerinden bizlere gösterilen yol işaretlerini bulmaya, inşAllah bulduğumuz bu yol işaretleriyle de bizi cennete götürecek yolumuzu aydınlatmaya çalışacağız. Gayret bizden, her türlü başarı ve inayet ise Allah’tandır.

1) İnsanoğlu, dünyada yaşamını sürmek için yaratılmıştır. Âdem (a.s.)’ın cennette imtihana tabi tutulması, insanoğlunun cennet için yaratıldığı anlamına gelmemektedir. Başta Hıristiyanlık inancı olmakla birlikte nice Müslümanların da kabul ettiği yaygın anlayışa göre; Âdem (a.s.) kendisine yasak edilen o ağaçtan yediğinden dolayı cennetten çıkarılarak dünyaya gönderilmiştir. Oysaki daha insanoğlu yani Âdem (a.s.) yaratılmadan önce Allah ile melekler arasında cereyan eden bir diyaloğu gündeme getiren bir Kur’an âyetinde şu şekilde buyurulur; “…Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” (Bakara, 30) Bu âyet bize, tartışma bırakmayacak bir şekilde insanoğlunun cennet için değil dünyada bir yaşam sürmesi için yaratıldığını açık ve net bir şekilde bildirmektedir. Dolayısıyla insan cennette yaşamak için değil, dünyada imtihana tabi tutulmak üzere yaşam sürmesi için yaratılmıştır. Dünya da insanın yaşamına tümüyle elverişli olacak şekilde yaratılmıştır.

2)İnsan, yeryüzünde halife olarak görevlendirilmiştir. Şu koskoca dünyada, yaratılmış sayısız canlı üzerinde yöneticilik görevi insanoğluna verilmiştir. İnsanoğlu tür olarak daha yaratılmadan, tüm canlılar içerisinden seçilerek bu göreve uygun özelliklerde yaratılmıştır. Kendisine verilen akıl ve irade özellikleri sayesinde halifelik görevine en uygun varlık hiç kuşkusuz ki insanoğludur. Bilgi, akıl ve irade gibi son derece önemli yeteneklerle donatılan insanoğlunun, dünyayı imar etme, orada adaleti tesis etme gibi çok mühim görevleri uhdesinde bulundurması istenmiştir. Ne yazıktır ki insanoğlu tarihi süreç içerisinde bu misyonunu Allah’ın belirlediği hükümler çerçevesinde yürütmesi gerekirken, görevini kötüye kullanarak yeryüzünde zulmü ve fesadı meydana getirmiştir. “…Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” (Bakara, 30)

3)İnsanoğlu, yoktan var edilmiştir. Âdem (a.s.), bir başka varlıktan evrimleşerek meydana getirilmemiş, Allah tarafından yoktan yaratılmıştır. Allah, insanoğlundan önce tüm kainatı ve canlıları yaratmış, dünya olarak isimlendirdiğimiz gezegeni insanın yaşamına elverişli hale getirdikten sonra insanoğlunu yaratmıştır. Bir yaratıcının varlığını yok sayan felsefik yaklaşımların iddia ettiği gibi tüm canlılar, evrimleşme sonucunda şu anki hallerine gelmemiş, hepsi Allah’ın yaratmasıyla oluşmuşlardır. Tüm canlılar gibi insanoğlu da bazı Müslümanların da kabul ederek iddia ettikleri gibi bir başka canlıdan evrimleşerek meydana gelmemiştir. Yüce kitabımız Âdem (a.s.)’ın yaratılış safhalarını çok açık bir şekilde gündeme getirerek bu konuyu evrime inananların iddialarına açık kapı bırakmayacak şekilde açıklamıştır. Konuyla ilgili âyette şu şekilde buyurulur; “Allah nezdinde Îsâ’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan var etti; sonra ona “ol” dedi ve oluverdi.” (Ali İmran, 59) Bu âyetler de insanoğlunun (Âdem (a.s)’ın) yaratılış aşamalarını gündeme getirmektedir; “Andolsun biz insanı şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattık. Cin türüne gelince daha önce onu da kavurucu ateşten yaratmıştık. Hani rabbin meleklere demişti ki: “Ben şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr, 26-29) Bu âyetlerde şekil verilen ve ruh üflenen varlığın Âdem (a.s) olduğu çok açık bir şekilde ifade edilmektedir. Bütün bu hakikatlere rağmen insanoğlunun Allah’ın bizzat yoktan var etmesiyle değil de evrimleşerek meydana geldiğini iddia etmek ya cehalettir veya dinde tahrifattır.

4)İnsan, şerefli bir varlıktır. Allah, tüm canlılar içinde insanoğlunu seçmiş ve onu tüm canlılardan daha üstün özelliklerde yaratmıştır. Varlıklar içerisinde kendisinde bulunan yetenekler sayesinde en şerefli varlık olan insan, kendisine bu özellikleri veren Allah’ın nimetlendirmesiyle ancak bu şerefe ulaşmıştır. İnsanı şerefli kılan hususiyetlerin başında hiç kuşkusuz ki Allah’a olan inancı ve bu inanç çerçevesinde yaşayacağı hayattaki sorumluluklarını kuşanması gelmektedir. İnsan, Allah’ın peygamberler aracılığıyla göndermiş olduğu hayat nizamını yeryüzünde uygulayacak tek varlıktır. Allah bu misyonu yüklensin diye tüm canlılar içinden insanı seçmiştir. Bu sorumluklarının farkında olan insan bu yönüyle en şerefli varlık hüviyetini kazanmaktadır. Bu misyonunun farkında olmadığı ve kendisi için belirlenen sorumlulukları kuşanmadığı durumda ise varlıkların en aşağısı konumuna sürüklenmektedir. Konuyla ilgili olarak Rabbimiz Kitabında şu şekilde buyurur; “Muhakkak ki biz insanı en mükemmel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik.” (Tin, 4-5); “Andolsun biz Âdemoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 70) “Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” (Nisâ, 139)

5)İnsan potansiyel olarak hata yapma özelliğini bünyesinde barındıran bir varlıktır. İnsanoğlu içerisinde taşıdığı olumlu özellikler yanında olumsuz birtakım duygular da taşımaktadır. Dünya imtihan sahası olduğu için insanda olumlu özeliklerin yanında bir takım olumsuz duygular da vardır. Gerçi olumsuz diyeceğimiz duyguların olumlu olarak da kullanılması söz konusu olmaktadır. Söz gelimi, insanda bulunan “şehevî arzular” tümüyle kötü değildir, eğer kişi bu arzusunu kontrol altında tutar ve meşru bir şekilde tatmin ederse o zaman bu durum kendisi için bir ibadet olur ve Allah katındaki derecesinin artmasına sebebiyet verir. Yine “aceleci” olması genel olarak kötü bir durum olarak kabul edilebilir. Fakat, eğer insan bu aceleciliğini başta ibadetler olmak üzere hayır işlerinde kullanırsa bu özellik kendisi için nice hayırlı neticelere vesile olur. Yine, dünyaya karşı insanda bulunan ilgi de bu şekildedir. Eğer insanda dünyanın güzelliklerine karşı bir ilgi ve alaka olmasaydı insan dünyadaki halifelik görevini nasıl yerine getirir, dünyayı nasıl imar edebilirdi. Kısacası, insanda kötü olarak nitelendirilen duygular olmasaydı insanın imtihana tabi tutulmasının da bir anlamı olmazdı. İnsanı hata yapma potansiyeliyle yaratan Allah (c.c.), insandan hatasız olmasını değil, hata yaptığında hatada ısrar etmemesini istemiştir. Hata yapıp da hatalarında ısrar etmeyen kullarını övmüş, kendilerine büyük mükafatların olduğunu bildirmiştir. Konuyla ilgili olarak Rabbimiz şu şekilde buyurur; “Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. İşte onların yaptıklarının karşılığı rableri tarafından bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Ali İmran, 135-136) İnsandaki hata yapma potansiyeli, Âdem (a.s.) örnekliğinin yaşanmışlığı üzerinden de gündeme getirilmektedir. Âdem(a.s.) kendisine yasak edilen ağaçtan yemiş ve bunun akabinde yaptığı hatayı hatırladığında hatasında ısrar etmeyip yanlışından dönerek tevbe etmiştir.

6)İnsan, dünyayı imar edecek bilgiyle donatılmıştır. İnsanoğlunun bir diğer özelliği de halifelik görevini hakkıyla yerine getirecek şekilde ilmi donanıma sahip olarak yaratılmasıdır. Daha doğru bir ifadeyle, kendisini, eşyayı ve kendisine gayb olmayan tüm hususları anlayacak ve anlamlandıracak bir potansiyelle yaratılmış, bu konuda kendisine yeteri miktarda akıl kapasitesi verilmiştir. İnsan kendisine bahşedilen bu özelliği sayesinde eşyayı ve olayları doğru bir şekilde kavramakta, kalkınmayı ve imar görevini yerine getirebilmektedir. Bununla birlikte şunu da ifade etmek gerekir ki insan aklı sınırlı bir yapıya sahip olduğundan dolayı hayatın içerisinde karşı karşıya kaldığı hadiseleri anlamakta güçlük çekebiliyor. Bu durumun olmasının sebeplerinden bir tanesi de insan aklının etkilenen bir yapıya sahip olmasından kaynaklanıyor. Yani, insan içinde yaşadığı toplum ve aile gibi nice faktörlerden etkilenerek aklını bu etkileşime açabiliyor. Böylelikle de olayları ve hadiseleri bu etkileşimin kıskacında anlıyor veya anlamlandırıyor. Böyle olunca da hak ve hakikatle buluşması bazen mümkün olmuyor. İşte bu gibi durumlarda insana yol göstermesi için peygamberler ve vahiy devreye giriyor. Vahiy olmadan insanın yaşadığı etkileşimler içerisinde mutlak doğruya ulaşabilmesi mümkün değildir. Hz. Âdem (a.s.) örneği üzerinden de gördüğümüz gibi Allah ona eşyanın isimlerini öğreterek yol göstermiş ve bu yönüyle üstün bir varlık olduğunu ifade etmiştir. “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip “Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin” dedi. “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” cevabını verdiler. “Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir” dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de “Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim demedim mi!” buyurdu.” (Bakara, 31-33)

7)Gerçek ilim ancak Allah’tan gelen vahiydir. İnsanoğlunu diğer canlılardan ayrı kılan en önemli özelliklerden bir tanesi hiç kuşkusuz ki akıl gibi büyük bir nimete sahip olmasıdır. İnsan, aklı sayesinde doğru ve yanlışın neler olduğunu anlayabilir, hayatıyla ilgili sağlıklı kararlar alabilir. Diğer canlılarda da kısmi olarak bulunan akıl nimeti, insanda daha mükemmel bir şekilde bulunmaktadır. Fakat akıl, bazı noktalarda mutlak doğruyu bulabilme kapasitesine sahip değildir. O daha çok, insan hayatının somut alanıyla ilgili noktaları anlamlandırabilecek bir kapasitededir. Soyut ve metafizik alanları anlamakta ise yalnız başına zorlanmakta, hatta çoğu zaman bunu başaramamaktadır.

İnsanlık tarihine baktığımızda insanlık, birçok inanç ve düşünceyi doğru görerek benimsemiş, sonra o düşüncelerin yanlış olduğunu anlayarak onlardan uzaklaşmış, bir başka düşünce geliştirerek ona uymuştur. İnsanoğlunun akılı kullanırken referans aldığı birtakım bilgiler vardır. Bu bilgiler istikametinde aklını kullanır ve neticelere ulaşır. Aklın referans olarak kabul ettiği bu bilgiler, bazen eski insanlardan miras olarak kalan bilgiler, bazen modern bilimin ortaya çıkardığı kesinliği kanıtlanmamış teoriler, bazen de peygamberlerin Allah’tan getirmiş olduğu vahiyler olmuştur. Tabi sadece bunlarla da sınırlı değil, birçok bilgi ve tecrübe bu konuda ölçü ve referans alınmıştır. Bu durumda, ister istemez yığınlarca düşünce ve fikir insanlar arasında yer bulmuştur. İnsanlığın tarihi süreç içerisinde ürettiği bu düşünce birikimleri çoğu zaman insanların doğruya ulaşmalarının önünde engel olmuş, bu düşüncelerin girdabına giren insan mutlak doğruyu bulamaz olmuştur. İşte bu noktada Allah devreye girerek ona yol göstermiş, doğru ve hakikatin ne olduğunu, aklı kullanırken referans alması gereken ölçüleri bildirmiştir. Bu manada mutlak doğruyu belirleyecek ölçü insanların etkileşim içinde oldukları akıllarıyla ürettikleri bilgiler değil, Allah’ın peygamberler vasıtasıyla gönderdiği vahiydir.

Allah, mutlak manada el-Alim olduğundan ondan gelen bilgilerin yanlış olma olasılığı yoktur. Fakat etkileşim içinde olan insan aklının ürettiği bilgilerin her zaman yanlış olma olasılığı vardır. Ayrıca zaten akıl, yukarıda da söylediğimiz gibi her konuyu anlayabilecek bir kapasiteye sahip değildir. Âdem (a.s.) örnekliği üzerinden de gördüğümüz gibi Âdem (a.s.) kendi aklıyla değil Allah’ın kendisine öğrettiği bilgilerle eşyayı anlayabilecek bir yeteneği elde etmiştir. “Ve (Allah) Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip “Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin” dedi.” (Bakara, 31)

8)Yeryüzünde halife kılınan insan, ancak “emanet” yükünü taşırsa bu görevini hakkıyla yerine getirebilir. Dağların, yerin ve göklerin taşıyamamaktan korktukları[1] “emanet” nedir? Gerçek mü’min olmak, insanlar arasında emîn/güvenilir sıfatı kazanmak, Allah’tan gelen İlâhî vahiyden emin olarak, İlâhî hükümleri tereddütsüz kabul etmek, kulluk emaneti, Kur’an ve Kur’an’la bildirilen İlâhî yasalar, insana yeryüzünde yön veren serbest irâde… Bütün bunlar, emanetin değişik açılardan görünüşüdür. İrâdesini Allah’ın hükmüne tâbi kılanlar, halifelik görevini yaparlar; irâdelerini İblis’e ve nefislerine teslim edenler ise emanete ihanet ederler.[2]

9)İnsanı diğer canlılardan üstün kılan bir özellik de, kendisiyle amel edilen ilimdir. Kur’an’da, insanın diğer canlılar arasından seçilerek üstün kılınmasının en önemli sebebi olarak, Allah katından kendisine ilim öğretilmesi olduğunu görmekteyiz. İnsan, Allah’ın kendisine vahiy yoluyla öğrettiği hakikat bilgisini sadece kültürel bir bilgi olarak değil, kendisiyle amel edilecek bir bilgi olarak görür ve bunu hayatında uygulayabilirse o zaman hem halifelik görevini hakkıyla yerine getirebilir hem de dünya ve ahiret saadetini yakalamanın yollarını bulabilir. Eğer insan Allah’ın gönderdiği bilgiden yüz çevirir veya kabul etmekle birlikte sadece teorik bir bilgi birikimi olarak görür ve pratiğe aktarmazsa o zaman ne halifelik görevini hakkıyla yerine getirebilir ne de kendisini dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtaracak yolları bulabilir. Âdem (a.s.) ve Havva annemiz, Allah’ın kendilerine öğrettiği bilgilerle Allah’a tevbe etmişler ve Allah da onların tevbelerini kabul etmiştir. Allah’ın kendilerine öğrettiği bilgiyi bilmeyi yeterli görmemiş, onunla amel ederek bilgiyi pratiğe akarmışlardır. Dolayısıyla insanoğlu, Allah’ın peygamberler vasıtasıyla gönderdiği hakikat bilgisine tümüyle uyarak amele dönüştürmeli ve hem üstünlüğün, hem de kurtuluşun ancak bu şekilde mümkün olacağını bilmelidir. “Bunun üzerine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); rabbi de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.” (Bakara, 37)

10)Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi, insana verilen değerin göstergesidir. Başta melekler olmak üzere yeryüzündeki hemen her şey, insanın hizmetine verilmiştir. “O, arzda/yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”[3] Her şey, insanın önünde melekler gibi âdeta secde (bey’at/hizmetinde olma yemini) etmektedir. Bu hizmetten ise yalnızca İblis kaçınmaktadır. O, evrensel değerleri ve düzeni inkâr ederek bu âhengin dışında kalmıştır.[4] Meleklerin Âdem (a.s.)’a secde etmeleri namaz secdesi anlamındaki tapınma secdesi değil, itaat manasındaki secdedir. Nasıl ki kâinat Allah’a secde etmekte ve bu secde bizim bildiğimiz anlamda ki anlı yere koyarak yapılan secde değil, itaat manasında bir secde ise meleklerin de Âdem (a.s.)’a yaptıkları secde bu şekilde bir secdedir. Kâinatta bulunan her şeyin Allah’a secde ettiklerini bildiren âyette şu şekilde buyurulur; “Göklerde ve yerde bulunanlar ve bunların gölgeleri sabah akşam, isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler.” (Ra’d,15)

11)Dünya, insan için bir imtihan alanıdır. Dünyaya gelişimiz ancak bir imtihan içindir. Yoksa burada sürekli olarak kalmak için değildir. Ne insanoğlu ne de yaratılmış olan diğer varlıklar dünyada ebedi olarak kalmayacak, Allah’ın kendileri için belirlemiş olduğu vade geldiğinde bu imtihan salonundan ayrılacaklardır. Dünya hayatı insanoğlu için, yaptığı uzun yolculuğunda uğradığı bir durak gibidir. Babanın sperminin annenin rahmine düşmesi neticesinde başlayan hayat serüveni daha sonra dünya hayatı, daha sonra kabir hayatı ve daha da sonra süresiz olan cennet veya cehennem hayatıyla devam edecektir. Bu sebeple kısa bir zaman için uğradığımız bu dünya hayatını sanki sürekli kalacakmışız gibi görmemeli, yatırımlarımızı ve gelecek tasavvurlarımızı dünya merkezli değil, daha uzun ve daha kalıcı olan ahiret merkezli yapmalıyız. Daha hayırlı ve kalıcı olan ahiret hayatımızı bir kenara koyarak şu kısacık dünya hayatının nefse hoş gelen zevklerini merkeze alan, akıllı kimselerin yapmayacağı yanlışı yapmamalıyız. Allah, Âdem (a.s.)’ı yeryüzüne gönderirken, orada sürekli kalacaklarını değil bilakis kısa bir süre kalacaklarını kendilerine bildirmiştir. “Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu.” (A’raf, 24)

12)Allah, insanın gelişi güzel olarak hayatını sürdürmesini değil, belirlediği kurallar çerçevesinde hayatını devam ettirmesini dilemiştir. Yaratmış olduğu tüm varlıkları başıboş bırakmak için yaratmayan Allah, halifelik gibi bir görev yükleyerek dünyanın imarını kendi eline verdiği insanı da başıboş bırakmamış, onun için uyması gereken ilke ve kanunlar koymuştur. İnsan, dünya imtihanını yaşarken hem dünyasını hem de ahiretini kazanacağı bir hayatın nasıl mümkün olacağını sınırlı bilgisiyle bilemeyeceğinden dolayı Allah bu konuda insanlara yol göstererek uyması gereken kuralları kendilerine bildirmiştir. Allah’ın, canlı-cansız tüm evren için bir kader tayin ederken tüm canlılar içinden seçerek vazifeli kıldığı insan için kanun ve kurallar koymaması düşünülemez. Diğer canlılardan daha çok, insanın Allah’ın yol göstermesine ihtiyacı vardır. Gelinen noktada görüyoruz ki Allah’ın buyruklarından yüz çeviren insanlar hem kendilerini hem de tüm toplumları, içerisinden çıkılamayacak kadar büyük bataklıkların içine sürüklemektedirler. Bu sebeple Allah insanı yaratıp onu kendi haline bırakmamış aksine ona dünyada lazım olacak kural ve kaideleri de peygamberler aracılığıyla bildirmiş ve gönderdiği kural ve kaidelere uyma noktasında insanı sorumlu tutmuş, sorumluluklarını yerine getirmeyecek olanları ahirette cezalandıracağını söylemiştir. Allah, Âdem (a.s.)’ı cennette sınırsız bir şekilde hareket ettirmemiş aksine bazı yasaklar koyarak onun hareket alanını sınırlandırmıştır. Zaten imtihan için de bu şekilde olması gerekmekteydi.

13)Bize düşmanlık yapacak, mesleğinde mahir bir düşmanla muhatabız. Bir kimsenin düşmanıyla mücadelesinde başarılı olmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi, düşmanını yakından tanımaktan geçmektedir. Eğer siz düşmanınızı yeteri kadar tanımıyorsanız, onun etki alanını bilmiyorsanız onunla mücadelenizde başarılı olma şansınız çok az demektir. Düşmanınızın gücünü, etki alanlarını, zaaf noktalarını bilmek düşmana karşı kişiye avantaj sağlar. Düşmanı tanımak, ona karşı önlem almayı kolaylaştırdığı gibi ayrıca ondan gelebilecek darbelere karşı da tedbir alarak mukavemet oluşturmaya imkân sağlar. Ayrıca düşmanı tanımamak, gücünün sınırlarını bilmemek, çoğu zaman onu hafife almayı da beraberinde getirmektedir. Düşmanı hafife almak da yenilginin en çok karşılaşılan sebeplerindendir. Âdem (a.s.) ile İblis kıssasında ezeli ve ebedi düşmanımız olan şeytanın etki alanı, insanlar üzerinde zorlayıcı bir gücünün olup olmadığı da bize öğretilmektedir. İblis, Allah’ın kendisini cezalandırmasının müsebbibi olarak insanı görmekte ve bunun bir neticesi olarak tüm gücüyle insanı Allah’a kulluktan uzaklaştırarak cehenneme sürüklemeye çalışacağını ilan etmektedir. “İblîs, “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve -aralarından senin samimi kulların hariç- onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım.” (Hicr, 39-40)

14)İnsanoğlu şeytanın dört taraftan kuşatması altındadır. Şeytan veya diğer özel ismiyle İblis, insanoğluyla mücadelesinde çok boyutlu bir mücadele stratejisi uygulayacağını ifade etmiştir. Bu stratejinin insanoğlunu dört bir yandan kuşatacak bir mücadele yöntemi olduğunu görmekteyiz. Önden kuşatıp gelecekle ilgili karamsarlığa iterek insanı saptırmak isteyeceği gibi bazen de arkadan kuşatarak geçmişte yaptığı nice hayırlı amellerin kendisi için yeterli olacağını fısıldayarak doğru yoldan saptırmak isteyecektir. Yine sağdan yaklaşarak Allah’ı razı etmek için gecesini gündüzüne katması gerektiğini söyleyerek bir zaman sonra artık hayırlı ameller yapamayacak bir duruma kişiyi getireceği gibi soldan kuşatarak da işlediği hataları gözünde devleştirerek bunlardan kurtulmasının mümkün olmadığını söyleyecek, günahlardan arınarak Allah’ı razı etme trenini çoktan kaçırdığını fısıldayarak onu saptırmak isteyecektir. “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’raf, 17)

15)İblisi helake götüren husus kibriydi. Kibir, kişinin kendisini çeşitli sebeplerden dolayı bir başkasından üstün görmesi ve diğer insanların da kendisini bu konumda kabul etmelerini istemesidir. Çoğunlukla insan, sonradan kazandığı hususiyetlerden dolayı değil, kendisinde olmayıp bir başkası tarafından kendisine verilen özelliklerden dolayı kendisini diğer insanlardan üstün görür. Kimi zaman müntesibi olduğu kavminden, güçlü bir fiziki yapıya sahip olmasından, zengin olmasından, silah gücüne sahip olmasından, sahip olduğu makam ve mevki gibi nice sebeplerden dolayı insan, kibir denilen kalp hastalığına müptela olur. İnsanlık tarihi bunun birçok örnekleriyle doludur. Tüm peygamberlerin karşısına dikilerek halkların iman etmelerini engelleyen mele ve müstef denilen tüm kavimlerin önde gelenleri, özellikle Firavun ve Kur’an’da adı geçmese de kendisinden bahsedilen Nemrut gibi yöneticiler, hemen bir çırpıda akla gelen kişilerdir. Kur’an’ın da haber vermesiyle, kibir denilen bu manevi hastalığın ilk müptelasının İblis olduğunu görmekteyiz. İblis, Allah’ın Âdem (a.s.)’a secde etmesi yönündeki emrine itaat etmemesinin gerekçesi olarak, kendisinin Âdem (a.s.)’den daha üstün olduğunu iddia etmiş ve böylece de kendisini Âdem (a.s.)’den üstün görerek kibirlenmiştir. Hem de bunun kendi yaratıldığı öz olan ateşin, Âdem (a.s.)’ın yaratıldığı öz olan topraktan daha üstün olduğunu iddia ederek yapmıştır. “Allah buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblîs), “Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” (A’raf, 12)

16)Kurtuluşa ermek için Allah’ı kabul ederek iman etmek yetmemektedir. İblis, Allah’a inanmakta, O’nun sıfatlarını bilmektedir. Ancak Allah’a itaat etmeyip büyüklenen ve yüz çeviren biridir. Bu yüz çevirmesi ve büyüklenmesinden dolayı lânetlenmiştir. İnsanlardan da kim büyüklük taslar, Allah’ın emirlerinden yüz çevirirse Allah’ı tanısa ve O’na inandığını söylese de İblis gibi nankörlerden sayılacak ve lâneti hak edecektir. İsyan eden, büyüklenen ve Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışanlar, İblis ile birlikte cehennem halkı olarak orayı dolduracaklardır.[5]

17)İblis, melek değildir! Allah, birçok canlı türü yaratmıştır. Allah, yarattığı kimi varlıkları iradeli olarak yaratmış, kimisini insanın istifadesi için yaratmış, kimisini de insanlar için görünmez özelliklerde varlıklar olarak yaratmıştır. Allah, insan için görünmesi -Allah’ın dilemesi dışında- söz konusu olmayacak iki tür varlık yaratmıştır. Bu varlıklardan birisi nurdan yaratılan ve Allah’a hiçbir şekilde isyan etmeyen meleklerdir. Allah, melekleri asli suretleriyle, insanların gözleriyle görmeleri mümkün olamayacak bir yapıda yaratmıştır. Ancak Peygamberler, melekleri asli suretlerinde görebilirler. Onun haricinde insanların melekleri görmeleri mümkün değildir. Allah’u Tealâ’nın insanların gözleriyle müşahede edemeyeceği bir yapıda yarattığı varlıkların bir türü de cinlerdir. İnsanların, cinleri asli yapılarıyla görmeleri söz konusu değildir. Cinler, dumansız ateşten yaratılmış varlıklardır. Yapıları itibariyle de insan türünden çok farklı bir yapıya sahip olan varlıklardır. İblis, bir melek değil, tür olarak cinlerdendir. Onun melek olduğunu iddia eden kimseler herhangi bir delile dayanmadan ve Kur’an’ın açık buyruklarına rağmen böyle bir iddiada bulunmaktadırlar. Kur’an-ı Kerim, açık bir şekilde onun melek değil cinlerden olduğunu ifade etmektedir; Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik; İblîs’ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi, rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler adına bu ne kötü bir tercih!” (Kehf, 50) Ayrıca şunu da ifade edelim ki cinlerin en büyüklerinden olan ve insana düşmanlıkta en ileri giden İblis’in, insana vereceği zarar ancak vesvese vererek kandırmak, haramları süslü göstererek hata yapmaya sevk etmek gibi hususlardır, bunun haricinde insanın içine girerek onu etkisi altına alıp zarar vermek gibi bir gücünün olmadığını, şayet böyle bir gücü olsaydı ilk önce insana (Âdem’e) zarar vermeye kalkacağını çok rahat söyleyebiliriz. Oysaki İblis’in vereceği zararın ancak vesvese vererek insanı kandırmaya çalışmak olduğunu Âdem (a.s.) kıssasında çok net görmekteyiz. Âdem babamızı da ancak bu şekilde kandırmıştır. Dolayısıyla cinlerin insan bedenine girerek insanı etkisi altına alması ve bu şekilde insana zarar vermesi, iradesini elinden alacak şekilde insan üzerinde etkisinin olması anlayışı, Kur’an’la çelişen yönleri olan bir anlayıştır.

18)İnsanların, yaratılıştan sahip oldukları hususlardan dolayı kendilerini diğer insanlardan üstün görmeleri anlayışı şeytanî bir yaklaşımdır. Irkçılık olarak tanımlanan, kişilerin kendi soyunu diğer insanların soyundan üstün görmesi ve bu sebeple de kendilerinin diğer insanlardan daha üstün olduğu anlayışı tarihin bir çok döneminde insanların gündemini işgal etmiş ve birçok sapmalara sebebiyet vermiş bir anlayıştır. Bu anlayışın ilk mucidi İblis aleyhillânedir. Yüce kitabımıza baktığımız zaman, Âdem (a.s.), Nuh (a.s.), İbrâhim (a.s.) ve İmran ailelerinin seçildiği ifade edilmektedir. Allah’u Tealâ, burada sayılan yüce şahsiyetlerin bir kısmının kendisini, bir kısmının da soylarından bazı kimseleri seçerek üstün kıldığını ifade etmektedir. “Allah, birbirinden gelme nesiller olarak Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesini ve İmrân ailesini seçip âlemlere (bütün yaratılmışlara) üstün kıldı. Allah hakkıyla işitmekte ve bilmektedir.” (Ali İmran, 33-34) Yine ayrıca yeryüzünde hakikatin temsilcisi oldukları zaman İsrailoğullarının da bir dönem, insanlar içinden seçilerek üstün kılındıkları ifade edilmektedir. “Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi diğer topluluklara üstün kıldığımı hatırlayın.” (Bakara, 47) Allah, İsrailoğullarını sahip oldukları iman ve hakkın yeryüzündeki şahitleri olmalarından dolayı seçerek diğer insanlardan üstün kılmıştı. Fakat onlar, kendilerinin sahip oldukları soydan/ırktan dolayı seçildiklerini iddia ederek kendilerini diğer insanlardan üstün görme yanlışına sürüklendiler. Oysaki Allah katında bir tek üstünlük ölçüsü vardır o da iman ve imanın hayata samimi bir şekilde aktarılması olan takvadır. İsrailoğulları tarihin bir döneminde bu özelliklerinden dolayı seçilerek insanlardan üstün kılınmışlardı. Lakin onlar bunu göz ardı ederek, kendi babalarının taşıdığı spermlerin diğer insanların spermlerinden daha üstün olduğu gibi bir sapkın anlayışın içerisine sürüklendiler.

Yukarıda gündeme getirdiğimiz anlayış(sızlığ)ın farklı bir versiyonunu ilk defa gündeme getiren varlık İblis’tir. İblis, yaratıldığı öz olan ateşin, Âdem (a.s.)’ın yaratıldığı öz olan topraktan daha üstün olduğunu gündeme getirerek bu anlayışa sahip olduğunu göstermiştir. “Allah buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblîs), “Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” (A’raf, 12)

19)Âdem (a.s.)’i kandıran Havva annemiz değil, İblistir. Yahudi kültürünün tahrif ettiği Tevrat’a göre “Âdem (a.s.), yasak meyveden Havva’nın kendisini kandırması sonucu yemiştir. Dolayısıyla Havva olmasaydı Âdem o yasağı çiğneyerek günah işlemeyecekti. Âdem’i kandıran Havva olduğundan Allah onu ve soyundan gelen kadınları adet görme ve doğum sancısı çekme gibi cezalarla cezalandırmıştır.” Bu inanç İslâm inancıyla taban tabana zıt bir anlayıştır. İslâm’a göre bir kimse bir başka kimsenin işlediği suçtan dolayı cezalandırılamaz. Havva annemiz -ki suçlu değildir- suç işlemiş bile olsa, onun işlediği suçtan dolayı kıyamete kadar gelen ve Havva annemizin işlediği iddia edilen suçta hiçbir katkıları olmayan kadınların cezalandırılması ilahi adalete sığmamaktadır. Dolayısıyla Âdem babamızı kandıranın Havva olduğu anlayışı, Kur’an’i değil, israiliyat kaynaklı bir inançtır. Kur’an’a göre Âdem ve eşini kandıran şeytandır. Yoksa İblis Havva annemizi, o da Âdem babamızı kandırmış değildir. “Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı” dedi.” (A’raf, 20) Görüldüğü üzere Kur’an, “ona fısıldadı” demiyor, “o ikisine fısıldadı” diyor. Bu da bize gösteriyor ki şeytan Havva annemizi değil, ikisini birlikte kandırmıştır. Yine Âdem (a.s.) tevbe ederken de bu hususun Kur’an tarafından gündeme getirildiğini görüyoruz. “Dediler ki: “Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (A’raf, 23) Bu âyette de görüldüğü üzere, ikisi de birlikte kendilerine zulmettiklerini itiraf ederek tevbe ediyorlar. Bu âyetler de bize göstermektedir ki ikisi beraber şeytanın fısıltılarına kulak vererek yasak ağaçtan yiyor ve sonra da tevbe ediyorlar. Yani birisinin diğerini kandırması söz konusu değildir.

20)Düşmanlarımızın bizim zaaflarımızı bildiklerini unutmamalıyız. Şeytan, Âdem (a.s.)’ın içinde yaşadığı güzelliklere karşı ilgi duyduğunu bildiği için ona bu yönden yaklaşarak hata yapmasını sağladı. İnsan düşmanının zaaflarını bilirse onunla mücadelesinde başarılı olur. Ayrıca, düşman sizin zaaflarınızdan haberdar olursa sizi hataya düşürme olasılığı artar. Genellikle insanlar zaafları olduğu noktalarda hataya düşerler. Hele bir de sizinle mücadeleyi hayatının amacı haline getirmiş düşmanlarınız sizin zaaflarınızı biliyorlarsa o zaman, zaaflarınızın olduğu noktalardan sizi yakalayarak hataya düşmeye sevk ederler. İnsan, genellikle dünya zevkleri olan, mal, kadın veya erkek, evlat, yaşama sevgisi, rahatlık gibi hususlara ilgi duyar. Şeytan da insanlara bu noktalardan yaklaşarak hataya sürükler. Bu sebeple Âdem ve Havva validelerimizi ölümsüz yaşama karşı duydukları ilgiden dolayı kandıran şeytan bizleri de sahip olduğumuz zaaflardan dolayı Allah’a isyana sürüklemeye çalışacaktır. “Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı” dedi.” (A’raf, 20)

21)İnsandaki ebedi yaşama arzusu! Dünya tutkusu insanda var olan en büyük zaaf noktasıdır. İnsanoğlu genellikle uzun yaşamak ister ve dayanılmaz acılar yaşamadığı sürece de ölmek istemez. Hatta ölüm sonrası hayatın kendisi için dünya hayatından daha güzel olacağına inanan Müslümanlar bile ölmek istemezler. Şunu ifade edelim ki dünya hayatına ve zevklerine karşı insanda meyil olmasaydı yaratılış amacımız olan dünyayı imar etmek sorumluluğumuzu yerine getiremezdik. İlgi duymadığımız dünyadan uzaklaşır, onu kötü görerek el etek çekerdik. Bu durum da bizim halifelik görevimizi ihmal etmemizi beraberinde getirirdi. Dolayısıyla şunu söyleyelim ki dünyaya karşı meyilli bir şekilde yaratılmış olmamız sebebiyle dünya zevklerine karşı ilgimizin olması çok doğal bir durumdur. Zaten İslâm dünya zevklerini yasaklamamış, aksine onları helal yollardan tatmin etmemizi istemiştir. Lakin insanoğlu genel olarak bu zaafı noktasında kendisini kontrol edememiş, şeytanın tuzağına düştüğü alanlar hep buralar olmuştur. Ölümden korkmak ve dünya sevgisi hem insandaki mücadele direncini kırmış, hem de nice sorumluluklarını bu zevkleri elde etmek için ihmal etmesini de beraberinde getirmiştir. İblis aleyhillane de Âdem (a.s.)’ı bu zaafından dolayı hataya düşürmüştür. “…Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı” dedi.” (A’raf, 20)

22)Düşman, çoğu zaman namert bir şekilde karşınıza çıkarak size düşman olduğunu belli etmeden sizinle mücadele eder. Bazen sizden birisi olarak, iyiliğinizi istediğinizi söyleyerek karşınıza çıkar. Sizden görünen düşmanlar sizin için daha tehlikelidirler. Sizin iyiliğiniz ve hayrınız için çalıştığını söyleyen düşmanın size vereceği zararı bir başka düşman veremez. İnsan, açık bir şekilde kendisine düşmanlık yapan kimseye karşı tedbirli davranır, önlemler alır. Fakat düşman değil de dost olarak gördüğü kimseye karşı ne tedbir ne de önlem alır. Bugün Müslümanların yaşadıkları topraklarda bize düşmanlık yaparak bedel ödetenlerin hep bizim iyiliğimizi istediğini söyleyen insanlar olduğunu görmekteyiz. Beldelerimizi işgal ederek milyonlarca insanımızı katledenler veya katledilmesine sebep olanlar, bize özgürlük getirmek için geldiklerini söylemektedirler. Dünya halklarına, onların menfaat ve faydasına çalıştıklarını söyleyerek dünyanın büyük bir bölümünde yaşayan halkları gözyaşı ve kana bulamaktadırlar. Getirdikleri özgürlük hep bomba oldu, kan oldu, gözyaşı oldu dünya halkları için! İblis de Âdem (a.s.)’ı dost görünerek kandırdı, yasak ağaçtan yemesini sağladı. “Onlara, “Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” diye de yemin etti.” (A’raf, 21)

23)Şeytanı düşman bilmek! Kur’an, şeytanın velî (dost-yardımcı) tutulmamasını ihtar ediyor.[6] Şeytanla dost olmak, yılanla yatağa girmekten çok daha tehlikelidir. Akıllı insan, kendine zararlı dost tutmaz. İnsan, ya Allah’ın hizbi, ya şeytanın hizbidir (yandaşı, taraftarıdır).[7] İnsan savaşçıdır; ya Allah yolunda ya da tâğut uğrunda.[8] İnsanın her davranışı bir ibâdettir; Allah’a veya şeytana ibâdet![9] Yolların ayrılış noktası; insanın ya Allah’ın emirlerine kulak verip hakka itaat etmesi yahut da şeytana uyup onun emirlerine itaat etmesidir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya Allah yahut şeytan. Ya hidâyet yahut dalâlet. Ya hak, ya bâtıl. Ya kurtuluş ya hüsran. Kur’an’ın bütünüyle anlattığı hakikat işte budur. Diğer bütün düşünceleri ve insanları ilgilendiren halleri Kur’an, bu hakikat üzerine bina eder.[10]

24)Yolunu şaşıran insan, ancak Allah’ın yardımıyla yolunu bulabilir. Dünya tarihine bir baktığımızda insanoğlu Allah’tan, dinden ve imandan yüz çevirdiğinde yolunu şaşırmış, hak yoldan ayrılarak nice bataklıkların içerisine sürüklenmiştir. Her sapma yaşandığında Allah, merhametinin bir gereği olarak peygamberler göndererek insanlara doğru yolu göstermiştir. Allah’sız, dine ve vahye kulaklarını kapatarak kurtuluş yolu arayanlar genellikle insanları bir bataklıktan başka bir bataklığa sürüklemişler, hiçbir zaman doğru yolu bulamamışlardır. Hatta her geçen gün daha koyu bir karanlığın içerisine insanlığı sürüklemişlerdir. Oysa insanoğlu, hem dünyada varoluş maksadına uygun bir hayatı yaşamak ve bunun akabinde de ahiretini imar etmek istiyorsa Allah’ın göndereceği kılavuza tabi olmak durumundadır. Allah hem yaratıcı olması hem de ilminin her şeyi kuşatması sebebiyle insan için en doğru ve en güzel yolun ne olduğunu en iyi bilendir. Allah’tan başka varlıklar ise, bilgileri sınırlı olduğundan dolayı insanların ihtiyaç duyacağı kurtuluş yolunu gösteremezler. Tıpkı, Allah’ın yasak emrini çiğneyerek hata yapan Âdem (a.s.)’ın hatasından nasıl döneceğini, günahından nasıl arınacağını bilmemesi ve Allah’tan öğrendiği kelimelerle tevbe ederek tekrar doğru yolu bulması gibi. “Bunun üzerine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); rabbi de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.” (Bakara, 37)

25)İnsan için hata yapmamak değil, hatadan ısrar etmeden dönmek asıl erdemdir. Hata yapma potansiyeli olan bir varlığın hata yapması değildir onu kötü kılan. Asıl kötü olan hatasında ısrarcı olması, hatasını anladığında yanlıştan dönmemesidir. Hata yapmamak ancak Allah’a mahsustur. Beşer olan insanın ise hata yapması yaratılışının bir gereğidir. Bu sebeplerdir ki Allah, hata yapmayan bir Müslüman profili değil, hatada ısrar etmeyen bir Müslüman örnekliği üzerinde durur. Zaten insanlık tarihi de şahittir ki, insanlar hemen her zaman nice hataların içerisine düşmüşler ve çoğu zaman içine düştükleri hatalardan kendilerini kurtaramamış, Allah’ın yardımıyla ancak istikameti yeniden bulabilmişlerdir. İşte tüm bu sebeplerden dolayı Allah, Âdem (a.s.)’ı yaptığı hatadan dolayı cezalandırmamış, ona tevbe etmesinin yollarını göstermiştir. Âdem (a.s.) da hata yaptığını anlayınca hatasına gerekçe bulmamış, hemen tevbe ederek hatasında ısrar etmemiştir. “Bunun üzerine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); rabbi de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.” (Bakara, 37)

26)Hataya kılıf aramak şeytanî bir tavırdır. Hata yapmak insanın tümüyle kaçınabileceği bir durum değildir. Her insan hata yapma potansiyeline sahiptir. Peygamberler bile kimi zaman hata yapmışlardır. Bu meyanda, Hz. Nuh, Hz. Musa ve Hz. Muhammed (a.s)’ların da hatalar yaptıklarını Kur’an’dan öğreniyoruz. Ayrıca Hz. Âdem (a.s.)’ın da açık bir şekilde Allah’ın açık bir emrini çiğnediğini görüyoruz. Bu sebeple, peygamberlerin bile hata yapmaktan kendilerini alıkoyamadıkları bir durumda, başka insanların hayli hayli hata yapmaları söz konusu olacaktır. Şunu da ifade etmek gerekir ki bunları söylerken, hata yapmayı basite indirgediğimiz veya insanın mutlaka hata yapmaya zorlandığı gibi bir algıya sahip olduğumuz anlaşılmasın. Allah’ın razı olacağı insan modeli hata yapmayan insan değil, hata yaptıktan sonra hatasının farkında olan ve ısrarcı olmayarak tevbe edip kendisini arındıran insan modelidir. Yanlışta ısrar etmek zaten insan tabiatının da kabul edeceği bir durum değildir. Yanlışta ısrar edenler Allah’ın kendilerine verdiği fıtratı bozarak zaafa uğratan zayıf karakterli ve iradesi zayıf kimselerdirler. Böyle bir kimse ne insanlar nezdinde ne de Allah nezdinde iyi bir insan olarak kabul görür. Zaaflarından arınamayarak kendisini ıslah edemeyen kimseler süreç içerisinde yaptıkları hatalara kılıf bulmaya çalışırlar. Hataları ve günahları için, “iradem zayıf”, “başkası yüzünden” gibi gerekçelerle suçu kendilerinde değil de başka sebeplerde aramaya başlarlar. Tıpkı İblis’in, Allah’ın emrine itaat etmemesi neticesinde Allah’ın rahmetinden kovulmasının sebebi olarak kendisini değil de Allah’ı görmesi ve suçu da Âdem (a.s.)’a atması örneğinde olduğu gibi. İblîs dedi ki: “Bundan böyle beni saptırmana karşılık, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (A’raf, 16)

27)Melekler, gaybı bilmezler. Melekler Allah’ın nurdan yaratmış olduğu temiz ve itaatkâr varlıklardır. Allah kendilerini hangi işle görevlendirdiyse onlar o işleri harfiyen yerine getirirler. Allah’a isyan etme durumları söz konusu değildir. İnsanın vakıf olamayacağı nice konuları ve görevleri Allah’ın bildirmesi neticesinde bilirler. Lakin Allah’ın bildirdikleri dışında gayb ile ilgili bilgileri yoktur. Mutlak manada gaybı ancak Allah bilir. Melekler ve peygamberler ise ancak kendilerine bildirildiği kadar bilirler. Allah Âdem (a.s.)’ı yaratırken meleklerin, konuyla ilgili bilgileri olmadığından dolayı insanoğlunun yeryüzünde kan dökerek fesat çıkaracağı gibi bir çıkarımda bulunmaları bunu göstermektedir. Yine Hz. Âdem’in yaratılış hikmetleriyle ilgili Allah’ın açıklamalarda bulunması sonrasında melekler kendi dilleriyle gaybı bilmediklerini, bilgilerinin ancak Allah’ın öğrettiklerinden ibaret olduğunu şu şekilde ifade ediyorlar; “Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur.” (Bakara, 32) Bütün bunlar bize göstermektedir ki melekler Allah’ın kendilerine öğrettikleri haricinde gaybı bilmezler.

28)Melekler robot değildirler, akılları olan ve gerektiğinde akıllarını kullanan varlıklardır. Allah’ın kendilerine verdiği görevleri en güzel şekilde yerine getirerek Allah’a itaatsizlik etmeyen melekler birer robot değil, kötülüğü tercih edecek iradeleri olmasa da akılları olan varlıklardır. Meleklerin kendilerine verilen görevlerin hikmetlerini kavramak için Allah’a sorular sorduklarını yüce kitabımız bize haber vermektedir. Kur’an’ın verdiği bu haberlerden de anladığımız üzere, melekler sorgulamadan robot gibi hareket etmemektedirler. Meleklerin Allah’ın muradını anlamak için veya Allah’ın muradını bizler de anlayalım diye Allah’a sorular sorduklarını, bu şekilde Allah’ın murat ve maksadını öğrenmek veya öğretmek istediklerini görüyoruz. “Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.” (Bakara, 30)

29)Teskin olmak, sükûnete ermek için aile kurmak gereklidir. Allah’u Tealâ canlıları yaratırken çift olarak yaratmıştır. İnsanoğlunu bir dişi ve erkek olarak çift yarattığı gibi, diğer tün canlıları da bu şekilde yaratmıştır. Tüm canlıların mayasında çift olarak yaratılmak vardır. Allah’ın yaratılış kanununda tüm canlılar, bir erkek ve bir dişiden meydana gelmektedir. Bir yaratıcının varlığını kabul etmeyen batılı rasyonalist bilimcilerin iddia ettikleri ve bir teori hüviyetinde olan ve iddia ettikleri bu teoriyi zannî birtakım buluşlar dışında ispatlamaları da mümkün olmayan ve ayrıca da Allah’tan gelen vahye de dayanmadan iddia ettikleri gibi canlılar evrimleşerek meydana gelmemiştir. Allah’u Tealâ insanı yaratırken, insanoğlunun üremesini kadın ve erkeğin birleşmesi neticesinde meydana gelmesini dilediği için erkeği kadına karşı, kadını da erkeğe karşı ilgi duyacağı bir fıtratta yaratmıştır. Dolayısıyla evlilik müessesesi oluşturmak fıtrattandır. Bunu göz ardı edecek, geri plana atacak her türlü kadın-erkek ilişki biçimi ise yasaklanmıştır. Allah Âdem (a.s.)’ı yarattığı gibi eşi Havva’yı da yaratarak insan neslini bu ikisinden meydana getirmiştir. “Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini yaratan O’dur. Eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah’a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler.” (A’raf, 189)

30)Seçilmişlerden olmak. İnsanoğlu genel olarak, kendisine diğer insanlardan daha fazla değer verilmesini arzu eder. Diğer insanların değil de kendisinin tercih edilmesini, kendisine değer verilmesini, ayrıcalık tanınmasını ister. Hele bir de bu tercihin arkasında, elde edeceği bir mevki ve kazanç varsa o zaman bu durum kendisi için daha fazla bir sevinç kaynağı olur. Dünyada elde edeceği birtakım kazanımlar için başkalarının değil de kendisinin tercih edilmesi arzusunu taşır. Hele bir de bu seçmeyi Allah Azze ve Celle yapıyorsa, o zaman bu seçilmişliğin önemi ve değeri daha fazla olur. Dünya ve ahiret nimetlerinin sahibi olan Allah’ın başka insanlar arasından seçmesi bir kimse için ulaşılabilecek en büyük payedir. Bir kul için bundan daha büyük bir paye olamaz. Peki Allah bir kulu diğer kulları arasından seçerek tercih ediyorsa bunu kuldaki hangi vasıflardan dolayı yapıyordur? Soyundan dolayı mıdır? Yoksa yaratılışında bulunan fiziksel özelliklerden midir? Yoksa kulun kendi kazanımları olan hususlardan mıdır? Bu sorulara şu şekilde cevap vermek gerekmektedir: Her şeyden önce Allah’ın seçim yaparken herhangi bir kural ve kaideye bağlı kalmak durumunda olmadığını peşinen ifade etmiş olalım. Bununla birlikte Kur’an’da seçilmiş dediği kimselere baktığımızda hepsinin Allah’a kullukta samimi ve gayretleri üst düzeyde insanlar olduklarını görüyoruz. Tüm peygamberler insanlar içinden seçilerek üstün bir rasûl olarak gönderilmişlerdir. Yine Allah, Meryem annemizi tüm kadınlar içerisinden seçtiğini ve üstün kıldığını ifade etmektedir. Yine İmran ailesi, İbrâhim ailesi, Âdem ve Nuh (a.s.)’ların seçilerek üstün kılındıkları ifade edilmektedir. Yine ayrıca sahip oldukları üstün özelliklerden dolayı İsrailoğullarının da bir dönem diğer insanlardan/toplumlardan üstün kılındıklarını, Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Âdem (a.s.), Allah indinde seçkin bir kişiliktir. Allah, tüm canlılar üzerinde sorumluluk yüklenecek varlık olarak O’nu ve soyunu seçmiştir. Bu sebeple şunu ifade etmek isterim ki, eğer Allah’ın seçkin kullarından olmak istiyorsak, -ki bu herkes için mümkündür- o halde Allah’ın dininin şahitleri olarak hakka ve hakikate tanıklık ederek yaşamımızı sürdürmemiz gerekmektedir. Unutmayalım ki Allah cennete, Allah’a olan imanını tüm boyutlarıyla samimi bir şekilde hayata taşıyan kullarını, diğer kulları arasından seçerek koyacaktır. Yine cenneti hak etmiş kulları arasında hak ve hakikati hayatı pahasına müdafaa eden, her türlü bedeli seve seve ödeyen kimseleri diğerleri arasından seçerek daha yüksek mertebelere varis kılacaktır.

31)Gaybı taşlamamak gerekir! Gayb, insanın duyu organlarıyla algılayamadığı ve müşahede edemeyeceği tüm alanlara verilen isimdir. Allah, yaratmış olduğu canlılara ancak lazım olacak kadar bilgi vermiştir. Kendilerine lazım olmayan, kapasitelerinin alamayacağı veya bildiğinin yaşamını sürdürmesine mani olacağı bilgileri onlara bildirmemiştir. Söz gelimi, insan ne zaman ve ne şekilde öleceğini bilse bu onun için faydalı değil aksine zararlı bir bilgi olurdu. Ne zaman öleceğini bilen birisi, her gün ölüme biraz daha yaklaşmış olmanın getirmiş olduğu psikolojik sorunlar yaşar ve hayat onun için çekilmez bir şey olurdu. Yine böyle bir kişi; “nasıl olsa daha ölüme var” diyerek tevbesini geciktirir, hayatının büyük bir kısmını hatalar işleyerek geçirirdi.

Âdem (a.s.) kıssasında da bizim için gayb olan birtakım hususlar söz konusudur. İnsanın yaratılışı ve üremesi konusunda Allah’u Tealâ birtakım bilgileri bizlere sunmamış, bu konuda bizi meraklarımızla da imtihan etmeyi dilemiştir. Gelinen noktada, kimileri tarafından Âdem (a.s.)’ın ilk yaratılan insan olmadığı, babasının olduğu, bazı canlılar içinden seçilerek insan kıvamına getirilen canlılardan birisi olduğu gibi iddiaların söz konusu edildiğini görmekteyiz. Yine, Âdem’den önce de mütemadiyen nice Âdemlerin yaratılmış olduğunu gündeme getirenler de olmuştur. Bu konularda gaybı taşlamakla yetinmeyenler, Âdem’in çocuklarının nasıl çoğaldıkları konularında da gaybı taşlamaya devam etmişlerdir. Bu konuyu gündemlerine alanlar, kardeşler arasında evliliğin olmadığını ispat etmek için, yaratılanın sadece Âdem (a.s.) olmadığını, çokça insanın yaratıldığını, bunların çocuklarının birbirleriyle evlenerek insanlığın çoğaldığını iddia etmeye başlamışlardır. Oysa Allah, bu alanı bize bildirmemiştir. Yani bu konular bizim için gaybtır. Ve gaybla ilgili bilgi kaynaklarımız sadece iki tanedir. Bunlardan ilki mutlak manada gaybı bilen Allah’ın Kur’an’da bildirdiği bilgiler; ikinci olarak da Allah’ın bildirdiği kadar Peygamberden sudur eden, O’na ait olduğu iddia edilen sahih bilgiler. Bunun haricinde bizlerin gaybla ilgili bilgi alacağımız başka bir bilgi kaynağımız yoktur. Bunun ötesindeki bilgiler, eğer eski toplumların kitaplarında zikredilen bilgilerse, bu bilgilerin doğru olma ihtimali olduğu gibi yanlış olma ihtimali de her zaman söz konusudur. Veya da tamamen kişinin kendi iddialarıyla ortaya çıkan bilgilerdir. Bu iki şekilde de elde edilen bilgiler, mutlak doğruymuş gibi hareket edilemez ve bunun üzerine bir anlayış bina edilemez. Bu bilgiler üzerine inanç oluşturulur ve bu bilgiler gerçek olarak kabul edilirse mesnetsiz bir şekilde gayb taşlanmış olur. Gaybı taşlamak ise dinimizin kesin bir şekilde yasakladığı hususlardandır. Bütün bu sebeplerle diyoruz ki, gayba dair bilgilerde Allah ve Rasûlünün verdiği bilgilerle iktifa etmek, bunun haricindeki bilgiler üzerine herhangi bir anlayış bina etmemek gerekir.

Konu bağlamında gaybı taşlamak konusunu değerlendirirsek; Âdem (a.s.)’ın babasının olup olmadığı, Âdem (a.s.)’dan önce de nice insanların yaratıldığı, Âdem (a.s.)’dan önce beşer diye bir varlığın olduğu ve Âdem (a.s.)’ın bu varlıklar arasından seçilerek insanlık aşamasına evrimleştirildiği gibi iddialar gaybı taşlamaktan öteye gitmeyen iddialardır.

Yine, Âdem (a.s.)’ın çocuklarının nasıl çoğaldıkları konusu da bu minvalde olan bir konudur. Bu bağlamda gündem gelen, kardeşler arası evliliğin olup olmadığı konusu, doğan çocuklarının ikiz olarak bir kız bir de erkek olarak doğduğu, evliliklerin de farklı ikizler arasında meydana geldiği gibi konular gaybı taşlamaktan öteye geçmeyen konulardır. Âdem (a.s.)’ın çocukları için kardeşler arası evliliğin caiz olduğunu iddia edenler de olmuş, birden fazla Âdem yaratıldığını ve bunların çocuklarının birbiriyle evlendiğini söyleyerek kardeşler arası evliliğin o zaman da caiz olmadığını söyleyenler de olmuştur.

Âdem (a.s.)’ın ilk yaratılan insan olduğu ve eşinin de yaratılarak insanların bu ikisinden türediği hakikati Kur’an tarafından çok açık bir şekilde gündeme getirilmektedir; “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık…” (Hucûrat, 13); “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının…” (Nisâ, 1) Dolayısıyla bu âyetler ışığında konuyu ele aldığımızda birden fazla Âdem’in yaratıldığı anlayışının pek doğru olmayan bir anlayış olarak Kur’an’dan geçer not alamadığını görmekteyiz.

Âdem (a.s.)’ın çocuklarının nasıl evlendikleri ve neslin nasıl çoğaldığı konusuna gelince bu konuda iki ihtimal akla gelmektedir:

Birincisi: Âdem (a.s.)’ın çocukları birbiriyle evlendiler, yani kardeşler arası evlilik neticesinde insanlık çoğaldı. Oysa İslâm dini, kardeşler arası evliliği caiz görmemiştir. Burada şunu ifade etmeliyiz ki, Allah Musa (a.s.) ve tüm israiloğullarına gönderilen peygamberlerin şeriatlerinde kardeşler arası evliliği haram kıldığı gibi son peygamber olan Muhammed (s.a.s.)’ın şeriatinde de haram kılmıştır. Bu sebeple biz de bu tür bir ilişkinin haram olduğunu kabul ediyoruz ve bu tür evlilikleri çok çirkin bir eylem olarak görüyoruz. Eğer Allah, Âdem (a.s.)’ın şeriatinde insanların bir erkek ve bir dişiden üremesi maksadına yönelik olarak kardeşler arası evliliği helâl kıldıysa biz O’nun bu konudaki hükmüne de teslim olur, neden bu şekilde bir hüküm vazetti demeyiz. Biz kardeşler arası evliliğin yanlış olduğunu yine Allah’ın bize bildirerek yasaklamasından biliyor ve öyle kabul ediyoruz. Allah yasaklamamış olsaydı biz de bunu çirkin bir iş olarak görmeyecektik. Dolayısıyla çeşitli sebeplerden dolayı Allah’ın geçmiş bir ümmetin şeriatinde meşru kıldığı bir hususu son Peygamberin şeriatinde yasaklaması Allah hakkında kuşku uyandıracak bir durum değildir.

İkincisi ise: Nasıl ki Allah, Âdem (a.s.)’ı yaratıp sonra da ona eş yarattıysa, Âdem’in dünyaya gelen erkek çocukları için de eş yaratmaya kudreti yetecek kadar büyük bir ilâhtır. Dolayısıyla da insanlık kardeşler arası evlilikle değil de bu şekilde de çoğalmış olabilir. Fakat bu ihtimallerin ikisi -varsa daha fazlası- da gaybı taşlamaktan ibaret olan hususlardandır. Bunun için bu ve benzerleri gibi Allah’ın bilgi vermediği gaybi konularda, verilen bilgilerle yetinmeli, akıl yürütme veya kendi örnekliklerimiz üzerinden hareket ederek bir anlayış geliştirmemeliyiz. Hele de geliştirdiğimiz bu anlayışı doğru bir anlayışmış gibi savunmak ve insanların da bizim anlayışımıza inanmasını beklemek gibi daha büyük bir yanlış yapmamalıyız.

32)Şeytanın en önemli hedeflerinden bir tanesi de tesettürsüzlüktür. Elbise, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarından bir tanesidir. İnsanoğlu, elbiseyle hem vücudunu sıcak ve soğuktan korur, hem de ayıp yerlerini kapatmak için kullanır. Allah, insanoğlunun vücudunu karşı cinsin istek duyacağı bir şekilde yaratmıştır. Bunun içindir ki toplumda başta zina olmak üzere oluşabilecek yanlışların önünü kapatmak için Allah, hem kadının hem de erkeğin vücudundaki karşı cinsin istek duyacağı kısımlarını elbiseyle kapatmasını emretmiştir. İnsanı hayvanlardan farklı kılan bir husus da elbise konusudur. Hayvanların bir kısmının her ne kadar kuyrukları olsa da çoğunlukla cinsel organlarını kapatmalarını dilememiş, insanların ise karşı cinsin istek duyacağı tüm vücudunu kapatmalarını şart görmüştür. Bunun sebebi hayvanların yaratılış maksatlarını ifsat edecek şekilde cinsel sapma meydana getirmeyeceklerinden, insanların ise Allah’ın kendileri için belirlemiş olduğu hükümleri yok sayarak böyle bir sapmanın içerisine girmelerinin mümkün olacağındandır. Nitekim geldiğimiz noktada batı toplumunun kültürel dayatmaları sonucunda meydana gelen tesettürsüzlüğün insanlığı nasıl her türlü cinsle sapmanın içerisine sürüklediğini müşahede ederek görmekteyiz. Kadınıyla, erkeğiyle toplumların cinsellik üzerinden nasıl ifsat edildiklerine şahitlik ediyoruz. Bunun en önemli etkilerinden bir tanesinin tesettürsüzlük olduğunu çok rahat söyleyebiliriz. İblis aleyhillane de Âdem ve Havva validemizi kandırarak onları tesettürsüz bir hale getirdi ve bu sebeple de cennetteki serüvenlerinin son bulmasına sebebiyet vermişti. Bu sebeple cinsel sapmaların önüne geçmek istiyorsak unutmamalıyız ki tesettür konusu bu konudaki en önemli tedbirlerden bir tanesidir. “Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi.” (A’raf, 20); “Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” (A’raf, 26-27)

Dâvamızın başında da sonunda da hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’adır.

[1] 33/Ahzâb, 72

[2] Ahmed Kalkan, Peygamberlerimiz ve Tevhid Mücadelesi, S, 126

[3] 2/Bakara, 29

[4] Ahmed Kalkan, Peygamberlerimiz ve Tevhid Mücadelesi, S, 126

[5] Ahmed Kalkan, Peygamberlerimiz ve Tevhid Mücadelesi, S, 132-133

[6] 18/Kehf, 50-51

[7] 58/Mücâdele, 19, 22

[8] 4/Nisâ, 76

[9] 51/Zâriyât, 56; 36/Yâsin, 60

[10] Ahmed Kalkan, Peygamberlerimiz ve Tevhid Mücadelesi, S, 133.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir




Enter Captcha Here :

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu