Konferanslar_Activity-Detail

Tasavvuf ve Onun Güncel Yansıması Gülen Hareketi Konferansı Yapıldı.

Kalem-Der’in organize ettiği Tasavvuf ve Onun Güncel Yansıması Gülen Hareketi Konferansı Yapıldı.

Kalem-Der dernek binasında yapılan Konferansı Yazar, Orhan Tutar sundu.

Yarzar, Orhan Tutar’ın Programda sunduğu konunun tam metni.

Hz Muhammed Aleyhisselam’a gelinceye kadar insanlığın gündeminde hep bir soru oluyordu.

İnsanlığın gündeminde hep HANGİ DİN?  Sorusu vardı.  Hangi din sorusunun karşısında iki şık vardı.

1) Hayatın tüm alanlarını düzenleyen Tevhid dini İSLAM’MI?

2) Yoksa Allah’ı tanımakla beraber, Onu hayata karıştırmama anlayışını taşıyan ŞİRK’Mİ?

İnsanların kısa sürede sapmalarının sonucu ilahi kitaplarını tahrif etme süreci Kuran’ın gelmesiyle sona erdi. Kur’an’ın Allah tarafından korumaya alınmasından dolayı (HİCR. 9) artık din temel kaynağından değiştirilemedi. Yani açık şirk gündeme gelmedi. Diğer bir deyimle, açık şirk İslam’ı alt edemedi.  Artık bundan böyle şirk İslam’ın alternatifi olamadı. Bu sefer şirk İslam maskesi altında varlığını sürdürdü. Yani bu sefer soru ya da mesele; hangi din?  Meselesi değildi. Hangi din? sorusu ana gündemini hep korudu ise de, eğer cevap İslam ise bu sefer soru ya da mesele HANGİ İSLAM meselesi gündeme gelmeye başladı.  

Dinin temel kaynağı deriştirilemeyince, dinin temel kaynağını –yani Kur’an’ın ayetleri maksada uygun yorumlanarak ve Peygamber ağzından dökülmüş süsü verilen hadisler de uydurularak “yoruma dayanan” bir İslam(!)  Yani “kitaba değil-kitabına uydurulmuş bir İslam” gündeme geldi.

 Bugün bizi meşgul eden soru ve mesele budur. Aslında bu mesele bu günü meselesi değil, Hz Muhammed Aleyhisselam’ın yetiştirdiği örnek nesilden (Ashap) kısa süre sonra gündeme gelen bir meseledir. 

“Hangi islam” gündemini oluşturan süreç önce yönetimin değişmesiyle başladı. Şu hadisi şerif bu surece işaret ediyordu:  

“Bu din (İslam) şirazesinin dikişleri halka halka çözülecek, ilk çözülecek devlet düzeni-idare, sön çözülecek halkası da namaz olacak.” (Said Havva. İslam’ın Rükünleri. Sy 21. Tirmizi. Ahmed b. Hanbel…)

Bu süreci başlatan Muaviye Bin Ebu Süfyan’dır. Muaviye gerek kendisini ve gerekse valilerini kanunlar / hükümler üstü tutarak, yönetim alanında islamın varlığını büyük ölçüde zayıflatmıştı. İçte şeriat uygulamaları ve dışta cihad devam ediyor idiyse de, düşünsel ve kültürel alanda da “hangi İslam” sorusunun sorulabileceği gelişmeler / oluşumlar gün yüzüne çıkmaya başladı. Her geçen gün yaşantılar değişiyor ve bu yaşantılara göre düşünceler üretiliyordu. İslamın fethettiği toplumlar da kendi kültürlerini islama karıştırıyor ve yorumlar bu karışım üzerinden yapılıyordu. İslam (özellikle sivil temsilciler-cemaatler) fethettiği toplumları nispeten değiştiriyor idiyse de, büyük oranda İslam’a yeni girmiş o toplumlardan / kültür ve davranışlarından da bir şeyler alarak islam toplumu da pek çok alanda değişiyordu. Çoktan değişen yönetimde bu karışımları önlemiyor, tersine ortalığın daha da bulanıklaşmasına destek oluyordu. Kurt dumanlı havayı sever” değiminin ifade ettiği olay; “saltanat, toplumun fikri bulanıklıklar içinde bocalamasını sever”  değiminde karşılığını buluyordu.    

İslam “kültür / düşünce ve inanç havzası” ne kadar bulanık olursa saltanat bundan o kadar hoşnut oluyordu. Çünkü kendi usulsüzlük ve kanunsuzlukları, bu bulanıklıklar arasında örtbas ediliyordu. Bu manada saltanat pek çok “fikri sapık” ekoller çıkardı ya da çıkanları destekledi. Fikri bulanıklıklar önce KELAM ve MANTIK ekolleri ile gün yüzüne çıktı. İçlerinden iyi niyet taşıyanları olsa da kelamcılar ümmetin tabir caizse “kafasını ütülediler”. Mutezile bunun en somut örneğidir. Kalpleri eğriliye meyyal olanların “muhkem ayetleri bırakıp da müteşabih ayetlerin” (Ali İmran. 7) peşine düşmeleri ile islam akidesine aykırı bir sürü görüşler ortaya çıktı. İslamın temel inancına çok fazla zararı dokunmayan ve “kafa ütüleme” işiyle meşgul olan bu ekol, yerini FELSEFE’YE bıraktı.

Felsefenin islam dünyasına resmen (devlet eliyle) girişi, Abbasi Kralı Me’mun döneminde oldu. Ondan önce münferiden de olsa felsefeciler islam topraklarında ve devlet kademelerinde varlardı. Ama Kral Me’mun Felsefeyi bir kurum olarak islam topraklarında temsil ettirdi.

Kral Me’mun Miladi 830 yılında Bağdat’ta Beyt’ul Hikme (Hikmet evi) diye bir müessese kurdu. ( C. Vatandaş. Age sy 51. Prof. Dr. Necip Taylan, İslam Felsefesi. Sy. 133. Cemil Meriç. Işık Doğudan Gelir. Sy 48…) Harun Reşidin İranlı cariyesinden doğma olan Me’mun (İbnü’l Esir. İslam Tarihi. Cilt 5. sy 210.) genelde İran’ın uzak bölgelerinde kalmış ve İslam dininden ve Ehli Sünnet düşüncesinden pek nasiptar olamamıştı. ( İbni Kesir. El Bidaye Ve’n- Nihaye. Cilt 10. sy 175)  Me’mun, Fars-Zerdüşt kökene sahip olan ve İslama inandığı şüpheli olan (Taberi Tarihi. Cilt 3. sy 485-490) Bermeki ailesinin gücüne dayanarak kardeşi Emin’i bertaraf ederek iktidarını sağlamlaştırmıştı. Bu aile Me’mun’u Fars-Zerdüşt kültürü gölgesi altında tutmuş ve islam dışı boş- batıl fikirlere hayran bırakmışlardı. Boş felsefi fikirlerle yatıp kalkan Me’mün sonunda felsefenin duayeni sayılan Aristo’yu rüyasında görür (C. Vatandaş. Age. Sy 51) ve hemen bütün islam dışı okulların merkezlerinden (İskenderiye, Antakya, Harran, Babil, Kostantiniyye ve Cundişapur ) kitaplar ve özelliklede Yunan filozoflarının kitaplarını getirttirerek tercüme ettirir. Böylelikle Peygamberden daha çok hayran olduğu Aristo’nun (ve genelde da felsefenin) elçiliğini yapmış olur. Bunun için beytülmalden büyük servetler harcar. Diğer taraftan gereksiz ve üzerlerine vazife olmayan konularla ümmetin “kafasını ütüleyen” mutezile ve benzer sapık ekollerin ortaya attığı “Halku’l Kur’an-Kur’an’ı mahlûk sayma fikri”ni devlet politikası haline getirtip bu fikri kabul etmeyen Ehli Sünnet ve Selef imamlarına karşı savaş açar. Bu sapık hezeyanın en büyük mağduru büyük imam Ahmed bin Hanbel’dir. Me’mun tercüme merkezi olan Beytü’l-Hikme’nin başına bir Süryani olan Yuhanna bin Masaveyh’i getirmiş ve çeviriler için bu şahısların önüne servetler dökmüştür. Tercümenin altın çağı Hicri 150 den başlayıp Hicri 300. yılına (Miladi 900 yıllara) kadar devam eder. Bu dönemde islam topraklarından kendilerine “İslam Filozofları” dedikleri ilk etkili zat ortaya çıkar. Bu zat el-Kindi’dir.

 Felsefecilerin ilki olan Kindi’yi Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt takip etti. Bunlar tabi en çok tanınanları. Felsefeciler islam kültür / düşünce havzasını öyle bir bulandırdılar ki, şirk sanki aleni geri dönmüştü. Felsefeciler Peygamber olarak Aristo’yu kabul etmişlerdi. Bundan dolayı bu ekole MEŞŞAİ deniliyordu. Meşşai Aristo’nun unvanı idi. “Ayakta ders veren” anlamına geliyormuş. Bu ekol, Aristo hocalarının göstermiş olduğu yolu o kadar itina ile takip etti ki, “NAS- AKIL” karşılaştırmasında aklın galibiyetini ilan ettiler. Bunlara göre nas, yani VAHİY aklın koltuk değneği olabilirdi. Yani onlarda tanrı akıl “faal akıl”dır. Bundan dolayı akla ters gelen pek çok konuyu inkâr ettiler. Kâinatın ezeli ve ebedi oluşunu. Allah’ın cüzi meseleleri bilemeyeceğini ve ahirette cismani / bedeni dilirmenin olmayacağı.., gibi konuları iddia ettiler.  Dolayısıyla haklı olarak KÜFÜR damgasını yediler. Onlara bu küfür damgasını vuranların ilki de İmam Gazali’dir.  

Bu süreç içerisinde “kendilerini temiz tutmak için toplumdan uzak durup, yani dünyadan el etek çekip daha takvalı yaşama adına” köşe bucakta mistik hayat yaşayan insanlar türemişti. Bunlar kendilerine SOFİ diyorlardı. Bunlarda kendilerine yakın gördükleri Hıristiyan Rahiplerini örnek alıyorlardı. Daha fazla takvalı olalım diye; Sonra onların izleri üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik; ona İncil’i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid’at olarak) Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah’ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır. (Hadid. 27) ortaya çıkan Rahipler gibi bunlarda her geçen gün bünyelerine “batıl ve şirk” içeren unsunlar karıştırıyorlardı. Miladi 777’de ölen İbrahim bin Ethem’le başlayan bu ekol, her geçen gün Hint ve İran kültüründen de pek çok şey alarak her geçen gün İslamdan daha fazla uzaklaşmaya başlar. Ve kendi kavram / terimlerini de üreterek felsefeden daha bulanık bir ekole dönüşür. Diyebilirsiniz ki, neden tasavvuf felsefeden daha bulanık olmasına rağmen felsefe gibi dışlanmadı? Şundan dolayı: Felsefe niyetini de kastını da çok açık etti. Ama tasavvuf niyetini de kastını da maskelemeği becerebilmiştir. Tasavvuf kastını / amacını ortaya koyarken, islama çalım atma rolleri ile değil, bu yolla “islamda daha fazla takvaya ulaşma rolleriyle söylem ve eylem” üretti. Yani “sağdan yanaştı”. Onun için islamın bünyesinde, hatta böğründe taht kurdu.

Miladi on birinci (1ooo-1100) yüzyıla gelince tasavvuf “kendi kavram / terim ve uydurduğu halleri ile” İslamdan bambaşka bir din olmuştur artık. Felsefe ilmin membaını AKLI görürken. Tasavvuf da ilmin membaını SEZGİ-( ilham, işaret, ya da ışık yoluyla ) KALBE GELEN BİLGİ’Yİ görür. Bunların asıl pirleri ise Eflatun – Platon’dur. Bunlar bilgiye ulaşma yolunun “; “İlham yoluyla kalbe gelen bilgilerden geçer” demektedirler. Bu yöntem tasavvuf tarafından da kullanılmaya başlar. Tasavvufçular LEDÜN İLMİ diye bir safsata üreterek (ki kökeni felsefeye dayanmaktadır ve bu manada aslında felsefe ile tasavvuf bir anneden meme emen ikiz çocuklar gibidir) en doğru bilgi edinme yolunun buradan geçtiğini söyler. Söylemekten öte bunu inanç / akaid haline getirir. Bu saplantı / bu safsata, geçmişi kelamcılığı dayanan GAZALİ’NİN eserlerinde açık bir biçimde görülür. Gazali’nin İHYA adlı o dev eserinde, ilham yoluyla bilgi elde etme konusuna çek geniş yer verir ve en doğru ilmin “ilham yolu ile elde edilen ilimdir” diyerek Peygamberin değil de Eflatun’un yolunu izler. Ve hatta Gazali LEDÜN İLMİ diye özgün bir risale dahi yazar.     

Tasavvuf miladi on birinci asra gelene kadar pek çok duayen çıkarır ve bu duayenleri pek çok eser yazarlar, ancak benim ulaşıp okuduğum en eski eser Kuşeyri Risalesi’dir. Miladi 986-1072 tarihlerinde yaşamış olan Kuşeyri, kendinden önce yazılmış ve söylenmiş tüm tasavvufi “kavram / terim ve halleri” risalesinde toplayarak adeta tasavvufun AKAİD KİTABI’NI yazmış olur. Burada sistemleştirilmiş olan pek çok kavram ve terimleri dile getirmemiz mümkün değil, çok kısa bazı kavramları vererek özetleyecek olursak… 

Tasavvuf; İslama tamamen aykırı olan ve hatta islama iftira içeren “HALLERİ VE İLİM EDİNME YOLLARI” ile “Dinin içinden bir din olmaktan da öte, dinin üstünde bir din olmuştur”. Tasavvufun üretmiş olduğu; Fena- Allah’ta yok olma, Beka- Allah’la bütünleşme, Halvet- Allah’la hemhal olma, Uzlet- Toplumdan uzak durma, Gaybet- Nefsinden sıyrılma / Allah’tan başka bir şeyi görmeme, Sahf / Sekr- Manevi sarhoşluk adı altında Allah’la düşüp kalkma ve her türlü gayri ilmi ve gayri ahlaki söz ve davranışları takva ambalajıyla pazarlama, Setr / tecelli-Allah’la olan tüm sırların ortadan kalkması ve tüm sırlara vakıf olma, Sır- Allah’tan alınan özel bilgi, Seyr-i sülük- gök alemlerine çıkıp Allah’la buluşma, Bevadih-hücumKalbe vahiy gelmesi ve kainatın işlerini düzenlemede pay sahibi olma, Telvin / temkin- Tam bir gaybete girip delillerin yok olması / hükümlerin düşmesi…, gibi halleri ve; “Bir tür vahiy meleği gibi kullanılan Hızır, İlham, Rüya, Kalbe gelen Sezgi, Hatıftan gelen sesler…, gibi ilim edinme yolları ile kendisini islamın ötesinde ve hatta üstünde bir din konumuna oturtturmuştur.  

 Kuşeyri’nin bu (ki, bu kitap tasavvufçular tarafında akaid kitabı görülür) kitabında geçen “terim / kavram ve haller” hemen tüm tasavvufçuların kullanıp savunduğu değerler olur. Ve bu manada hemen tüm tasavvuf duayenleri bu çerçevede bilgi ve haller üretirler. Biz burada Türk toplumunun en çok tanıyıp rağbet ettiği birkaç isimden örnek vereceğiz. Bunların başında da “Gavs-ı Azam” unvanlı Abdulkadir Geylani gelmektedir. Bunu, Mevlana ve Rabbani izler. İbn Arabî ise hemen tüm tasavvufçuların fikir babalarıdır. Bunların fikir ve anlayış dünyalarında kısa alıntılar yapacağız. Önce Geylani’den başlayalım.  Piyasada “Geylani kitabı” diye pazarlanmakta olan dört tane eser okudum. Hepsi de korkunç hezeyanlar dolu. Burada geniş alıntılar verme imkânımız yoktur. Ancak birkaç örnek verebileceğiz.    

 

ABDÜLKADİR GEYLANİ Yolun Esasları-Cilau’l-Hatır, adlı eserinden:

“ Size ancak iman, salih amel, sadakat, Hakk’ı tasdik fayda sağlar. Rabbine yakınlaşmak için, salih-arif bir mümin işlediği ameller ile Hz Peygamber’in rızasına girmekten hiç geri durmazlar. O, Hz. Peygamber’in huzurunda bir çocuk gibi olur. Epey bir hizmetten sonra ona şöyle denir: “Ey Üstad! Melik’in kapısını bana göster. Beni O’nunla meşkul et. Beni O’nu görebileceğim mevkide tut. Elimi halktan çek, O’nun kurbiyet kapısına götür.” O da onu alır, o kapıya götürür. Ona denir ki: “Ya Muhammed! Yanındaki kim? Bir elçi mi? Bir rehber mi? Bir ilim öğreticisi mi? O da şöyle cevap verir: “Aslında sen biliyorsun. O kendi ellerimle büyüttüğüm minik bir yavrudur. Ben onun bu kapıya hizmetinden razıyım.” Sonra, Cebrail (a.s.)’in Hz. Peygamber’le Rabbine yaklaştığında “İşte Rabbin işte sen!” dediği gibi onun kalbine şöyle hitap edilir: “İşte Rabbin işte sen!” (sy. 69) 

“İnsanlardan az kimse kendisine ne olacağını ve kendisinden ne vaki olacağını, ya da ne zaman öleceğine muttali olur. Bu bilgi onların kalplerinde gizli kalır. Sizin şu güneşi gördüğünüz gibi, onlar da bu bilgiyi görürler ama dilleriyle o bilgiyi açıklayamazlar. Bu bilgiye ilk muttali olan “sır”dır. Sır bu bilgiyi kalbe, kalp nefs-i mutmainneye aktarır. Bu bilgi orada gizlenir. Nefs-i mutmaine, bu bilgiyi ancak tedip ve terbiyeden, kalbe hizmet ettikten ve onunla birlikte kaim olduktan sonsa muttali olur. Bu duruma ancak mücahedelerden, meşekkatlere katlanmaktan sonra ulaşılabilir. Bu makama ulaşan kişi yeryüzünde Cenab-ı Hakk’ın naibi ve halifesi olur. O artık sırların kapısıdır. Hakkın hazinelerinin anahtarları onun yanındadır. Bunlar halkın anlayacağı şeylerin ötesindedir. Bu bilgilerden açıklananlar, sadece dağdan bir zerre, denizde bir katre mesabesindedir. Güneşe göre bir lamba gibidir.

Allah’ım! Bu esrar üzerindeki kelamden dolayı sana özür beyan ederim; sen biliyorsun ki, ben bunda mağlubum, mecburum. Bazıları bundan özür dilemem gerektiğini söylerler, ancak ben kürsüye çıkınca, sizler benim gözümde kayboluyorsunuz, sakınılacak kimse kalmıyor.

Bu kalp sapasağlam olunca, düzelince Cenab-ı Hakk’ın kapısının önünde kımıldamadan durur. O’nun “tekvin (yaratma) çölüne, tekvin vadisine, tekvin denizine düşer. Bazen O’nun kelamıyla, bazen himmetiyle, bazen de nazarıyla müşerref olur. Allah’ın fiili olur, nefsini terk eder. O fani olur, Hak vaki olur. Sizden çok az insan buna inanır, çoğu da bunu yalanlar. Buna inanmak “velayet”tir. Bununla amel eden nihayete ulaşır. Salihlerin ahvalini ancak münafık ve hevasına binmiş deccal inkâr eder. Bu iş ancak önce sağlam bir itikat, sonra marifetullaha (Allah’ı bilmeye) ulaştıran hükümlerin zahiriyle amel etme esası üzerine kurulmuştur. Hüküm onunla halk arasında olur, amel ise onunla Rabbi arasında olur. Onun zahiri amelleri, batini amellerine nispetle dağda bir zerre misalidir. Onun bütün uzuvları sükûna kavuşsa da kalbi huzur bulamaz. Baş gözü uyuyabilir, ancak kalp gözü uyuyamaz. O uyuduğu halde kalbi amel işlemeye, zikretmeye devam eder.” ( Sy. 69–70)   

Celaleddin Rumi / MEVLANA

 Fihi Ma Fih’den:

 “Dua edelim, taki bu tesadüf dönsün ve zail olsun; firak-avar (ayrılık getiren) olan o tesadüf, lazım değildir. Eyvallah, her şey Hak’dandır ve her şey Hakka nisbetle iyidir. Velâkin bize nisbetle iyi deyildir. Dervişlerin hakka nisbeti iyidir dedikleri doğrudur ve her şey Hakka nisbetle iyidir ve kemaldir. Fakat bize nisbetle her şey Musevi değildir. Zina ve na-paklık ve bi-namazlık ve namaz ve küfür, ve İslam ve şirk ve tevhid, cümlesinin Hakk’a nisbeten iyidir…” ( age. sy. 31) 

“Namazsız iman fayda verir, ve münafıkların namazı gibi, imansız namaz menfaat vermez. Ve namaz her bir dinde bir türlüdür, ve iman hiçbir dinde tebeddül (başka, deyişik) etmez ve ahvali ve kıblesi vesaire müdebeddil (deyişken) değildir…” (age. Sy 32)“Binaenaleyh böyle bir kimse fani-i Hak olur ve O’nun mağluğ ve müstehleki (yok olma) oldukça (Allah’ta yok oldukça) onun hakkında günah ve cürüm dahi cürüm olmaz.” (age. Sy 44)

“Zalime zalim denmez, çünkü o Hüda’nın taktirini işlemiştir. İş Hüda’nındır. Hüda’ya zalim denir mi?” (ags. Sy 50)

“Eğer dikkatli bakarsan, fasık ve salih, asi ve muti ve şeytan ve melek hepsi Hakk’a kulluk ederler. Mesela Padışah ister ki, kölelerini birtakım sebeplerle imtihan etsin, ta ki sebatı olan kimdir ve sebatsız olan kimdir? Meydana çıkarsın. Ve nik-ahd (sözünde duran), bet-ahd (sözünü bozan) mümtaz olan ve vefalısı vefasızdan ayrılsın. Sebatları zahir olmak için onlara bir müvesvis (vesvese veren) ve müheyyiç (heyacan veren) lazımdır. Ve eğer olmazsa sebatı nasıl zahir olur. İmdi o müvesvis ve müheyy,c padışaha kulluk eder; çünkü padışahın muradı onun böyle yapmasıdır. Padişahtan biri bir cariyeye “süslen ve emanet ve hiyanetleri zahir olmak için kendini gulamlarıma (çocuklarıma) arz et!” diye emir etti. Cariyenin bu fiili her ne kadar zahiren ma’siyet görünsede hakikette padişaha kulluk eder. Bu bedenler delil ve taklit ile değil, belki bi-perde ve bi- hicap (hicapsız-örtüsüz) muayene ile bu alemde kendisini gördürür” (age. Sy. 45) ve 91-92 sy bak.

“Mustafa (s.a.v)den sonra vahy nazil olmaz derler. Niçin olmasın? Olur; ancak ona vahy demezler. ‘Mümin Allah’ın nuruyla bakar’ dediklerinin manası budur. Bir kimse nur-u Hüda ile nazar ettiği vakit. Evvel ve ahir, gaib ve hazır her şeyi görür. Zira nur-u Hüda böyle bir şeyden nasıl mestur ((gizli) kalır. Ve eğer mestur kalırsa o, nur-u Hüda değildir. İmdi her ne kadar ona vahih denmez ise de onda ma’na-yi vahy vardır.” (ags. Sy 118)

Kur’an’ın zahir-batın diye iki yüzü vardır. Her tayfa kendi tarafında zevk alır. Nasıl ki, zevc’in memeninde çoçuk ve koca farklı cevk aldıkları gibi…”

“Kabe’den maksat enbiyaların ve evliyalarık kalpleridir. Bu kalplere teveccüh etmeyen bir binanın dibinde iki rekat namaz kılmış ne ifade eder…” (age. Sy 150)

“Enek hak-ben hakkım, demek dahi ikiliktir. Buna ne hacet. Zaten her şey hak…” (age. Sy 176)

“Ehli cehennem, cehennemin içinde dünyadakinden daha hoş bir halde olurlar. Zira cehennemde haktan haberdar bulunurlar.halbuki dünyada hakta bi-baberdiler. Ve haktan haberdar olmaktan daha tatlı bir şet yoktur. (age. Sy 208-209)

“..kıyamette, namazları ve oruçları ve sadakatı getirip mizana vaz’ ederler; velakin muhabbeti getirirler teraziye sığmaz. Binaenaleyh asıl olan muhabbettir…” (age. Sy 194 ve sy 213 )

“Kafir ve Mü’min, her ikisi de tesbih ederler; zira Hak Teala Hazretleri, her kim doğru yola gider ve doğruluğu sa’y ederve şeriatta ve tarik-i (yol olarak) enbiya ve evliyaya mütabaat ederse, ona hoşluklar ve rüşenlikler ve dirilikler zahir olacağını ve aksinin yapanların önünde de zulmetler ve korkular ve uçurumlar ve belalar bulunduğunu haber vermiştir. Her ikisi de bunu sa’y edince Hak Teala va’d buyurmuş olduğu şeyi bila-ziyade ve la-noksan onlara tevcih buyurup ızhar eder. (age. Sy 186)  

 

Mesnevi’den:

 

“Aşk dini bütün dinlerden ayrıdır. Aşık için din ve mezhep, Allah’tır.

Yakutun damgası bulunmasa da endişe yoktur. Aşk gam denizinde kederli değildir.” (Mesnevi. Cilt 1 sy 220)

“Tanrı kulunun zannı üzeredir” tezini savunun tasavvuf bu sapık hezeyanını da uydurmuş olduğu çeşitli hikâyelerle de ispatlamaya çalışır. (Sufilerin geneli ve özelliklede Mevlana ve İbni Arabî Allah yerine Tanrı ifadesini kullanır.) Mevlana bu manada uzun bir hikâye anlatır. Hz. Musa ile bir çobanın hikâyesi. Çoban vahiy ve bilgiden habersiz Allah aşkıyla yaşıyormuş. Allah’ı insana benzetiyor, O’na hizmet etmek için kendi kendine söyleniyormuş: ‘Ey tanrım! Sen neredesin, seni görseydim de çoraplarını dikip üstünü yıkasaydım…’ şeklinde konuşan çobanın sesini duyan Hz. Musa çobanı azarlar ve Allah’la böyle konuşulamayacağını söyler. Çobanda korkup tanrıya muhabbeti terk eder. Sonra Allah (c.c.) Hz. Musa’yı itap eder. İkilik çıkardığını, ayrımcılık yaptığını söyler. Hz. Musa koşup gelir çobana; sen bildiğin gibi tanrını an, ananlara her yol makbuldur, der….” ( Mesnevi. Cilt 1. sy 218-222)  

“Beyazid-i Bistami bir gün hac yoculuğuna çıkar. Yolda bir ulu erene rastler. Ulu eren Beyazid’in nereye gittiyini sorar. Hacca gitmek istediğini söyleyince, eren kişi Beyazid’in elinden tüm parasını alır ve kendi etrafında yedi kez döndürür. Sonrada eren kişi; “İşte senin haccın tamam oldu. Sen gerçek Kâbe’yi tavaf ettin. İbrahin Kâbe’yi yaptığından beri Tanrı bir gün olsun oraya girmedi. Ama tanrı bir gün olsu işte bu kalpten çıkmadı. Bu dersi alan Beyazid çok büyük bir ders alır ve uluların en ulusu olur…” (Mesnevi. Cilt 1. sy 234-235)

“Firavun, dertsiz ‘ben tanrıyım’ demiş, bu iddiası kabul edilmemiş. Hallac-ı Mansur ise dertli bir eda ile ben tanrıyım demiş, uluların en büyüğü olmuş…”( age. Cilt 1. sy 243)

“Çirkin tapmayı bilmezse noksandır. Bundan dolayı ateşe tapanın ve ihlaslı kişinin yaratıcısıdır. Öyleyse bu bedende küfür ve iman, Allah oluşuna tanıktır ve her ikisi de secde eder. Ancak bil ki, mümin isteyerek secde eder, çünkü rızayı arar ve kararlıdır. Ateşe tapanda istemiyerek de olsa Allah’a tapar. Ancak maksadı başka bir istektir. O, sultan kalesini imar eder, ancak beylik iddaasında bulunur. Kendisinin mülkü olması için isyan eder, sonuçta da kale sultanına ait olur”. (age. Cilt 1 sy 244)

“Yüzünü bu kardan kefen giyince, Hüsameddin’in güneş gibi kılıcını vur.

Haydi doğudan Allah’ın kılıcını çıkar; o parıldayışla bu dergahı ısıt.

O güneş kara hançer vurur; dağlardan toprağa seller dökülür.

Çünkü o doğuda ve batıda değildir; o, müneccimle gece gündüz savaş halindedir.

Niçin beni değilde doğru yola iletmeyen yıldızları kötülük ve körlüğünden kıble edindin.” (age. Cilt 1 sy 298)

“Mümin, Hıristiyan, Yahudi, Ateşperes, Mecusi, herkesin yüzü o yüce sultana dönüktür.

Hatta taş, toprak, dağ ve suyun Allah’a gizli bir dönüşü vardır…

Hiçbir kâfire münekkit gezle bakmayın, onun ömrünün sonu nasıl biteceği biliyormusun ki, ondan yüç çeviriyoesun…” (age. Cild 1 sy 373)

“Öz dışarıda kaldı ve söz kabuğu gitti, mide kabuğu hararetlenip şişer mi hiç.

Cehennem ateşi ancak kabuk yok edicidir, ateşin hiçbir özle işi yoktur.

Ateş öz için yanarsa bunu pişirmek için bil, yakmak için değil.” (age. Cilt 1. sy 420)

Kafir kimdir? Kafir Şeyhin imanından haberi olmayander. Ölü kimdir? Şeyhin canından haberi olmayandır. Onun bulunduğu yerde küfür ve iman bulunmaz. Çünkü o özdür. Bu ikisi (yani küfür ve iman) renk ve kabuktur. Sy 137–138.

 

 Ahmed Sirhindi / RABBANİ:

 

Ariflerin İmamı, diye yad edilen Hacı Muhammed Baki Hazretlerinin halifeleri arasında sayılan kamil şeyh Mir Hüsameddin anlattı: Rasululla Efendimizi rüyamda gördüm. Şeyh Ahmed Sirhindi’yi övüyor ve şöyle buyuruyordu: “Ben, ümmetim içinde, onun varlığı ile övünüyorum; iftihar ediyorum. Allahu Teala onu, ümmetime müceddid kılacaktır” ( İmam-ı Rabbani-Mektybat’ı Rabbaci, cilt 1 sy 7)

“Resulullah onun geleceğini haber vererek şöyle buyurdu: “Ümmetimin içinden bir erkek gelecektir, ona “SILA” denir. Niceleri onun şefaatine nail olur”. (age, cilt 1 sy 7)

Rabbani’den büyük atmasyonlar ve tarifsiz riyakârlıklar / Rabbani’nin uçuşa geçmesi.

 

“Bir manayı şöyle dile getirdi: İlahi yardım, beni cezbeye kaldırıp muradlar derecesine erdirdi. Önce böyle bir makama geçtim. İkinci olarak, sülük menzillerinin kısa yoldan alınması bana nasib oldu. İş bu hallerimde: Önce Allahu Teala’yı eşyanın aynı gördüm. Tıpkı: Son gelen sofiyeden vahdet-i vücuda kail olanların anlattığı gibi. Bundan sonra, bir başka hale daha kapıldım. Allahu Teala’yı hulülsüz, sirayetsiz olarak eşyada buldum.

Bundan başka başka bir hal daha oldu: Zatı bir maiyetle Allahu Teala’nın varlığını eşyada buldum. Eşyadan evvel olduğunu da gördüm, aynı şekilde eşyadan ayrı olduğunu da gördüm. Sonra… hep Allahu Teala’yı gördüm; başak bir şey görmedim.

Bu son dururm: Şühuda dayalı tevhid halinin manasıdır. Bu durum “fena” tabiri ile dile gelir ki, velayet derecesinde ilk adım bundan atılır. İşin başında en ileri bir kemal sayılır. Son anlatılan görüş; sözü edilen mertebelerin hangisinde olursa olsun, önce afakta bulunur, sonra enfüste… Rabbani devamla:

“O haller geçtikten sonra, “Beka” makamına terekki ettim. Ve bu velayet derecesindeki ikinci adımdır. Eşyayı ikinci olarak gördüm; Allahu Teala’yı da eşyanın aynı; hatta özümün aynı…

Sonra… Eşya ile; hatta özümle buldum.Sonra… Eşyadan ön, hatta nefsimden ön gördüm.

Sonra… Eşyadan sonra; hatta özümben sonra buldum. Ve… bütün bunlardan sonra eşyayı gördüm; asla Allahu Teala’yı görmedim.  İş bu son makam öyle bir sondur ki; ilke rücu, avam mertebesine geri dönüştür. Ve bu öyle bir makamdır ki, halkı Hakka davet mekemlerının en tamı sayılır. Ve bu makam: Tekmil irşad menzillerinin ekmelidir.

Bir başka cümlesinde şöyle anlattı: Benden sadır olan bu ilim ve marifet babındaki işler, velayet durumu dışındadır. Ancak onlar, nübüvvet nurları kavlinden gelir. Resulullah’a gelenler, onun sunuş makamından gelmektedir. İkinci binin yenilenmesi ile yenilenir. Emrine girmek ve manevi mirasına nail olmak yolu ile görünür. Ulema zümresinden velayet sahiplerinin çoğu, onu kavramaktan acizdir. Zira onlar; velilerin irfanı, alimlerin ilmi ötesindedir. Hatta bu anlatılan zümrenin bilgisi kabuktur. Nübüvvet kandilinden süzülüp gelen ise özdür. Şeriata aykırı tarafları yoktur. Dinin esası, zat ve sıfat ilminin hulasasıdır. O, yücedir, mukaddestir. Bu anlatılanları, ululardan, büyüklerden hiç kimse konuşmamıştır. Allahu Teâlâ onlar için bu kulu seçti.” ( age, cilt 1, sy 11-13)

“Resulullah (sav) bana müjde verdi: “Sen kelam ilminde, müçtehitlerdensin. Allahu Teâlâ, senin şefaatin ile binleri bağışlayacaktır. Ve bana: Mübarek eliyle irşad yazısı yazdı; şöyle buyurdu: “Daha önce böyle bir şeyi hiç kimseye yazmadım” (age, cilt 1, sy 12)

  “Efendimiz Hz. Ali’yi (kerremallahu vechehu) gördüm. Geldi ve bana şöyle dedi; Semaların ilmin sana öğretmeye geldim” ( age, cilt 1, sy 38)

“Allah’a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullara da selam olsun. Ben, Allah’ın müridiyim; Allah’ın muradıyım. Müridlik silsilem dahi, arada vasıta olmadan, yüce Allah’a muttasıldır. Elim, Yüce Allah’ın eli yerine naib-i menabdır (temsilidir). Yine müridliğim, çok vasıtalarla Allah’ın Resulü Muhammed’e ulaşmaktadır. Onunla aramda:

Nakşibendiye Tarikatında yirmi bir aracı vardır.

Kadiriyye tarikatında yirmi beş kişi vardır.

Çeşdiye tarikatında yirmi yedi kişi vardır.

Daha önce de anlatıldığı gibi, Allahu Teala ile müridliğim, hiçbir vasıta (aracı) kabul etmez.

Ben Allah’ın Resulü Muhammed’in müridiyim. Allahu Teâlâ ona selet ve selam eylesin. Onun izinden giderek, ikimiz bir mürşide de birleşmekteyiz. (Allah’ta)

Ben, bu davet sofrasının her ne kadar tufeylisi (bir kimsenin sırtından geçinen, asalak…) isem de oraya davetsiz gelmedim. Ben her ne kadar tabi isem de, lakin asaletten hali değilim. 

Ben her ne kadar ümmet isem de, bu davette ortağım. Ama müsavat davasının kaim olduğu bir ortaklıkta değil.  Zira böyle bir iddia küfürdür. Elbet bu, bir hadim ve mahdum (hizmet eden ve hizmet edilen) ortaklığıdır. Talep edilmedikçe bu davet sofrasında hazır olmam, davet edilmedikçe o sofraya elimi uzatmam.

Ben, her ne kadar Üveysi isem de, lakin benim hazır nazır mürebbim vardır. Nakşibendiyye tarikatında şeyhim her ne kadar Abdülbaki ise, lakin terbiyeme tekeffüf eden o şanı yüce Bali’dir.

Ben, fazi ile büyüdüm; içtiba yolundan yürütüldüm. Rabbani kendini (Hz. Ali ve Peygamberi kullanarak) kutsadıktan sonra oğullarını da kutsuyor. Onlarında ermiş olduklarını, seçilmişler zümresinden olduklarını etrafına telkin ediyor. ( age, cilt 2, sy 88, 194, 455. Cilt 3, sy 434)

 ALLAH –DİN-PEYGAMBER ADINA YALAN ÜRETMEK

“Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiç bir şey vahyolunmamışken “Bana da vahy geldi” diyen ve “Allah’ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim” diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları’ sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: “Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz” (dediklerinde) bir görsen” ( Enam. 93)

 “Andolsun (yapıp-etmelerini) onlara bir ilimle mutlaka haber vereceğiz. Ve biz gaibler (onlardan uzakta olan habersizler) de değildik”. ( Araf. 7)

“Öyleyse, Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimdir? Kitap’tan kendilerine bir pay erişecek olanlar bunlardır. Nihayet elçilerimiz, hayatlarına son vermek üzere kendilerine gittiklerinde onlara diyecekler ki: “Allah’tan başka taptıklarınız nerede?” “Onlar bizi (yüzüstü) bırakıp-kayboldular” diyecekler. (Böylelikle) Bunlar, gerçekten kâfirler olduklarına kendi aleyhlerinde şehadet ettiler. ( Araf. 37)

 “Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden ve O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphesiz O, suçlu-günahkarları kurtuluşa erdirmez”. ( Yunus. 17)

 “Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar ve şahidler: “Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır” diyecekler. Haberiniz olsun; Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir”. ( Hud. 18)

 Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri’ ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır. ( Şura. 21)

 Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim benim üzerime (bilerek) yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın.” (Buhârî, İlm 49-51, Enbiyâ 128, Zühd 72; Müslim, Mukaddime 1-3; Ebû Dâvud, İlm 4, hadis no: 3651; İbn Mâce, Mukaddime 4, hadis no: 30-37; Tirmizî, İlm 8, hadis no: 2796-2798)

 Şu rivayet ise Hz Ömer’in bu dini nasıl anladığını göstermektedir: Hz. Ömer kendisine abidlik süsü veren ve sanki ölmüş gibi duran bir adam görünce, adamın halini sorar. Adam Allah’a ulaşma yolunu tutturduğunu ve takvayı yakalamaya çalıştığını söyler. O anda seferden dönen islam ordusunu kastederek; Bunlar neyi yakalamaya çalıştığını söyledikten sonra adama kırbacıyla vurarak, “Dinimizi ölü gibi gösterme hey Allah canını alacası herif”! der. 

Yine bir başka örnekte Hz. Ömer yanına şahitlik yapmak üzere gelen birine şöyle der: Seni tanıyan birini getir. O da ona bir adam getirir ve gelen adam ise getireni hayırla anar. Hz. Ömer ona şöyle sorar: Sen bu adamın girip çıktığı yeri tanıyacak kadar onun yakın bir komşusu musun? Adam hayır diye cevaplayınca Hz. Ömer; sen ona ait olarak söz ettiğin iyi huylarını taktir edecek kadar kendisiyle bir yolculukta bulundun mu? der. Adam hayır deyince Hz. Ömer bu sefer; adamın takva derecesini ortaya koyacak kadar zaman kendisiyle alış veriş yaptın mı? Diye sorar. Adamın yine hayır şeklinde cevap vermesi üzerine Hz. Ömer, öyle sanıyorum ki, sen adamı camide Kur’an ile mırıldanır ve başını bir aşağı bir yukarı indirip kaldırırken görmüş olmalısın! Adamda evet der. Bunu üzerine Hz Ömer şöyle söyler: Git, sen onu tanımıyorsun. Adamı getiren kimseye de; git onu yukarda saydığım manada tanıyan birisi varsa onu bana getir der.

İşte bu rivayet, Hz. Ömer’in de tıpkı Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’in bu dini gerçek manasıyla anladığı gibi doğru olarak anlayıp kavradığını göstermektedir. Gerek ibadet anlayışında vicdanlarda gizli olan akide ve gerekse açıkça yapılan ameller hususunda, Resulullah bunları nasıl idrak etmiş ve kavramış ise, Hz. Ömer’de aynısını anlayıp ortaya koymaktadır”. (Ş. Seyyid Kutup. Age. Sy 23–25)

Yine Hz. Ömer şöyle bir tavır koymuştur:

“Hz Ömer (ra) Efendimize, Sabiğ adlı şahsın müteşabih ayetlerin anlamlarını sorduğu haberi ulaşınca, bu adam için hurma değneği hazırlayın. Tam Hz. Ömer hutbe irad ederken bu adam kalkıp “Savulup kaldıranlara, bir ağırlık taşıyanlara and olsun ki…” diyerek devam eden ayetlerde anlatılmak istenen şeyin ne olduğunu sordu. Bunun üzerine Hz. Ömer hutbeden inip adama der ki: “Eyer (Müslümanlarınkinin hilafına) senin başını iyice tranşlı görseydim, şu gözlerini taşıyan başını gövdenden uçururdum. Sonra görevlilerine emretti, adam iyice bir dövüldü. Hz. Ömer bununla da yetinmeyerek adamı Basra’ya sürgün etti ve hiçbir kimsenin onunla muhatap olmaması yönünde talimat çıkardı. Artık adam Basra’da uyuz deve gibi idi. Nerede bir topluluğun yanına varsa oradakiler; “Emiru’l-Mü’minin’in sıkı sıkıya emrettiği adam”, deyip etrafından ayrılıyorlardı. Öyle ki, adam sonunda tövbekar olup, artık önceki düşüncelerinden hiçbir şey taşımadığına dair yemin billah etti. Bundan sonradır ki, Hz. Ömer onunla oturulup konuşulabileceği talimatını verdi. Daha sonra (Hz. Ömer’in vefatında kısa bir süre sonra) Hariciler ortaya çıktığı zaman bazıları gelip: “İşte tam senin zamanındır” dediler. Ama bu zat şöyle cevap verdi. “Hayır! Bana Salih kulun öğüdü hayda sağladı”. (Teymiyye külliyatı. 4/ 13-14)  İşte örnek Kur’an nesli açık naslar dışında (kapalı-müteşabih) gibi hiçbir mevzunun peşine düşmüyor ve böyle durumları dinin hedefinden sapma olarak görüyordu”. (C. Vatandaş. Vahiyden Kültüre, sy 123) 

Müteşabih ayetleri, üzerlerine hiç vazifeleri olmadıkları ve kulluk hayatlarının pratiğinde hiç yer etmediği halde dillerine dolayanlara karşı örnek Halifenin tavrı böyle idiyse…, bir de düşünebiliyor musunuz durmadan gayp’den haber alan ve Kur’an’da asla yeri ve bir mantığı olmayan “Ledün ilmi” ile yeni yeni “helaller ve haramlar” üreten bu tasavvuf’a Hz Ömer ne yapardı acaba? Sadece üzerine vazife olmayan ve gerçek anlamı kapalı olan bir ayeti çekip uzatmaya kalkan birisini cezalandıran Hz Ömer, Allah’a ve Peygambere iftiralar atarak kendilerini ilah konumuna koyan bu tasavvuf “Velileri”ne ne yapardı acaba? Allah(c.c.)’ın dinine din katan ve ya eksiltmeler yapan Yahudi ve Hıristiyan din adamlarına Kur’an ne dedi ise, Hz Ömer’de bunlara da aynı şeyi demez miydi?

  İslam; İnanç yapısını bir bütün olarak ele aldığı gibi, ferdi ibadetleri bir bütün olarak ele aldığı gibi.., sosyal sorumlulukları ve tüm insanlığın ıslah davasını da bir bütün olarak ele almış ve bu sosyal sorumluluğu asla ihmal etmemiştir. Tersine sosyal sorumluluğu üslenmeyi ve insanlığın başına en büyük bela olan FİTNEYİ ( elde edilen gücü kullanarak insanlara inanç dayatması yapmayı)  ortadan kaldırmayı kulluk görevlerinin baş sıralarına koymuştur. Sosyal sorumluluktan kaçmayı / sosyal zulmü gidermeyi dert edinmemeyi imansızlık saymıştır. Yani bu din ferdinden gecelerin Abideleri olmayı salık verdiği kadar, gündüzlerinde Aslanları olmayı salık verir. Tasavvuf toplumdan kaçıp uzlet hayatı yaşamayı takva addederken, Peygamber Aleyhisselam toplum sorunlarını dert edinmemeği ve toplumdaki adaletsizliyi ortadan kaldırma uğrunda mücadeleden kaçmayı imansızlık olarak niteler. İşte Peygamber (s.a.v)’in dilinden imanlı kalmanın şartları:

“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78)

“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.” (İbn Mâce, Fiten 12)

“Cihadın en faziletlisi, zalim idarecinin karşısında doğru ve adaletli sözü, hakkı haykırmaktır.” (Ebû Davud; Melâhim 17; Tirmizi, Bey’at 37)

Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur? diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. (Nesâî, Bey’at 37)

“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” (Buhârî, Şirket 6)

Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” (Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1)

“Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahâbîler: Yâ Rasûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Madem ki vazgeçemiyorsunuz, mutlaka oturmak zorunda kalıyorsunuz; öyleyse yolun hakkını veriniz” buyurdular. Bunun üzerine; “yolun hakkı nedir yâ Rasûlallah?” diye sorulunca; peygamberimiz (s.a.s.): “Harama bakmaktan gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selâmı almak, İslâm tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdular. (Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libas 114)

“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.” (Tirmizi, Fiten 9)

“Size ma’rûf getirene (ikram edene), karşılık veriniz.” (Nesâî, Edeb 108; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/68)

“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.” (5/Mâide, 78-81). Bu ayeti okuduktan sonra peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zalimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Davud, Melâhim 17)

Tirmizi’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların kalblerini birbirine benzetti de Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” (Tirmizi, Tefsiru Sûre-i Mâide 6)

Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz siz şu âyeti okuyor (fakat, yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.” (5/Mâide, 105). Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki insanlar zalimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün insanları gazaba uğratması pek yakındır.” (Ebû Davud, Melahim 17; Tirmizi, Fiten 8)

 Peygamberin dilinden takva; “toplumsal-sosyal zulmü ortadan kaldırma yolunda verilecek mücadele oranıyla ölçülürken, tasavvuf “dilinde ve dininde” ise toplumsal-sosyal zulme göz yumma ve alabildiğine toplumdan kaçma” şeklinde özetlenmiştir. Bu haliyle tasavvuf “sosyal ve siyasal” imansızlığı yangınlaştırdı. Daha doğrusu yaygınlaşmasına çanak tuttu ve bu gibi durumlarda hep güçlüden yana oldu. Güçlünün kimliğine ve uygulamalarına bakmaksızın güçlü olana teslim oldu ve güçlüğe tapınmayı kader / yazgı haline getirdi. Birkaç istisnası dışında tasavvuf tarih boyu hep güçlünün yanında oldu. Bunun en tipik örneği de Mevlana, oğulları ve torunlarının Moğolların yanında olmalarıdır. Bu açıdan tasavvuf dini vicdanlara hapsederek islamı “ölüler dini”ne dönüştürdü. Bununla kalsaydı gene bir şey denmezdi. Bu kendilerinin meselesi denirdi ve hesapları Allah’a havale edilirdi. Ancak tasavvuf (tasavvufçular) “Haham ve Rahiplerin” yaptığı gibi kendilerini kul ile Allah arasına koydular. Kulun kurtuluş ya da hüsranda olma meselesini kendileri belirlemeye kalktılar. Yani Allah (c.c)’ın önünde Rabler oluverdiler. Bu rabliklerini uydurdukları “kavram ve hallerle” adeta Allah’a onaylatmaya kalktılar. Pek çok noktada Peygamberin üstüne dahi çıkarak kişiler hakkında tasarruf yetkisinin olduğunu ileri sürdüler ve kişilerin aile hayatlarına dahi müdahale ettiler, yuvalar yıktılar. Riyakârlık ve enaniyetlerini tabulaştırarak pek çok yerde Peygamberlere dahi tepeden baktılar. Hiçbir kaynak belirtmeden uydurdukları efsanelerle Peygamberleri dahi küçük düşürdüler. Peygamber ağzındın çıkma yalanlar üreterek kendilerine konum ve statü belirlediler. İslamın en iğrenç bulduğu şey “riya / enaniyettir ki, tasavvuf bunu dili ile yer yer yermesine rağmen ağızlarından çıkanı kulakları duymadı. “Hızır” adıyla uydurulan ve hiç ölmeyen bir yaratığı, Cebrail’in Peygambere vahiy getirmesi gibi.., kendilerine vahiy getiren bir elçi şeklinde kullandılar. Kur’an’ın “Salih kul” diye tanıttığı ve Hz Musa ile karşılaşan Allah’ın bir kulunu (ki Allah’ın her ölümlü kulu gibi oda ölüp Rabbine çoktan kavuşmuş olduğunu Kur’an’ın; “her canlı ölümü tadıcıdır” ayetinden anlıyoruz. Ali İmran.186) asırlar boyu yaşatarak adeta “vahiy meleği” yaptılar. Ve sıkıştıkları zaman topu bu “vahiy meleğine” attılar. Böylelikle ipe sapa gelmez hezeyanlarını üreterek kendilerini hem masumlaştırdılar ve hem de kutsallaştırdılar. Tüm bu hezeyanları, kendilerini kutsallaştırma ve enaniyetlerini yukarıdaki örneklerde (özet olarak) gördük. İşte bu haliyle bu din (Tasavvufun tornasından çıkmış bu islam) Allah Resulü Hz Muhammed (s.a.v)’in getirdiği din olabilir mi?

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




Enter Captcha Here :

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu