Yazılar_Article-Detail

Özlediğimiz Siyasi Birliktelik!

Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti. En-am 153.

Yaşadığımız ülkede ve dünyada meydana gelen olaylara karşı biz Müslümanlar olarak duyarsız ve umarsız kalamayız. Yaşanan olaylara karşı bizlerde, Tevhidi çizginin bize sağladığı ve adil bir gözle olayları değerlendirmemiz gerekmektedir.

Bu gün yaşanan olayların araka planını görmek için, cumhuriyet döneminden bu güne İslam’i mücadelenin tarihini bilmemiz gerekir. Cumhuriyetin kurulması ile başlayan dine karşı tavrın getirisi olarak, İslam’i mücadelenin yer altında varlığını koruyarak devam edildiği ve kendisine rengini veren tasavvufi ve aynı zamanda ırkçı bir etki ile varlığını sürdürmüştür.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hemen bütün İslam’i yapılar, birinci olarak tasavvufi ikinci olarak da, ırkçı söylemlerin etkisinde kalarak varlığını sürdürmüştür. 1960’ların sonlarına kadar, bu anlayış Türkiye’deki hemen bütün yapılanmaların temle karakterini oluşturmuştur.

Türkiye’de, 1960’ların sonlarına doğru bu anlayış yavaş yavaş sorgulanmaya başlanmıştır. Ve tevhidi yapılanmaların üzerine oturacağı algılar bu zaman diliminde ortaya çıkmıştır. Bu zaman diliminde özellikle Arapça kitapların tercüme edilmesinin de tevhidi anlayışın oluşmasına çok ciddi yansımaları söz konusu oluştur.

Bu süreçten sonra yükselişe geçen tevhidi, Kur’an’i anlayışlar 80’lerde yükselişini hızla sürdürmüştür. Bunda, yukarıda da söylediğim gibi dış etkileri olduğu gibi insanların hak dine olan muhtaçlıkları etkili olmuştur.

İşte böyle bir alt yapıya sahip olan, İslam’i mücadelenin bir müntesibi olarak hayatımızı sürdürüyoruz.

Türkiye’de bu gün yaşanan ve dershane olayları ile gündemleşen olayların aktörleri bu sürecin yetiştirdiği insanlarıdır.

Cemaat olarak bu gün gündeme oturan yapının İslam algısı, hem ırkçılığın ve Tasavvuf ile rengini almış bir İslam anlayışına sahiptir. Ortaya çıktığı günden itibaren bu yapı, amacı insanları devletin kademelerine yerleştirmek ve devletin yetkilerini kullanarak amaçlarına ulaşmak istemektedirler. Devletin içerisine sızarak devletin imkanlarından yararlanmak için İslam’i bir çok ilkesini görmezden geldiklerini hepimiz bilmekteyiz.

Cemaatin tarihini incelediğimizde ülkede kırılma dönemleri diyebileceğimiz hemen her dönemde tavrını İslam’ın koyduğu prensiplerden değil de, güçlüden yana kullanmıştır.

Bu ülkede Menderes güçlü iken onu, Demirel güçlü iken onu, Ecevit güçlü iken onu, darbeci 12 Eylül cuntası güçlü iken onu, 28 Şubat da darbeciler güçlü olduğunda da onlardan yana tavır koymuşlardır.

Akp’nin ortaya çıktığı ve güçlenme imkanlarına sahip olduklarını gördüklerinde, bizlerin Akp-Gülen koalisyonu dediğimiz şekilde bir birliktelik oluşturarak onlardan yana tavır koyarak uzunca bir zaman bu birlikte yürümüşleridir.

Akp’nın bu sürece gelmesinde cemaatin katkısı inkar edilemeyecek kadar büyük olduğu gibi, cemaatin devlet içerisinde bu denli bir kadrolaşmaya gitmelerinin de Akp üzerinden gerçekleştiği bir gerçektir.  Ancak birkaç yıldan beridir bu koalisyon çatırdamalar yaşayarak bu günlere geldi. Akp’in çıkarları ve pastayı iktidar olduğu için başkaları ile paylaşmak istemeyişi, cemaatin ise pastadan istediği payı alamayışı, yönetimi kendi çıkarları ve amaçları için kullanamayışı süreci bu noktaya getirmiştir.

Cemaatin Akp’den ayrışmasının temel sebepleri ise;

1-      Akp’ın Müslüman ülkelere karşı İsrail’e rağmen geliştirdiği politika. Mısır’da yaşanan darbeyi Akp’nın kabul etmeyişi ve Mursi’yi destekleyen açıklamalar yapması, Hamas’ın üst düzel liderleri ile görüşmesi, Suriye’de muhalif ve Türkiye’yede Suriye’li halkın mülteci olarak kabul edilmesini hükümetin kabul etmesi,

2-      Akp’nin Kürt sorunu konusunda izlediği politika, Pkk ile gerçekleştirilen görüşmeler, Kck tutuklularının serbest bırakılması ve barış ortamı konusunda cemaat bunları kabul etmezken Hükümetin bu adımları atması, Akp-Gülenden koalisyonunda çatırdamaların sebeplerindendir.

3-     Amerika ve İsrail ile ilişkilerde de cemaat ve Akp’e ayrışım yaşamaktadırlar.

Geldiğimiz noktada hükümeti cemaate karşı tavır almaya zorlayan temel etkenin ise cemaatin, hükümeti arka bahçesi gibi kullanmak istemesi, Akp’nin ise buna yanaşmamasdır. Hükümetin üzerindeki gücünü ortadan kaldırmak ve cemaati bu konuda hizaya getirmek için Akp dershane konusunu gündemine almıştır.

Neden dershane, çünkü dershane cemaatin hem insan gücünü karşılıyor hem de cemaatin ciddi manada maddi gücünü ifade ediyor. Yani dershane üzerinden, cemaatin gelişen Türkiye’de ve geçmişte askerin ve Kemalist vesayetin hükümet üzerindeki etkisini olduğu gibi, şimdi ve gelecekte de cemaatin hükümet üzerinde var olan veya olması muhtemel etkisinin önüne geçmek istemesi vardır.

Dolayısı ile Akp’nin ve başbakanın, eğitimde zengin ve fakir arasındaki ayrımcılığı engellemek için dershane konusuna el attığı yönündeki söylemleri, çok da gerçeği yansıttığına inanmıyorum.

Yaşanan süreç bize göstermiştir ki, olayın aktörleri, hem kendilerinin hem de, halkın kendilerini İslam’i yapılanmalar olarak görmeleri ve Türkiye’de İslam’i bir devlet kurulması için çalıştıkları söylentilerinin gerçeği yansıtmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. Dershane aktörlerinin, İslam’i hedefleri gaye edinen bir anlayışa sahip olmadıkları, her iki tarafında yaşanan olaylarda ortaya koydukları tavırlardan ve çıkar dayalı kavgalarından ortaya çıkmaktadır.. Her iki taraftan da yıllarca bizlere karşı kullandıkları ve bizlerinde yutmadığı “ülkeye yavaş yavaş islam gelecek”  bizim amacımız aşama aşama İslam’ı getirmek” gibi söylemlerin hiçte gerçeği yansıtmadığı, her iki tarafında gayesinin İslam olmadığı geçeği herkes tarafından görülmüş oldu.

Bütün bunlara rağmen, bu hakikat apaçık rotada olduğu halde, maalesef kendilerini İslam’a nispet eden yapılar, bu konuda da özgün bir duruş ortaya koyamadı ve bu konuda adil bir yaklaşım sergilemeyerek hedef ve gaye konusunda İslam’i hedefleri olmayan, bu iki kesimden birisini destekledikleri yönünde açıklama yapma gereği hissettiler.

İnsanları vahyin aydınlığına çağırdığını iddia eden kesimlerin, bu gün demokrasinin uygulayıcılığını yapan kimseleri destekleme yönündeki açıklamaları, Türkiye’de ki tevhidi yapılanmaların ne tür bir tevhidi anlayışa sahip olduklarını bize göstermektedir. Tevhidin temelini ve pratikteki yönünü ifade eden nebevi hareket metodunu görmezlikten gelen, yok sayan bir zihniyeti nasıl olurda destekleme ve Hükümete destek olmak için “Demokrasinin bütün kural ve kurumları ile tesis edilmesi için dua ve destekçisi” olduklarını, yaptıkları basın açıklaması ile kamuoyu ile paylaşabiliyorlar.

Bizler tevhidi Müslümanlar olarak şunu bir kez daha gördük ki, nebevi çizgiyi esas almayan yapıların bırakın ülkeye İslam’ı getirmek, içerisine düştükleri ahlaksızlık bataklığından bile kendilerini kurtaracak bir güçleri yoktur. Yaşanan süreçte birbirlerine karşı ortaya koydukları tavırlardan da, bu yapılanmaların nasıl bir İslam’i anlayışa sahip olduklarını üzülerek de olsa görmekteyiz. Üzülerek diyorum, çünkü ümmetin enerjisini boşa çıkarttılar.  

Geldiğimiz noktada dünya Müslümanlarının, küfrün karşısında zilleti yaşamalarının temel sebebinin ümmet, vahdet olamama problemi olduğu herkesin malumudur. Emperyalistlerin her geçen gün, Müslümanların onurlarını çiğnemeleri, onların dinlerini aşağılamaları, topraklarını işgal etmeleri, insanlarını öldürmeleri, kadınlarının namusunu kirletmeleri vb. durumların sebebinin Müslümanların sağlam temellere dayalı bir siyasi birliktelik oluşturamamış olmalarındandır. İşte bu siyasi birlikteliğin adı vahdetti, ümmettir, yoksa ifade edildiği gibi bir takım yorumsal doğrulara dayanan akidevi birlikteliğin adı değildir. Tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar, ifade edildiği gibi akidevi bir birliktelik oluşturamamıştır ve bu ütopya bir temenniden öteye geçmeyen bir beklentidir.

Müslümanlar, daha ne zamana kadar birilerinin peşine takılarak kendilerine sunulan iki kesimden birinin arkasına takılıp gitmeyi bırakarak, kendilerine özgü, ilkelerini vahiden alan, bir siyasi birlikteliğin içerisine girecekler.

Acaba bu siyasi birlikteliğin oluşmasının önünde ister bilerek isterse de bilmeyerek duran hocalar, aydınlar, kanaat önderleri, yazar-çizerler vb. Irak’ta, Suriye’de ve Arakanda ırzları çiğnenen annelerimizin, kız kardeşlerimizin, kızlarınızın, Suriye’de öldürülen bebeciklerin, Afganistan’da yoksulluğun bibine kadar gömülen halkın, Emperyalistler tarafından çiğnene topraklarımızın, işgal altında olan Mescidi Aksa ve Mescidi Haramın hesabını yarın Allah’a nasıl vereceklerdir. Yoksa bu yukarıda saydığımız insanlar ırzları kirletilen kadınları kendi anneleri, bacıları, kızları olarak görmemekte midirler? Her gün Suriye’de öldürülen bebeleri bizim bebelerimiz olarak görmemekte midirler? Emperyalistler tarafından çiğnenen toprakları bizim topraklarımız olarak görmemekte midirler? İşgal altında bulunan Mescidi Aksa ve Mescidi Haramı kendi mescitleri olarak görmemekte midirler?

Bugün Müslümanlar, kendi kaleleri içerisine girerek -yanı sahip oldukları kurum ve yorumların kendilerini çepeçevre kuşattığı bir algı ile – dünyayı bu kaleleri içerisinden görme handikabın içerisine girmektedirler. Hala, bütün insanların kendilerine katılarak vahdeti yakalayacakları ütopyasına kapılmaktadırlar.

Yine Müslüman bireyler olarak, herhangi bir cemaate mensup olarak, haftada birkaç derse katılarak, çeşitli etkinliklere katılarak, İslam’i mücadeleye maddi destekte bulunarak, bireysel ibadetleri yerine getirerek dünyada yaşanan olayların vebalinden kurtulacağımızı düşünüyoruz. Oysaki Müslümanların ümmet olmaları, bahsettiğimiz siyasi birlikteliğin oluşabilmesi için her birimizin çok büyük sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukları yerine getirmeden vebalden kurtulmamız mümkün değildir.

Bu sorumluklarımızın farkında olma bilinci dileği ile.

Asım ŞENSALTIK

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir




Enter Captcha Here :

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu