Mümin Bir Kimse Polisle Evlenebilir miSıkça Sorulan Sorular (SSS)

Mümin Bir Kimse Polisle Evlenebilir mi?

Soru:

Ben elimden geldiğince tevhidi çizgide yaşamaya çalışan derslere giden bir bayanım. Yıllardır benimle evlenmek isteyen bir polis akrabam var. Çok yakın akraba olduğu için de aileler çok istiyor ve bu yönde baskılar yapıyor. Ben, mesleği sebebiyle ve islâmî bilinci olmadığı için reddediyorum. Ama ısrarlar devam ediyor. Bu kişi dersler alarak dînini  hakîki anlamda öğrenmek istiyor, dersler dinleyip okuyup araştırıyor. Ama işi dolayısıyla cemaatsel alanlara gitmek istemiyor. Bugüne kadar böyle bir durumu bilmediğini ve artık tövbe ettiğini, dînini gerçek manada öğrenmeye çalıştığını söylüyor. Maddi durumlardan dolayı işini yapmak zorunda olduğunu söylüyor. Bu süreçte evlenmek istiyor bu durumda bu kişiyle evlilik yapmam dinen caiz midir ?

 

Cevap-1:

İslam nazarından bakıldığında meşru zemine oturmayan bir meslek sahibi ile evlenmek şer’an caiz değildir. Bahsetmiş olduğunuz meslek de, güncel şartlar göz önüne alındığında meşru bir meslek değildir.

İslamı araştırmak ve okumalar yapmak mutlaka iyidir. Fakat aradaki yasağı kaldırmaz. Evlilik için tam iman gerekir. İman ise Tağutun bütününü inkar ile mümkün. Mevcut sistemin kolluk güçlerinde yer almak ise Tağutun yanında yer almaktır. Dolayısıyla Bakara Suresi 256. Ayet gereğince bu iman yerine gelmez.

Sizler için yapabileceğimiz tavsiyeler şunlardır:

Allah’tan sakınarak/takvayı kuşanarak hayırlısını Allah’tan beklemek.

‘’Kim Allah’tan sakınırsa Allah ona çıkış yolu gösterir’’(Talak Suresi 2)

Diğer konu da; sizinle evlenmek isteyen kimseye bu dini net bir şekilde anlatmak veya anlayacağı kişilere yönlendirmek. Tam bir teslimiyet gösterip davetiniz karşılık bulup da İslama girerse evliliğe şer’an mani ortadan kalkar.

Bu konuda Sahabe-i Kiram arasında güzel bir örnek vardır;

Ebu Talha, Ümmü Süleym’e evlilik teklif ettiğinde Ümmü Süleym şöyle cevap vermiştir: “Senin gibi birinin teklifi reddedilmez. Fakat sen kâfir bir adamsın, ben ise Müslüman bir kadınım. Sen Müslüman olursan, bu benim mehrim olur; senden başka bir mehir istemem.”

Bunun üzerine Ebû Talha İslam’ı kabul etti ve Ümmü Süleym ile evlendi. Bu nedenle âlimler: “İslam’ın, Ümmü Süleym’in mehrinden daha değerli bir mehir üzerine kurulmuş bir evlilik bilinmemektedir.”

Daha sonra Ebu Talha ile Ümmü Süleym’in çok kıymetli, iman dolu bir yuvaları olmuştur.

Önemli Bir iki mesele

1- Cemaatsel faaliyetlere katılmak Müslüman için farz değildir. Asıl gerekli olan ferd olarak, aile olarak da olsa dinine sıkı sıkıya sarılmasıdır. Dolayısıyla bu evliliğe mani durum değildir. Evlilik içindeki huzuru etkileyip etkilememsi size kalmıştır.

2- Dinini öğrendiği halde geçim meselesinden ötürü mevcut mesleğine devam etmesi mazeret olarak kabul edilemez. Zira caiz olmayan bir işten gelecek paradan muvahhid bir aile bereket görmez. Bu, evliliğin ilerleyen zamanlarında, aile içi huzuru etkileyebilir. Eğer dinini öğrendiğini ve anladığını söylüyorsa yapılması gereken şey ‘rızkın sahibini tanıyarak farklı bir arayışa girmesidir.’’

 ‘’Kim Allah’tan sakınırsa Allah onu ummadığı yerden rızıklandırır.’’ (Talak Suresi 2-3)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Soru-2:

Caiz değildirden kasıt tam olarak nedir. Yani bu küfür mü ? günah mı ? delilleriyle açıklar mısınız?

Ayrıca kişi tağutu inkar edip mücbir sebeplerden burda çalışıyorsa da durum aynı mıdır? Her memuriyet için geçerli midir bu? Sahabelerin Yahudilerle çalışması gibi veya Ammar hadisesindeki gibi kalbi imanla doluyken burada bulunmak zorunda oluşu aynı mı değerlendirilir yine de? İslâmı, bilhassa polislik mevzuusunu ve  itikadi durumları en anlaşılır şekilde nefret ettirmeden delilleriyle nasıl anlatabilirim ?

Cevap-2:

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki; “caiz değildir” ifadesi tek başına kullanıldığında her zaman küfür manasına gelmez. Bir iş bazen haram olur, kişi günahkâr olur; bazen de kişinin yaptığı iş onu İslam dairesinin dışına çıkaran bir mahiyet taşır. Bunun ayrımını yapabilmek için meselenin tafsilatına bakmak gerekir.

Bizim polislik meselesindeki temel itirazımız sadece bir meslek olması değildir. Bir kimsenin silah taşıması, güvenlik sağlaması veya insanların canını koruması başlı başına küfür değildir. İtiraz edilen husus, Allah’ın (cc) hükmü yerine beşeri sistemleri korumak, onların otoritesini muhafaza etmek ve bu uğurda görev yapmaktır.

Kur’an’da mealen Rabbimiz Allah (cc) şöyle buyurur: “Kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.” (2/Bakara-256)

Bu ayette Allah (cc), imanı sadece Allah’a (cc) inanmakla sınırlandırmamış; bunun yanında tağutun reddedilmesini de şart koşmuştur. Bu sebeple bir kimsenin itikadi durumu değerlendirilirken sadece “Ben Allah’a inanıyorum” demesi yeterli görülmez. Tağut karşısındaki tavrına da bakılır.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta daha vardır. Bir kişinin polis olması ile o kişinin doğrudan tekfir edilmesi aynı şey değildir. Çünkü tekfir, belirli şartların oluşmasını ve engellerin ortadan kalkmasını gerektirir. Kişinin cehaleti, tevil ihtimali, maruz kaldığı şüpheler ve meselenin kendisine ulaşıp ulaşmadığı gibi hususlar değerlendirilmeden belirli bir şahıs hakkında kesin hüküm verilmez.

Bu nedenle sorunuzdaki kişi hakkında konuşurken “Bu adam kesin kâfirdir” demekten ziyade, “Bulunduğu iş ve sistem itikadi açıdan problemli bir alandır ve Müslümanın bundan uzaklaşması gerekir” demek daha isabetlidir.

“Tağutu inkâr ettiği halde mecburiyetten orada çalışıyorsa durum değişir mi?” sorusuna gelince: Bir insanın kalbinde bu düzeni reddetmesi, bunun yanlış olduğunu bilmesi elbette önemlidir. Fakat sırf geçim kaygısı, maaş endişesi veya dünyevi sebepler genel anlamda şer’î bir ikrah sayılmaz.

Çünkü yine mealen Rabbimiz Allah (cc) şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (65/Talak-2,3)

Bu sebeple kişi gerçekten meselenin haramlığına inanıyorsa, zamanla o alandan çıkmanın yollarını aramalı ve rızkı Allah’tan (cc) beklemelidir.

Ammar bin Yasir’in (ra) hadisesi ise bu meseleye tam olarak benzememektedir. Çünkü Ammar (ra), öldürülme tehdidi altında zorlanmış ve diliyle söylemek zorunda kaldığı sözlere rağmen kalbi imanla mutmain kalmıştır. Bunun üzerine Allah (cc): “Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç…” buyurmuştur. (16/Nahl-106)

Buradaki ruhsat ölüm, işkence ve gerçek ikrah altında verilmiştir. Geçim sıkıntısı, maaş kaybı veya işsiz kalma korkusu ise fıkıhta her zaman bu kapsama alınmamıştır.

Sahabelerin Yahudilerle alışveriş yapmaları veya onların yanında bazı işlerde bulunmaları da farklı bir konudur. Çünkü mesele Yahudilerle ticaret yapmak değildir. Resulullah’ın (sav) zırhı bir Yahudi’de rehin kalmıştır. Ancak bu, onların bâtıl dinlerini korumak veya onların otoritesi adına mücadele etmek anlamına gelmez.

Dolayısıyla ticaret yapmak başka şeydir; bir sistemin kolluk kuvveti olarak o sistemi korumak başka şeydir.

Bence bu polis arkadaşa meseleyi anlatırken ilk olarak polislikten değil, tevhidden başlamak gerekir. Çünkü insan önce tevhidi, hükmün yalnız Allah’a (cc) ait olduğunu, tağutun ne olduğunu ve imanın şartlarını öğrenmelidir. Bunlar netleşmeden polislik meselesi konuşulduğunda kişi meseleyi sadece “meslek düşmanlığı” gibi ya da en azından eksik anlayabilir.

Şayet samimiyetle araştırıyor, okuyup öğrenmeye çalışıyor ve hakikati arıyorsa ona kapıları kapatmak değil, delilleri göstermek gerekir. Çünkü insanların hidayeti tartışma ile değil, Allah’ın (cc) izniyle olur.

Bu nedenle yapılması gereken şey, ona nefret ettirmek değil; tevhidi, Allah’ın (cc) hükmünü ve Müslümanın kulluk sorumluluğunu delilleriyle anlatmaktır. Eğer kişi hakikati kabul eder ve gereğini yerine getirmeye yönelirse mesele zaten kendiliğinden açıklığa kavuşacaktır.

Allah (cc) en doğrusunu bilendir…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Başa dön tuşu