Yazılar_Article-Detail

Şehidlik, Ölüm Biçimi Olmaktan Önce, Bir Hayat Tarzıdır

İnsanımız, hatta dâvâ adamı sayılan nicelerimiz, Kur’an kültürüyle yetişmediğinden, çok kullandıkları bazı kavramları bile Kur’an’ın yüklediği anlamla kullanmıyorlar. Çevremizdeki nice insanın “Cihad” kavramını “savaş” anlamında kullandığını ve cihad denilince hep savaş anlamı çıkardığını buna örnek olarak verebiliriz. Hâlbuki cihad, Allah yolunda Allah’ın verdiği imkânları kullanmak, Allah yolunda her çeşit gayret ve çabayı göstermek demektir. Şehid kavramı da böyle. Kur’ân-ı Kerim’in hemen tüm âyetlerinde “şehid” kavramı, bir ölüm şekli olarak değil, bir hayat tarzı olarak gündeme getirilir. Şehâdet kelimesini iman ve teslimiyetle söyleyip anlamını hayata geçirmeye çalışmayan kimse, nasıl ölürse ölsün “şehâdet”e ulaşamaz, şehid kabul edilemez. Şehâdet ehli olan ve insanlara şehîd/örnek olarak yaşayan mü’min ise, yatağında ölse de Allah’ın izniyle “şehid”dir. Ancak şehid olarak yaşayan kimse, şehid olarak ölür.

Şehâdet, asıl olarak, “insanın kendi nefsinde ve hayatta olup bitenlere şâhid olmasıdır.” Bu kavramın diğer yüzünü de “şehid olmak” oluşturur. Şehidlerle birlikte olmak veya şehid olmak, sadece temenniye bağlı olan bir olay değil; o bir yaşam biçimidir. Savaşçı kimliğini kuşanmaktır. Siz şâhid olur da şehid gibi yaşarsanız neticede şehid olursunuz. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle haşredilirsiniz.”

Güzel ölmenin yolu, güzel hayattan geçer. Güzel düşünen güzel yaşar, güzel yaşayan güzel ölür, güzel ölen güzel haşredilir, güzel haşredilen de hayatına güzel yerde devam eder. Evet, şehâdeti özlüyor ve gözlüyorsak, kendimizi kontrol etmeliyiz: Nasıl yaşıyoruz? Eğer şehid gibi yaşıyorsak, biz zaten şehidliği fiilî olarak istiyoruz demektir. Şehidlik, istenmekten çok yaşanılır. Daha doğrusu, canlı şehid olarak yaşamakla şehidlik istenir. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır biçimde korkun ve ancak müslümanlar olarak ölmeye bakın.” (3/Âl-i İmrân, 102)

Şehidlik, ölümde zirvedir, en güzel ölümdür. Bir mü’min, “nasıl olsa öleceğim, bundan kurtuluş yok, o halde en güzel şekilde ölmenin çaresine bakayım!” diyerek gözünü zirveye dikmelidir. İslâm kültüründe şehidlik, gerçek mânâda yaşamaya başlamanın adıdır. Şehidlik, aslında gerçek anlamıyla ölmek istemeyen, hep yaşamak isteyen insanların ölüm şeklidir. Diğer insanlar sadece ölürler; fakat şehidler ölmezler, insanlar bunu anlamasa da ( 3/Âl-i İmrân, 154). Zillet içinde yaşamayı yaşamak mı sanıyorlar? Şâhidlik ve şehidlik; şerefsizliğe, zillete karşı koyulan bir tavırdır. Şehid, ya şereflice yaşamak veya şereflice ölmekten başka bir üçüncü yol bilmeyen kahramandır. Şehid bu bilinçle yaşayan, Allah’ı hayatın merkezine koyan kimsedir.

Uğrunda ölünen yol Allah yolu, ölen kişi müslüman, ölenin niyeti de tamamen Allah’ın rızâsını kazanmak olmadıkça; yani o canlı şehid olarak yaşamadıkça, nasıl ölürse ölsün o şehid olamaz. O boşuna ölmüştür. Kur’an şöyle emrediyor: “De ki: ‘Namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (6/En’âm, 162)

Şehidler söylediklerini ve yaşadıklarını kanlarıyla yazarlar. Bu yüzden o yazılar silinmez. Tarih onları silemiyor ve unutturamıyor. Zâlimler ve müstekbirler de onları hayattan, tarih yazmaktan ve tarih sahnesinden atamıyor. Şehidlerin kanlarıyla yazdıkları mesaj, gün geçtikçe daha da derinleşip netleşiyor. Meselâ, şehid Seyyid Kutub’un şehâdetiyle birlikte daha fazla tanındığını, mesajının daha fazla yankı uyandırdığını söyleyebiliriz. Seyyid Kutub, sağ iken, bu kadar yaygın bir şekilde tanınmıyordu. O şehid olmasaydı, öğretmenliği bu denli sürekli ve canlı olamazdı. Tarih, aynı dönemlerde yaşayıp ölen nice insanları unutturduğu halde Seyyid Kutub daha fazla tanınır hale geldi. Bugün az çok okuyan, düşünen ve müslüman olduğunun farkında olarak yaşayan her müslüman tarafından tanınmaktadır. Kim demiş ki Seyyid Kutub öldü diye? Hayır, o ölmedi! Tam aksine, Allah yolunda yürüyen tüm mü’minlerin kalbinde yaşıyor. Şehidlere “ölüler” denilmemesini ve onların yaşadığını bu açıdan da böyle anlamak gerekir. Seyyid Kutub örneğini vererek söylediklerimiz, tüm şehidler için geçerlidir.

Şehâdetin mutlaka kan ile sonuçlanmasının gerekmediğini söylüyoruz. Şehid, yatağında bile ölebilir. Nice insan vardır, cephede öldüğü ve hatta şehid zannedildiği halde şehid değildir; nice insan da vardır ki, kendisine şehid unvânı verilmediği ve dünya ahkâmı yönünden şehid muâmelesi yapılmadığı ve yatağında öldüğü halde, âhiret açısından şehid hükmüne sahip olur. Önemli olan kişinin şehid gibi yaşamasıdır. “Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehidlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile, Allah onu şehidlik mertebesine ulaştırır.” (Müslim, İmâre 157; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad 15);“Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nâil olur.” (Müslim, İmâre 156)

Nasıl öldüğümüz kadar, nasıl yaşadığımız önemlidir. Bir mü’minin ölüm şekli kadar, belki ondan daha fazla yaşayış şekli önemlidir. Ama, şu bir gerçek ki, hayata şâhid olmaya ve hayatı Allah’ın rızâsı doğrultusunda düzenlemeye kalktığımızda da büyük bir ihtimalle şehidlik kapısı açılır. Bu yüzden şehâdeti, şâhid olmak ve şehid olmak şeklinde çift yönlü, ama bir bütün olarak anlamamız gerekir.

Şehâdet Ne Demektir?

‘Şehâdet’ sözlükte, bir şeyi yerinde ve yanında gözlemektir. Bu gözleme kafa gözüyle olabileceği gibi kalp gözüyle de olabilir. ‘Şehâdet’ kelimesi farklı kullanım yerlerine göre, hazır olma, tanıklık, açık belirti, ona tanıklık etme demektir. Bilinen, görünen âleme şehâdet âlemi dendiği gibi, görünmeyen âleme de gayb âlemi denir.

Şehâdet’in ism-i fâili, “şâhid” dir. O da, bir yerde bulunan, bir şeyi gören ve gördükleri ile bildikleri konusunda bilgi veren kimse, tanık, bir akdin yapılması sırasında taraflardan birinin yanında hazır bulunan, doğrulayan, ispat eden, Allah’ın birliğine şehâdet eden demektir.

Kişi, gerek nefsiyle, gerekse duyularıyla bir şeyin doğruluğunu anlarsa, o şeyin doğru olduğundan emin olursa, onu itiraf eder, onun öyle olduğuna tanıklık eder. Söz gelimi Tevhid kelimesini söylemek, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmektir. Yani bu kelime ile verilen bilginin doğruluğundan emin olmak, onun doğruluğuna şâhid olmaktır. Burada bir şeyin doğruluğu gözlenmiş, emin olunmuş ve bu doğrulayıcı tavır bir ‘şehâdet’le ortaya konmuştur.

Allah (c.c.) kendi varlığını ‘ğayb-şehâdet’ süreci olarak ortaya koyuyor ve insanı çeşitli şekillerde buna şâhid olmaya çağırıyor. İşte bu şehâdet, insanın kaçamayacağı bir tanıklıktır. Yerde ve gökte olan her şey bu tanıklığı yapmaktadır. Bazı insanların nefisleri bunu inkâr etse de, gerçek böyledir (57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1; 17/İsrâ, 44). Zâten Kıyâmet günü insanların dilleri susacak, buna karşın elleri konuşup itiraf edecek, ayakları da insanın ne yaptığına ‘şâhitlik’ edeceklerdir (36/Yâsin, 65; 41/Fussilet, 20).

İnsanın var olması bir anlamda ‘şehâdet’i yerine getirmesi içindir. Bazı mü’minlerin “Yarabbi! Bizi şehidlerden yaz.” (3/Âl-i İmrân, 53; 5/Mâide, 83) diye duâ etmeleri bu gerçeğe işaret etmektedir. Olgun mü’minler, bu anlamdaki şehâdetlerini hakkıyla yerine getiren kimselerdir (70/Meâric, 33). Kur’ân’ı tam anlayabilmek için bu evrensel şehâdeti bütün anlamıyla yerine getirmek gerekir. Çünkü Kur’an, bu şehâdeti insanlara bildirmek için geldi.

Allah (c.c.), her şeyin şâhidi (veya şehidi) olduğu gibi, peygamberler de gerçeğin şâhidi, aynı zamanda örnek ve model şahsiyet olmaları yönüyle ümmetlerine şâhiddirler (16/Nahl, 84). Kur’an, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bir ‘şâhid’ olarak gönderildiğini sık sık vurgular (33/Ahzâb, 45; 48/Fetih, 8; 73/Müzemmil, 15).Peygamberimiz aynı zamanda bütün insanların şâhidi olacaktır (33/Ahzâb, 45; 48/Fetih, 8; 73/Müzemmil, 15). Hz. Muhammed (s.a.s.) nasıl şehid/şâhid ise O’nun ümmeti de insanlar üzerine bir şehidler topluluğudur (2/Bakara, 143; 22/Hacc, 78). Şehid, bu kullanımlarda “örnek ve model” anlamlarına gelir. İslâm ümmeti bu mânâda bütün insanlar üzerinde şühâdadırlar/şâhittirler. Müslümanlar, yeryüzünde hakikatin gerçek şâhidleri, diğer insanların örnek almaları gereken modelleridir. Rabbimiz bizden her konuda şehid, yani örnek şahsiyet olmamızı istiyor.

Kur’an, hukukî anlamda yapılacak şehâdetin de hakkıyla yapılmasını emrediyor. Bu şehâdet adâlet sahibi kimseler tarafından yerine getirilir (5/Mâide, 8, 44; 65/Talâk, 2).

Kıyâmet günü Allah (c.c.) bütün herkes ve her şey üzerine şâhiddir. O, elbette dünya hayatında her şeye tanıklık ediyor. Hesap günü de O, insanların yaptıklarına şâhitlik edecektir (4/Nisâ, 159; 10/Yûnus, 29; 13/Ra’d, 43).

Bütün insanlar da kendi şâhitleriyle (peygamberiyle) diriltilir ve hesapları görülür (16/Nahl, 84). Peygamberimiz (s.a.s.) hem kendi ümmeti üzerine, hem de bütün insanlar üzerine şâhid olarak getirilir (16/Nahl, 89; 4/Nisâ, 42). Ayrıca her insanın elleri ve ayakları, derisi, kulağı ve gözü kendi aleyhine şâhitlik edecektir (41/Fussilet, 20-22; 36/Yâsin, 65; 24/Nûr, 24).

Şehâdet, ilimle ve yaşantı ile Hakk’a şâhitlik etmek olduğu için, bunun göstergesi olarak Allah yolunda can vermeye de ‘şehâdet-şehidlik’ denilir. Bu yolda canlarını fedâ edenlere ‘şehid’ denilir. Bu şehidlik, şehâdetin bir başka şekilde gerçekleşmiş halidir. Ancak asıl ‘şehâdet’ yakîn bilgi (ilim), adâlet, takvâ ve İslâmî yaşayışla Hakk’a şâhit olmaktır. Bu mânâda bütün güzel mü’minler birer şehiddir (4/Nisâ, 69). Şehâdet, Allah’la ve mü’minlerle bir antlaşma imzasıdır; bir sözleşmedir. Mü’minlere ait bütün haklardan yararlanmak için, mü’minlere ait bütün görevleri yerine getirme sözüdür. Cennet karşılığında bir alışveriş akdidir.

Kur’an, Allah’ı insana şah damarından daha yakın olarak tanıtmaktadır: “Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. (Çünkü) Biz ona şah damarından daha yakınız.”(50/Kaf, 16) İnsanlar daima Yüce Allah’ın kontrolü altında bulunduklarına, âhirette her yapılanın ortaya çıkarılacağına inanarak hareket ettikleri zaman, daima kötülüklerden uzak olurlar.

Hadis-i Şeriflere göre ‘şehid’, Allah yolunda, O’nun dini uğrunda çalışırken ya da cihad ederken canını veren, bu uğurda ölen kimse demektir. Bu gibi kimselere ‘şehid’ denmesinin sebebi, onların cennetlik olduğuna şâhitlik edilmesi, Allah’ın huzurunda her zaman diri olmaları, ölümleri zamanında meleklerin onlara şâhit olmaları veya doğrudan Cennete giderek Allah’ın onlar için hazırladığı çeşitli nimetlere şâhit olmalarıdır.

Kur’an’daki şehâdet kavramı, adâletin hâkim kılınması için örnek ve önder olma, müşâhede edilen bir duruma vâkıf olan insanın yaptığı doğru tanıklık gibi yakîn bilgiye dayanan anlamlara gelmektedir. İman edenlerin şehidler olduğunu bildiren âyetler ortada dururken; tâğut için savaşanlara, öldürülenlere şehid denemez. Çünkü iman edenler Allah yolunda, inkâr edenler ise tâğut yolunda savaşırlar (4/Nisâ, 76). Tâğut ise, Allah’ın koyduğu ölçülerin dışında ölçü/hüküm koyma iddiâsında olan her kişi ve kurumun adıdır.

Şehâdet, ilimle, yaşayışla, adâletle Hakk’a şâhitlik olduğundan, bunun bir göstergesi olarak Allah yolunda cihadla canını vermeye de şehâdet/şehidlik denmiştir. Fakat, şehid olmak, mutlaka savaşta ölmeyi gerektiren bir durum değildir. Hatta, savaşta Allah yolunda ölmek, şehâdetin yan özelliğidir ve aslından değildir.

“Allah yolunda öldürülen kişi”ye “şehid” denilmesinin sebebi şudur: Şehâdet (şehidlik) ilimle, yaşayışla, adâletle Hakka şâhidlik olduğundan, bunun bir göstergesi olarak Allah yolunda cihadla canını vermeye de şehâdet denmiş ve bu şekilde canlarını fedâ edenlere de şehid adı verilmiştir. Doğru olduğuna inandığı şey için kişinin hayatını fedâ etmesi, imanındaki ihlâsın bir göstergesidir.

Şehâdet makamı, “söz”den ziyâde “hareket”in, “eylem”in meyvesidir. Gerçi, sözünü silâh haline getiren müslümanların da İslâm düşmanlarınca öldürüldükleri görülmüştür. Ama, bu noktada artık, söz, söz mertebesinden silâh mertebesine geçmiştir de, onun içindir İslâm düşmanı olanların o gibi söz sahiplerini öldürmekten başka çare olmadığını düşünmeye başlamaları…

Şehid Seyyid Kutub şöyle der: “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla… Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla… ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla…”

Selâm olsun tüm şehidlere, şehid gibi yaşayan canlı şehidlere!

“Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Şimdi bizi şâhidlerden/şehidlerden yaz!” (3/Âl-i İmrân, 53)

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu